yazılariktibasNafiz Özbek yazdı: Alman militarizmi ve sermaye: Almanya'nın yeniden askerileşmesinin politik ekonomisi

Nafiz Özbek yazdı: Alman militarizmi ve sermaye: Almanya’nın yeniden askerileşmesinin politik ekonomisi

Almanya’nın yeniden askerileşmesi, jeopolitik tehdit ve stratejik özerklik maskesi altında krizdeki sermaye birikim modeline yeni bir soluk aldırma projesi. Sosyal devletten kısılan milyarlarca avro silah tekeli şirketlere akıtılırken halk, derinleşen bir yoksullaşma ve karartılan bir gelecek kıskacıyla baş başa bırakılmış durumda

Orjinal yazının kaynağıbirgun.net
Kategori:

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan modern Almanya, kısmen Hitler faşizmini yıkan müttefiklerin hazırladığı bir taslak ile kısmen kendi iç dinamikleriyle on yıllar boyunca dış politikasını ticaret, diplomasi ve katı bir pasifizm üzerine kurmuştu. “Bir daha asla savaş” (Nie wieder Krieg) mottosu, ülkenin anayasal ve toplumsal kimliğinin temel taşlarından biriydi. Ancak Berlin yönetiminin 2022 yılıyla birlikte ilan ettiği “Zeitenwende” (Dönüm Noktası) kavramı, bu tarihi paradigmayı kökünden sarsacak nitelikte görünüyor. Yıllarca bütçesi kısılmış, envanteri eskimiş olan Alman ordusu (Bundeswehr); devasa özel fonlar, yüz milyarlarca avroluk silahlanma paketleri ve yeni askerlik tartışmalarıyla yeniden tarih sahnesine indiriliyor. Bu gelişmenin faktörlerini ana hatlarıyla özetlemek yararlı olacaktır.

O halde soralım: Almanya’yı on yıllar sonra yeniden hızla askerileşmeye iten bu tarihi gelişmenin ardında yalnızca jeopolitik bir zorunluluk mu yatıyor, yoksa mesele kapitalist akümülasyonun ve kâr mekanizmalarının yeniden üretimi mi? Bu sorunun yanıtı, Almanya’nın iç siyasetinden sınıf dinamiklerine, savunma sanayisinin devasa bilançolarından küresel sağ-popülist ittifaklara kadar uzanan karmaşık bir kriz tablosunda gizli.

JEOPOLİTİK TEHDİT ALGISI VE TOPLUMSAL HUZURSUZLUK

Almanya’nın yeniden silahlanma kararının resmi söylemdeki ilk ve en güçlü meşruiyet kaynağı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte tırmanan güvenlik krizidir. Berlin, söz konusu silahlanmayı ve askerileşmeyi, Moskova’nın Doğu Avrupa için doğrudan bir askeri tehdit oluşturduğu ve ABD’nin güvenlik şemsiyesine olan geleneksel bağımlılığın artık güven vermediği anlatısıyla savunuyor. Bu durum, Avrupa’nın kendi stratejik özerkliğini kazanması gerektiği argümanıyla da destekleniyor. Ancak bu jeopolitik zorunluluk, Alman halkının zihninde ve günlük yaşamında aynı coşkuyla karşılık bulmayacak cinsten. Yapılan kapsamlı kamuoyu araştırmaları, vatandaşların dış tehditleri rasyonel bir gerçeklik olarak kabul ettiğini, ancak bu militaristleşme sürecine son derece mesafeli ve şüpheci yaklaştığını ortaya koyuyor. Özellikle sıra bireysel sorumluluğa geldiğinde tablo daha da netleşiyor: Alman halkının çoğunluğu, olası bir kriz anında eline silah alıp ülkeyi savunmaya hazır olmadığını açıkça ifade ediyor.

