İki yıldır konuşturuldu. Algılarla epey propaganda yaptırıldı. Algılar diyorum: çünkü, içeriği bilinmiyordu. Herkese göre de başlık konuldu. Devlet ekseni, ismini “terörün yok edilmesi” derken, özellikle Öcalan eksenli Kürtler “barış” gibi kelimelerle aktarıldı. Elbet konu düne dek tabu iken, devlet eksenli uzun zamanın konusunun ağırlığını taşırken, üstelik içeriği de bilinmeyince, epey değişik görüşlerin bilgisizlik katkısının da uçurduğu epey değişken bakışlar tartışıldı. Resmi devlet yaklaşımı ise daha ilk adımdan başka enstrümanları da duyuruyordu. Direkt Amerikan elçisi Barrack’ın önerileri, bölgede yaşanan birçok gelişme ve Türkiye’nin net pratik tutumları sonucu, aslında çerçeve yasasının iç dinamiklerden çok hem devlet rejiminin balansı hem de bölgesel hesapların sıkıştırmasıyla öne çıktığının sinyallerini veriyordu.
Peki Kıbrıs buna nasıl katıldı sorusunu sormak istersek: tek yanıt “sıfır derecesinde.” Halbuki iki yıldır Bahçeli’nin kendini reddedecek şekilde yeni bir siyasal hamle yapıp baş terörist denilen kişiden neredeyse “kurucu liderliğe” taşıdığı Öcalan değişimi vardı. Aynı zamanda sanki bunun Kıbrıs’ta da ısıtılma sözleri dolaşıma sokulmuştu. Fakat, gelin görün ki özellikle her kelimesini burada tekrarlayan teslimiyetçiler dahi olaya hamasi sos katarak konuşmadılar bile. Çözümcüler mi: çok az sayıda insanı bir yana koyarsak, hâlâ fonculuk havalı dansla caka satmanın ötesine gidemediler.
Türkiye’de çerçeve yasası geçti. Öyle anormallikler olup da hızla kaydı ki değmeye gitsin. En basitiyle vekiller çoğu kelimesini dahi bilmeden yasanın görüşülmesini kabullendi. Yine kafada birçok soruyla, çok yüksek bir oyla bir günde meclis kurulu yasayı geçirdi. Erdoğan imzaladıktan sonrası mı, yaşayıp göreceğiz. Ama ilginç olan, “baş terörist” denilenle bunu söyleyenin, üstelik karşıtını da buna kondurtan ikili politik koşulun birden sarmaş dolaş hâle getirilmesiydi. Eğer, koşullarla siyasal tutumları kullanıp yaklaşımı kavramazsanız, kolayca kandırılıp konuştuğunuzun ne olduğunu bilmeden kendinizi taraflı bir hâlde bulmanız kolaydır.
Halbuki iki yıl öncesi, herkes biliyordu ki Erdoğan yeniden iktidarda kalmak için yeni hamleler yapacaktı. Üstelik sandık oy hesabında artık sayısal rakam çoktan geriye düştü. Devlet içi bloklaşmada önemli hamlelere zaten girişti. Kayyum uygulamasını batı Türkiye’ye, hem de İstanbul operasyonuyla hızla genişletti. Arada Öcalan’la gizli görüşmeler haberleri de geliyordu. Bazı sayısal ihtiyaçlarda “Kürtler” kelimesi sık sık kullanılmaya başlandı. DEM’i en azından etkisiz kılmak, muhalefet blokundan çıkarmak için girişimlerin olacağı bekleniyordu. Fakat, eksiklik salt Türkiye devleti sınırıyla kalınmasıydı.
Ortadoğu’da ise Amerikan planları tıkanıyordu. Ankara’ya Barrack diye bir elçi geldi. Bu, daha ilk yetki açılımıyla Suriye temsilcisi de oldu. Peşinden Irak’ın da valisi şeklinde genişletildi. Rol açık: Suriye’de olduğu gibi iktidar cihatçılara açıkça tepside sunuldu. Tabii İsrail işgalinin genişlemesi ve Türkiye’nin askeri varlığının sorgulanmaması da hızla sağlandı. Bu arada hep müttefik denilen SDG birden epey geriye çektirilerek, kazandığı denilen hakların çoğu silinerek adeta dar bir alana sıkıştırıldı.
