Önceki yazımda, Kuzey Kıbrıs’taki genel grev eylemine dokundum. Sonucu hâlâ net değildi. Fakat alışılmamış denecek, nadir olan yaşanan kitlesel eylem vardı. Dibimdeki külliye meclis binası etrafında olaylar oldu. Kendine has siyasal konumlar da sahnelendi. Tesadüfe bakın: aynı gün Türkiye’de Kızıldere katliamının da elli dördüncü yıl dönümü idi. İlişki ne diye soracak olursanız: lider Mahir Çayan’ın görüşlerinden biri de sömürge tipi faşizm veya demokrasi idi. O dönemden beri kiminin kabul ederken, bazısı da Marks’ın ezberinde yok diye karşı çıktığı görüştü. Mahir bunu yeni sömürge ülkeler üzerinden kurumsallaşmaya başlayan kuramı genişleterek literatüre kattı. Özü, sömürge tipi kuramında görünüşteki durum ise özdeki farklılığı anlatıyordu. Daha sonra, yetmişlerin sonunda gelişen Marksist yöntem seminerleriyle olay daha da somutlaşıp geliştirildi. Yargı hukuk alanını içerecek derecede yayıldı.
Hukuksal özü şu: bir ülkede yasalar vardır. Hatta sömürge tipi demokraside yasalar demokratmış gibi olsa da yetkide hep kullanılmaz. Yargısal konumuyla yasal yetki dengesi yeni sömürge ülkelerde yoktur. Yasalar vardır ama uygulamada istenirse uygulanır. Çok basit örnek verilirdi: kitaplar yasak değildi. Yasak yayın listesinde de yok. Çarşıda bunlar satılır. Ama siz satın aldığınızda sizi polis yakalayıp hem kitabı alır hem de içeri koyar. Genelleştirme ile işkence sorgusunun yasak olmasına karşın, iddianamelerde ve suçlanmanızda işkenceyle alınan ifadenin önceliğinin uygulanmasıdır.
Bu örnekler niye aklıma geldi? Üstelik tam elli yedi yıl sonrasına rastladı. Dibimdeki “muhteşem” külliye bunu sağladı. Tartışmaları izlerken beynim tetiklendi. Neydi olan; ülkemiz gerçekleri fazla ele alınmadan, hatta konuşulmadan durmadan “anayasa, demokrasi” deniliyor. Tam da bunlar savrulurken çıkarılmak istenen yasa ile protestoların yükseldiği andı. Birden gelişmeler yumuşadı. Sonra meclisin haftaya toplanacağı sonucuna gelindi. Bu şu demekti: geçmeyen yasa bir hafta daha donduruldu. Bu da sendikaları eylemi kaldırmaya yöneltti. Öyle hızlı gelişmeler oluyordu ki, sabahleyin kalkarken yakalamak güçtü. Aklınızın hızla sağa sola odaklanıp bilgi toplaması gerekiyordu.
Herkes rahat nefesle bir haftalık rahatlama beklerken, Resmî Gazete yayını yeniden ülke gerçeğine merhaba çaktı. Yasa zorlanınca, tepkiler artınca, bu defa tam da uzlaşılıyor gibi havasına yeniden bomba atıldı. Yayımlanan kararname ile resmen yasa, Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe sokuldu. Alay mı desem, yalakanın derecesi sonrasında buharlaşması mı belirtsem yetmez. Dahası da geldi; Ünal Bey Azerbaycan’a yolandı. Orada hamasi yalanlarla atıp tutacak. Egemenlik lafazanlıkları ile başka dünyanın neferi olacak. Bunlar hep adeta yakalanmaya çalışıldı. Bazı genel gerçeğe dokunamayan kesimler de şu sığıntıya gelecek: “Yapılan anayasaya aykırıdır”…
Bunlar normal kurumsal işleyişi olan ülkelerde pek olmaz. Ama hep dokunduğumuz ve dokunulunca birilerinin rahatsız olduğu Türkiyeleşme ekseninin aynasıdır. Ne diyordu Ünal Bey: “Türkiye önüme ne koyarsa imzalarım. Türkiye’nin sayesindeki başarılarımız” denilirdi. Şimdi de etraf kaynarken, kendisi Azerbaycan’da hamasiler okuyacak. Kendince başarılar ve kulluk bağlarını harmanlayıp atıp tutacak.
Konu önemli. Ülkemizde nadir yaşanan tepkiler oldu. Tepki büyük. Uygulanmak istenen ve ceplere dokunan karar üzerine öfke patlaması oldu. Ama patlama aynı düşüncelerle ortaklaşamadı. Herkese göre sorumlu başka. En kolayı ise koltukta oturanlardır. Onlar ki uygulamaya sokmak istedikleri yasayı dahi bilmeyenlerin olduğu, amacın içeriğinden habersiz ama koltukta kalma aşkıyla uygulamaya geçenlerdi. Böylesi durumlar bizim gibi yaşam şekline sahip yerlerde ancak olur. Hani derler ya “Yasalar, anayasa” falan… İşte biraz okumak dahi yeterli. Ancak siyasal kültürleşmemiz bizi en yalın yalanı dahi çıkar adına doğru savunma duruşuna kolayca hep getirdi. Başta yaşadığımız koşullar olmak üzere.
Yalakalaşarak, gerekirse en inanılmaz yalanı kolayca söyleyip makam almak ilkesi bu defa daha da ilhaklaşmanın adımı oldu. Ancak bu defa ceplere el atıldı. Kaybedilecek maddi karşılık vardı. İş birliği ve nice bağlar suni eksende patladı. İktidarla yerlere gelenler dahi tepki koydu. Hatta kendilerine sendikal güç veren yapılar bile greve katıldı. “Hırsızlar” diye bağırdı. Ama talimatla gelindiği, yeni sistem konusu pek de onca tepkiye konu olamadı. Oysa her şey peş peşe hızla geldi. Kapının arkasında ceza yasası var. İlahiyat olayı gibi konu yüksek yargıya gitse dahi yasal eksenden koparılıp onaylandı. Eklesek zincir uzar.
Sonuç olarak: olay Kuzey Kıbrıs’ta yaşandı. Öyle yaşandı ki en yoğun protestoda meclisten alınıp kararnameyle yürürlüğe konulan maaşa dokunma oldu. Bu kurallar burada oynanıyor. Kendine has taktikler geliştirildi. Yalakanın koltuk alma derecesinde de psikolojik oynama yapıldı. Tepki varken, görüşelim derken kararname ile yangından mal kaçırıldı. Çünkü durum net idi: talimatla gelen uygulanacaktı. Boşuna dolmuş yolculuğa gelgitler oluşmadı. Tam bir K. Kıbrıs gerçeği daha yaşadık. Hem de Mahir Çayan ile arkadaşlarının Kızıldere’de katledilme yıl dönümünde. Ne dersiniz: çağdaş tipi hoşgörülü demokrasi mi yoksa sömürge tipi demokrasiyle mi yönetiliyoruz?
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




