Sonuçta bilinmeyen ama üzerinden bol bol yorumlar yapılan yasa, meclise doğru yola girdi. İmzalardan sonra Adalet Komisyonu yolunda. Artık bilinmeden konuşulan, herkesin kendine göre yorumladığı, beklentilerin dizildiği süreç, imza atıldıktan sonra içeriği anlaşılmaya uğraşılıyor. Buna karşın, içerik ile uygulanan yönteme rağmen, hâlâ epey algılı ezberler havada uçuşmaya devam etmektedir. İşler yolunda giderse, hafta başı yasa yasalaşacak. Ancak, yine uygulaması üst kesimin elinde. Milli Güvenlik Konseyi’nin onaylaması ve sarayın denetimindeki komisyonun onaylamalarıyla ilerleme şansı olacak.
Yaklaşık iki yıldır bu gelişmeleri izledim. İşin önemli ilk kıvılcımını MHP lideri söyleyerek attı. Hem de tam yüz seksen derecelik bir farkla. Ağzından köpükle andığı düşman Öcalan’ı birden kurtarıcı denecek derecede anmaya girişti. Burada yazıyı geliştirmeden, birkaç uyarı yazacağım. Özellikle senelerin birikimi bunu bana dayatmaktadır.
En başta konuşulan gelişmelerin tarafları malum. Hele de olayı tetikleyen MHP’nin Türkiye yakın tarihindeki en kritik dönemlerdeki rollerini birazcık aklınıza getirin. Altmışlardan günümüze her kritik açmazda, ittifak kırılmalarında karşımıza MHP mutlaka çıkar. Üstelik belirleyici roller de aldı. Bir devletçi ve uluslararası ilişkilerini yeniden hatırlayarak, konuya yaklaşın.
İkinci nokta ise bizim de Kıbrıs sorunu diye bir gerçeğimiz var. Buradan da birikimler var. Görüşmelerin yapılma şeklinden, masaya kimlerin nasıl oturtulduğuna dek önemli dersler alıp, öğrenecek bilgilerimiz de oluştu. Onun için son gelişmelerde sunum şekli, görüşenler ve koşulların durumu oldukça yanıt verecek zenginliktedir. Yine de şu basit gerçek önemlidir: en azından iki yıldır Türkiye’de evlere cesetler gitmiyor. Silahlar tek yanlı olsa da bırakılıyor. Ailelerin önemli kısmı, özellikle de dağda çocuğu olanlar, ölüm haberi endişesiyle bekleme korkusundan çıkmış gibidir.
Savaşın bitmesi, silahların susması elbet önemlidir. Bunu tartışmak dahi yanlış. Madalyonun bu ilk önemli değişkenini konuyu tümden özetlemek sanmak da yanlış. Ancak ilk basit kural dahi çoğu kesimce göz ardı edilir. Elbet görüşmelerin konusu önemli. Konuşacak tarafların direkt katılan kesimler olması da gayet doğal. Madem devlet ile PKK görüşüyor, buna görüşmeci tercihinin de olması gerekendir. Burada konuşulması gereken, görüşmelerde gizlilik olması, şeffaflığın hiç olmama konumuna getirilmesidir. Bu eksiklik, kolayca provokatif algı kurallarının da karşılık bulmasını getirdi. Tabii ki masaya oturan taraflar malumken, talepler de ona göre şekillenecektir. Nitekim dikkat edin, son ana kadar gizlenen protokol, aslında silahsızlanma ile kimlerin geri dönme şansı ikileminde bulunuyor.
Halbuki başlangıçta önemli açıklamalar vardı. Bunlara dahi dikkat edilmedi. Herkes kendi çemberinde oynamaya girişti. Devlet açıkça “terörün sonlandırılmasını” belirtiyordu. Hiçbir zaman “demokratikleşme” veya “Kürt sorununu çözme” demedi. Terörü sonlandırmadan, PKK’yı silahsızlandırıp bitirmekten söz ediyordu. Aslında gelen yan haberlerde de Öcalan merkezli denilen görüşmelerde de alınan kararlar buna yönelikti. Ayrıca Öcalan’la alakalı bazı ayarlamalar da söz konusu oluyordu. Fakat, görüşmenin içeriğinin belirtilmemesi, beklentilerin değişken olması, konuşanların bambaşka taraflılıklarla gelişmesini tetikledi. Tabii ki bilgisizlik ile siyasal duruşlar da bambaşka tartışmaları da alevlendirdi. Herkes kendi penceresinden baktı. Gizli bırakılma ise iki olumsuzluğu da yoğunlaştırdı: güvensizlik ve kuşku. Birbirini anlamama tutumları kamuoyunda epey yaygındı. Hatta durmadan propagandasını “barış” ile de yapan Kürt çevreleri, iş belirli bir noktaya gelince, bilgilerinin olmadığı dahi ortaya serildi.
Böylesi bir ortamda üstelik önemli konularda bırakın gelişme, tam aksi otoriterlik artışı da konunun genelde daha kolay konuşulmasını da engelledi. Örneğin, bir yanda “terörü bitirme” derken, öte yandan ana muhalefetin deyim yerindeyse vıcığını çıkarıyorlardı. Yargının öylesi operasyonları oldu ki, kazanılan belediyelerin nefes alması dahi suç saydırtma kararları peş peşe kovalatıldı. Üstelik tam da çerçeve yasası meclise giderken dahi belediyelere baskınlar, Yeni Parti lideri için yeni fezlekeler meclise gidiyordu. Bunlar bir anlamda bazı demokratikleşme laflarının anlamsızlaşmasını doğrulayacak direkt tavırlardır.
Herkes konuyu biraz deşince, bambaşka koşullar da görülüyordu. Özellikle rejimin dış politikadaki Yeni Osmanlıcılık ile içte rejim kalıcılaştırma arayışlarının konudaki değişkenliğin önemli etkenleri olduğu inancı yaygın. Öyle ki onca söylenmelere karşın ve yaratılan beklentilere rağmen hâlâ, AİHM kararlarına rağmen, Demirtaş hapishanede. Üstelik yeni başlangıçta bu tür kişilerin ne olacağı belli değil. Meclis denilirken, kendi vekilini dahi yasaya rağmen hapisten çıkaramaması akla geliyor. Ama birilerinin de “demokratikleşme” denilince kuşkuyla karşılaması da şimdilik gayet doğal. Hele de rejimin yaptıkları, yasayı meclise getirme şekli, içeriklere yanıt aramanın o denli değişken kuşkuları tetiklemeye yetmesi.
Hele de tarafların kimler olduğu, geneldeki gözlemciler başkanlığındaki görüşme şekline dahi uyulmaması, yasanın imzadan sonra bilinmeye başlanması gibi gelişmeler, doğal olarak kuşku yaratmaya adaydır. Hele de yasalara rağmen hapishanede tutulanların dahi ötelenerek yok saydırılması başka bir hikayedir.
Şimdilik bu konuyu burada bırakalım. Tek bir uyarı: yaşananların Türkiye ve genelde Ortadoğulaşmanın aynasından bakılması gerektiği. Unutmayalım: Kıbrıs konusunda da Türkiye’nin tutumu belirleyici. Üstelik Türkiyelilik ile Türkiye’yi konuşturmama hastalığımız var. Bunları bilerek gelişmeleri izlesek iyi olur.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