Bunun ötesinde, artan yaşam pahalılığı, büyüyen işsizlik, şirketlerin iflası ve işten çıkarmalar, enflasyon ve ekonomik durgunluk ortamında, devlet bütçesinin aslan payının silaha yatırılması ciddi bir rahatsızlık yaratmakta. Altyapı, eğitim, sağlık ve sosyal devlet harcamalarından kısılan kaynaklar savunma sanayisine aktarılırken toplumsal hayatta derin bir “savaş yorgunluğu” (Kriegsmüdigkeit) hâkim durumda. Halk, yapılan farklı propaganda araçları yoluyla devletin bu politikasını kaçınılmaz bir dış politika mecburiyeti olarak kafasına yazmış olsa da, kalben bu militarist dönüşümün içine girmeye, günlük yaşamından ödün vermeye veya bireysel olarak silaha sarılmaya son derece isteksiz görünüyor.

SİLAH SANAYİSİNİN ALTIN ÇAĞI VE NEOLİBERAL PİYASALAŞMA

Olayın ekonomik arka planına bakıldığında, yeniden silahlanma sürecinin sadece bir “savunma refleksi” değil, aynı zamanda sermaye birikimi ve pazar paylaşımı boyutu olduğu açıkça görülebilir. Almanya’nın önde gelen silah üreticileri (özellikle Rheinmetall gibi devler), bu süreçte tarihlerinin en yüksek finansal büyüme ve kâr marjlarına ulaşmış bulunuyor. Almanya 2025 yılında yaklaşık 15 milyar avro bir hacim ile dünya silah ticaretinde üçüncü sıradaydı. Fakat Alman silah sanayisi kendi iç piyasasında sadece Federal Almanya için yaklaşık 400 milyar avroluk bir silah üretimi planlıyor. Tabii ki bu ticaret hacmiyle ABD ile yarış edemeyecek bir boyutta. Fakat sorumlu olduğu savaşlar sonrasında aslında tamamen silahsız olması öngörülen Almanya, dünyanın gözleri önünde hâlâ silah endüstrisinin devlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Türkiye de içinde olmak üzere pek çok ülkede mühimmat, zırhlı savaş araçları ve hava savunma sistemlerine olan küresel talep, Almanya’da da borsanın en gözde alanını yarattı diyebiliriz. İşte kanaatimize göre tam da burada neoliberalizm ile militarizm arasındaki klasik ve güçlü ilişki devreye giriyor: Normal koşullarda kamu harcamalarının kısılmasını savunan neoliberal ekonomi politikaları, söz konusu “ulusal güvenlik” olduğunda bu kuralı tamamen tersine çevirebiliyor. Devlet, ve o an devleti yöneten iktidar, halkın vergilerinden oluşan bütçeyi kesenin ağzını açarak doğrudan özel savunma sanayisi şirketlerine aktarabiliyor. Yine Türkiye gibi ülkelerden tanıdık gelecektir: Sosyal devlet budanırken sermaye sahibi şirketler devlet garantili devasa ihalelerle besleniyor.

Konuya emek cephesinden baktığımızda karşımıza oldukça çarpık bir çıkar dengesi çıkıyor: Bir yanda bu devasa silah sanayi ekosistemi, doğrudan ve dolaylı olarak yüz binlerce insana istihdam sağlıyor. Almanya genelinde savunma teknolojileri, havacılık ve kritik tedarik zincirlerinde yaklaşık 250000 ila 300000 kişi görev yapmakta. Aklımızda olsun: Ülkenin ve dünyanın en büyük endüstriyel sendikası olan IG Metall de bu tablonun merkezinde. Sendika, tarihsel olarak barış payını savunan sol-sosyal demokrat köklerine rağmen, günümüzdeki jeopolitik kriz ortamında bu süreci üyelerinin iş güvencesi ve yüksek ücretler elde etmesi için pratik bir kaldıraç olarak kullanmaktan kaçınmıyor. Buna kısaca şöyle de diyebiliriz: Fabrikaların çarklarının dönmesi ve istihdamın artması, sendikal politikada ideolojik anti-militarizmin önüne geçmiştir, çünkü bu alanda fazla istihdam demek, aynı zamanda sendika üyelerinin artabileceği, yani sendikal örgütlenmenin güçleneceğini beklemektir.

