yazılariktibasSavaş ortamında nükleer santral: Elektrik üretimi mi, güvenlik krizi mi? - Enver...

Savaş ortamında nükleer santral: Elektrik üretimi mi, güvenlik krizi mi? – Enver Şat

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net
Kategori:

Geçtiğimiz hafta Prof. Dr. Tolga Yarman’a savaş ortamında nükleer santrallerle ilgili ne düşündüğünü sordum. Yanıtı:“Savaşta, her öndeki değer hedeftir… Nükleer santraller de… Savaş acımasız, aynı zamanda mantıksızdır…”oldu.

Tolga Yarman(*)  hocamızın bu uyarısı önemlidir. Çünkü nükleer santral meselesi artık yalnızca teknik bir konu değildir. İçinde bulunduğumuz çağda, füze sistemlerinin, İHA saldırılarının ve uzaktan vurulan kritik altyapıların belirlediği yeni savaş düzeninde nükleer santraller, aynı zamanda bir güvenlik ve egemenlik meselesidir.

Ukrayna savaşı bunu acı biçimde gösterdi. Bugün İran-İsrail/ABD savaşında nükleer tesislerin hedef alınması ihtimali ise meselenin ne kadar yakıcı olduğunu yeniden ortaya koyuyor. Artık mesele yalnızca “elektrik üretimi” değildir; mesele, hedef haline gelmiş altyapıların yarattığı bölgesel risklerdir.

Nükleer santrali sıradan bir elektrik üretim tesisi gibi anlatmak gerçeği saklamaktır. Evet, elektrik üretir. Ama aynı zamanda yüksek güvenlik maliyeti üretir, sürekli alarm hali gerektirir ve olağanüstü durum planlarını zorunlu kılar. Daha da önemlisi, savaş halinde yalnızca bulunduğu ülke için değil, çevre coğrafya için de risk üretir.

Nükleer enerji savunucuları bu görünmeyen maliyetleri konuşmaz: Füze tehdidi, kriz anlarının ekonomik yükü, kamunun üstleneceği güvenlik harcamaları… Oysa savaş ortamında gerçek maliyet, muhasebe tablolarına sığmaz.

Şu soruyu açıkça soralım: Özel sektör neden nükleer yatırımlara girmiyor?

Nükleer santral; yüksek sermaye gerektirir, inşaatı uzundur, geri dönüşü belirsizdir ve maliyet aşımına son derece açıktır. Buna bir de savaş ortamının güvenlik risklerini eklediğinizde, bu yatırım ekonomik olmaktan çıkar.

Kısacası nükleer santral, kriz anında pimini başkasının çekebileceği bir bombadır.

Batı ülkelerinin nükleerden uzaklaşmasının arkasında yalnızca teknik nedenler yoktur; ekonomik gerçekler vardır. Bir enerji tesisinin maliyeti yalnızca kuruluşla sınırlı değildir. İşletme süreci ve ömrünü tamamladıktan sonraki bertaraf maliyetleri de hesaba katılmalıdır. Yani doğumundan cenazesine kadar…

Bu yüzden birçok ülke geri çekildi; yenilenebilir enerjiye, şebeke yatırımlarına ve verimliliğe yöneldi. Çünkü bu seçenekler daha esnek, daha hızlı ve daha az kırılgandır.

Türkiye’nin nükleer programına da bu gözle bakmak zorundayız.

Akkuyu Nükleer Santrali, dört adet Rus tasarımı VVER-1200 reaktörle kuruluyor. Yılda yaklaşık 35 milyar kWh üretimle ülke elektrik talebinin yüzde 10’unu karşılaması hedefleniyor. Dikkat çekici bir yönü de uygulanan modeldir: “yap-sahip ol-işlet”.

Bu model şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Türkiye’ye enerji bağımsızlığı mı kazandırıyor, yoksa yeni bir bağımlılık mı üretiyor?

Çünkü mesele yalnızca yakıt değildir. İşletme bilgisi, bakım zinciri, stratejik kararlar ve güvenlik mimarisi de bu yapının parçasıdır. Üstelik nükleer santral artık yalnızca enerji tesisi değil, korunması gereken bir jeopolitik hedeftir.