Irak müdahaleleri de sert oldu. Sandıkla çıkan Maliki’nin başbakan olması dahi durdurulup daha kendine yakın kişi başbakan yapıldı. Açık ifadelerini ise sık sık kullanmaya başladı Barrack: Osmanlı milletler modeli veya demokratiklik falan değil, monarşili bir Ortadoğu planı söylendi. En son resmen kimi hâlâ anlamasa da Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin Mekke Paktı olmaktadır.
Tabii bu haritadaki oyunda önemli bir kesim daha vardı: dört ülkeye dağılan Kürtler. Özellikle Suriye boyutunda epey işe yaradı. Aynı durum İran için de istendi. Şimdilik tam rayına oturmadı. Ancak, özellikle bağımsızlık noktasında referandumunu dahi yapan Irak Kürdistan Federal Bölgesi’nin kanatları kırılmaya başlandı. İran savaşındaki tıkanma da eklenince, Amerika’nın Pasifik’e kayma stratejisiyle Çin’i kuşatma planının da giderek daha fazla önemsenmesi sonucu yeni bir Ortadoğu denklemi kaçınılmazdır. Enerji konusu bir başka gerçeği de gizliyor. Yazı uzamasın diye bunu başka makaleye bırakıyorum.
Bu koşullar altında birden Bahçeli, adını dahi küfürle söylediği Öcalan’ın hayranı olarak ortaya çıkar. Epey konuşulur. Fakat, söylenen değil de istenen vurgulanır. Öyle bir çelişkili durum oldu ki, değmeye gitsin. Aslında devlet-Cumhur İttifakı ne istediğini açıkça koyar. Gelişmeler de ona göre olur. Normalde yapılan benzer görüşmelerdeki basit olgular dahi yoktu. Yaşanan dehşet ve bilinmezlikler bir anlamda devletin işine yaradı. Öyle yaradı ki yasayı dahi göstermeden meclise taşıdı. Taşıdı da ne oldu: içerik bilinmeden durmadan geniş atışların bir anda şaşkınlıkla, olayın farkında olmadan yasalaşmasıdır. Ne denetim var ne de istenenler. Hemen İmralı’dan gelen açıklamayla birileri kullanıma geçti: “başlangıç”… Oysa devlet net: terörle mücadele yasası. İçerik de ona göre dolduruldu. Hep PKK kesimine nelerin yapılacağıdır. Bu da yine Erdoğan kontrolündeki mekanizma onaylarıyla devam eden örgütsel kurumlarla yetkilendirildi. Ama beklenti çok abartıldı. Bazı önemli uyarılar dahi küçümsendi. Örnek, anayasa ve AİHM kararına rağmen tutuklu olanlar. Yasallık denildiğine göre yasalara uyma kriteri arada cılız bir sesle kaynadı. Ama bir başlangıç denildi. Bilinmeden ilk önemli yol alındı. Hâlâ çıkan yasanın anlaşılması dahi yok. Kendine göre yorumlayıp yarını izleme peşinde.
Hakkını verelim: Amerika ve Erdoğan önemli bir hamle yaptı. Zaten Trump-Erdoğan ikilisi çok mükemmel bir oyun algısı oluşturuyor. Özellikle yükselen muhalefet kırıldı. CHP’ye kayyum atanırken, Kürtler Öcalanlaşarak birçok durumdan koptular. Sıkıntı çok. Hele yasa içeriği beklenen mesajların çok gerisinde. Ama şu net: ta baştan Bahçeli Öcalan’ı överken dahi “terörle mücadele” dendiydi. Bölgesel gelişmeler, Türkiye’deki istenen rejim kurulma hamleleri ilerisi için önemli yanıt verecektir. Ama bir tuhaflık da çıktı: geçmiş anayasa düzenlemesinde bazı kesimler “yetmez ama evet” dedikleri için, özellikle Kemalistler tarafından resmen aşağılandı. Ne yazık ki şimdi karşıta bu suçlamayı yapanlar, şimdi kendileri “yetmez ama” noktasında ikircikli oy kullandılar. Bu da başka bir Türkiye gerçeği.
Peki: onca gerçekler yaşanırken, Türkiye bölgede emperyal rolü oynarken, Kıbrıs’ta bizim bazı fonculuların dediklerinin olma şansı var mı? Tabii her kullanılan “Kıbrıs” kelimesinde, teslimiyetin de ileri noktasına gelen makam sahiplerinin teşekkür yarışı da mizahçılara çizim malzemesi olmanın dışına çıkamama noktasının kanıtıdır. Ama artık mizah ve karikatürün de ne denli tehlikeli olduğunu yine son Deniz örneğiyle Türkiye’nin bize hatırlatması da tesadüf olamaz.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