SİYASİ KUTUPLAŞMA VE SAĞ-POPÜLİST ÇELİŞKİLER

Yeniden silahlanma politikası, sendikaların yanı sıra, siyasi yelpazede de keskin ayrımlar yaratırken özellikle aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) ve Alman milliyetçilerinin konuya yaklaşımı da büyük bir yapısal çelişki barındırıyor.

AfD, bir yanda ilke olarak güçlü bir Alman ordusunun varlığını ve ulusal egemenliği savunduğunu iddia ederken; ülkenin onlarca yıldır ordusunu ihmal etmiş olmasını da yoğun eleştiriyor. İlginçtir ki, aynı AfD pratik siyasette hükümetin Fedral Meclis’e (Bundestag) getirdiği devasa özel savunma fonlarına ve silahlanma bütçelerine sürekli ret oyu vermektedir. Bunun nedeni, mevcut silahlanma hamlesinin bağımsız bir milliyetçi politika değil, ABD ve NATO hegemonyasının bir uzantısı olduğuna inanmalarıdır. AfD, Almanya’nın Washington’un vekil savaşı politikalarının taşıyıcısı haline gelmesini ve Rusya ile köprülerin yıkılmasını sert bir şekilde eleştiriyor.

İşte bu noktada AfD’nin dış politikası derin bir çelişkiye saplanıp kalıyor. Bir yandan “Almanya’nın çıkarları her şeyden önce gelir” diyen katı bir milliyetçi ve Nazi ideolojisini savunan bu parti, diğer yandan dış politika reçeteleri için Vladimir Putin, Donald Trump ve Elon Musk gibi küresel figürlere sırtını dayamakta sorun görmüyor. ABD’deki sağ-popülist MAGA hareketiyle ideolojik bağ kuran, Moskova’nın geleneksel liderlik modeline ve ucuz enerjisine hayranlık besleyen bu zihniyet; Almanya’nın ulusal egemenliğini savunduğunu iddia ederken aslında dışarıdaki “güçlü adamlara” bağımlı bir politika izlemektedir. Bu durum, onların milliyetçiliğinin yerli ve bağımsız olmaktan ziyade, küresel bir sağ-popülist dalganın yerel uzantısı olduğunu göstermektedir.

SONUÇ

Almanya’nın yeniden askerileşmesi; bir ucunda jeopolitik korkuların, diğer ucunda ise sermayenin kâr hırsının ve sanayi tekellerinin yer aldığı çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. “Zeitenwende” politikası, halkın günlük yaşamındaki ekonomik sıkıntılara, barışçıl geleneklerine ve sosyal devlet taleplerine rağmen, devlet-sermaye ortaklığıyla dayatılmaktadır.

Bugün Almanya sokaklarındaki huzursuzluk ile borsa kulelerindeki rekor kârlar arasındaki uçurum, bu militarist dönüşümün sadece sınırları korumakla ilgili olmadığını, aynı zamanda krizdeki bir ekonomik sistemi yeniden canlandırma ve yeni pazarlar yaratma projesi olduğunu net bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Gelişmeyi ana hatlarıyla özetleyecek olursak, Merz’in başında olduğu Koalisyon Hükümeti sosyal devletin tasfiyesinden ve kaynakların gasp edilmesinden sorumlu olduğu halde, bunu gizlemeyi sanki daha uygun görüyor: Devletin savunma sanayisine aktardığı yüz milyarlarca avro, havadan basılan paralarla veya borçlanmayla değil; doğrudan kamu bütçesinin kısılmasıyla karşılanıyor. Böylece okulların yenilenmesi, hastane yatırımları, toplu taşıma altyapısı, sosyal konut projeleri ve emeklilik fonları gibi halkın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen kalemler bütçe bıçağının altına yatırılıyor.

Silahlanma harcamaları ekonomide üretken olmayan (non-productive) harcamalardır; yani halkın masasına ekmek, süt veya konut olarak dönmez. Tam aksine piyasada para arzını ve maliyetleri artırarak enflasyonu körükler. Hayat pahalılığı tırmanırken, işçi ve emekçilerin ücretleri bu artışın gerisinde kalmakta, orta sınıf ise hızla yoksullaşarak alt sınıflara doğru gerilemektedir. Silah devlerinin ve sermayenin elde ettiği rekor kârlar vergi cennetlerinde veya şirket kasalarında tutulurken, bu devasa askeri bütçenin finansman yükü dolaylı vergiler (KDV, ÖTV benzeri tüketim vergileri) ve çalışanların maaşlarından kesilen gelir vergileri yoluyla yine işçilerin, emekçilerin ve dar gelirlilerin sırtına yıkılmaktadır.