Eğer bu tesisler için özel güvenlik halkaları kurulacaksa, savaş senaryolarına göre savunma sistemleri geliştirilecekse, o zaman ortada yalnızca elektrik maliyeti yoktur. Toplum, görünmeyen bir güvenlik düzeninin bedelini de öder.

Peki, bu koruma kalkanını kim kuracaktır? Eğer bu görev santral sahibi olan Rusya’ya bırakılıyorsa bu bir egemenlik sorunudur. Türkiye üstlenecekse, bu da ağır bir kamusal maliyet demektir.

İtirazımız tam da burada başlıyor.

Türkiye; güneş ve rüzgar açısından zengin, enerji verimliliğinde hâlâ büyük bir potansiyel barındıran bir ülkedir. Böyle bir ülkenin pahalı, dışa bağımlı ve yüksek riskli bir teknolojiye mecbur olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu bir teknik zorunluluk değil, siyasal tercihtir.

Nükleer enerji yalnızca elektrik vadetmiyor. Aynı anda daha fazla güvenlik aygıtı, daha fazla dışa bağımlılık, daha fazla kamusal risk ve kuşaklar arası belirsizlik de getiriyor.

Bu yüzden mesele artık “ucuz mu pahalı mı?” sorusu değildir. Kaldı ki, bu elektriğin çok pahalı olduğunu açık kaynaklardan biliyoruz.

Sonuç açık:

Türkiye’nin ihtiyacı nükleer yük değil; kamucu, yenilenebilir, barışçı ve demokratik bir enerji düzenidir.

Çünkü savaş çağında nükleer santral yalnızca elektrik üretmez – risk üretir.

 (*) Prof. Dr. Tolga Yarman, nükleer enerji tartışmalarında ülkemizde en çok başvurulan isimlerden biridir. “Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması” adlı eserinin 2014 basımının enerjiye ilgi duyanların arşivinde olmasını öneririm.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Andrew Murray yazdı: Keir Starmer: Siyasi bir ölüm ilanı

Keir Starmer’ın İşçi Partisi liderliği dönemi, çarpıcı anlarla başladı ve sona erdi....

Arif Keskin yazdı: İran-ABD Müzakereleri: Bir nükleer pazarlığın ötesinde

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, düşmanca bir ilişkinin...

Tuğçe Madayanti Şen yazdı: Kamera NATO’ya dönerken

Gelecek hafta Ankara'da NATO zirvesi var. Kapalı kapıların ardında neler konuşulacağını...

Murat Çakır yazdı: ‘Burgfrieden’ siyaseti ve Alman sendikaları

Orta Çağ’dan kalma “Burgfrieden” teriminin Alman işçi sınıfının...

Mahir Ulutaş yazdı: Yeniden Hürmüz Boğazı krizi üzerine

Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanmasıyla tetiklenen süreç, küresel enerji piyasalarında modern...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,934TakipçilerTakip Et
883AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Davranış net

Havalar ısınırken, savaş daha nefes alırken, ikinci mutabakat alanından...

Marios Epaminondas yazdı: Tanrıların yaşadığı yer

Yazlık tatil kavramı son yüzyılda kökten değişti. Bugün çoğu...

Halil Karapaşaoğlu yazdı: Naci Talât’ın Siyasal Hayatı Gerşegden Biterdi?

Atilla Operasyonundan tam bir yıl soğra Bozkurt gazeddasının ön...

Niyazi Kızılyürek yazdı: Federasyon “Gül” Değil!

Shakespeare Romeo ve Juliet adlı oyununda şöyle der: “Adın ne...

Neşe Yaşın yazdı: Bir gün iyilik kazanacak

Hayretler içinde kalıp müdahale edemediğimiz pek çok baskıcı durumla...

Serdar Değirmencioğlu yazdı: Filistinli çocuklar ve soykırım siyaseti

Bu yıl Avrupa Basın Ödülü, Hollanda’da yayımlanan De Volkskrant gazetesinden Maud Effting ve Willem Feenstra’nın...

George Koumoullis yazdı: M. Drousiotis Kıbrıs tarihinin seyrini değiştirdi

"Çalma, yalan söyleme ve dolandırma. Neden mi? Çünkü hükümet...

Andrew Murray yazdı: Keir Starmer: Siyasi bir ölüm ilanı

Keir Starmer’ın İşçi Partisi liderliği dönemi, çarpıcı anlarla başladı ve sona erdi....

Canlı yayın