Toplumun geniş kesimleri için bu süreç, sadece ekonomik bir yoksullaşma değil, aynı zamanda geleceğe dair güvenin tamamen kaybolması anlamına gelir. Barışçıl ve sosyal bir geleceğin inşası için harcanması gereken toplumsal zenginlik, ölüm ve yıkım teknolojilerine peşkeş çekilmektedir. Özetle; sermaye sahipleri ve silah monopolleri için bu dönem bir “altın çağ” ve kâr festivaliyken, işçi sınıfı, emekçiler ve yoksullar için kamusal hizmetlerin budandığı, hayatın pahalılaştığı ve geleceğin karartıldığı çok katmanlı bir ekonomik ve sosyal yıkım projesidir.

Almanya, küresel sermaye ağalarının baskısına karşı sosyal bir refah devleti rolünü nasıl devam ettirebilir, bu başka bir soru.

*Emekli IG Metall Sekreteri


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Federico Pita yazdı: Latin Amerika tekno-faşizmin yeni laboratuvarı

Latin Amerika, teknoloji-üstüncülüğünün siyasi ve ideolojik laboratuvarına dönüşüyor. Silicon Valley milyarderi...

Ertan Erol yazdı: Trump’ın kayığında Kolombiya sağı

Kolombiya’da Seçilmiş Başkan Abelardo de la Espriella kuracağı hükümeti...

Shamim Chaudhry yazdı: Güney Asya’nın genç kuşağı yeni bir sosyal devrime doğru mu ilerliyor?

Güney Asya, şu anda dünyadaki genç nüfus oranının en...

Hazal Yalın yazdı: Nikaragua, 7 Ders

Ben Latin Amerika uzmanı değilim; kuşkusuz Nikaragua’yı benden çok daha...

Özge Güneş yazdı: ABD’de muhalefetin sınırları yeniden çiziliyor

Gün geçmiyor ki Trump yönetiminin “komünizmle mücadele” politikası yeni...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,917TakipçilerTakip Et
914AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özgür Gürbüz yazdı: Türkiye Küresel Serinletme Taahhüdü’nde neden yok?

İnsan kaynaklı iklim değişikliği kentleri yaşanmaz hale getiriyor. Avrupa’da...

İlhan Uzgel yazdı: Küresel Siyaset Dönüşürken-II: NATO 3.0 nereden çıktı?

Avrupa coğrafyasında ve Türkiye’de savunma, güvenlik konuları olunca dikkatler NATO’ya...

Hayri Kozanoğlu yazdı: Yapay zekâ krizi senaryosu

Yapay zeka (YZ) alanındaki gelişmeler küresel ekonominin başlıca konusu olmaya...

Volkan Yaraşır yazdı: ‘Efendiliğin reddi’: Üçgen örgütlenme ve direniş ağları

Efendiliğin reddi kolektif bir karşı duruş, yıkıcı bir ayağa...

Hasan Kahvecioğlu yazdı: “Sıfıra sıfır, elde var sıfır…”

Lafı “gevelemeye” hiç gerek yok… Olmadı… Yapamadınız… “BM Genel Sekreteri bizim...

Özkan Yıkıcı yazdı: İspanya-Fas hattında neler oldu

Bir haftadır İspanya'nın Afrika topraklarındaki küçük bir yerleşimindeki gelişmeler,...

Şener Elcil yazdı: Siyasi Körler Ülkesi

Uzun yıllardan beri yurtdışında yaşayan, ancak Kıbrıs’tan hiç kopmayan, yurtsever...

Yonca Özdemir yazdı: Guterres’in Kıbrıs Ziyareti Dağ Fare mi Doğurdu?

Bildiğiniz üzere, BM Genel Sekreteri António Guterres geçtiğimiz hafta...

Canlı yayın