
Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir
Dünyanın derin bir jeopolitik çalkantı dönemine girdiğini gösteren kanıtlar on yılı aşkın süredir birikiyor. Büyük ölçekli savaş artık uluslararası siyasetin kalıcı bir unsuru haline geldi. Bu durum, Şubat 2022’den bu yana ABD ve müttefiklerinin doğrudan ve dolaylı biçimde dahil olduğu Rusya-Ukrayna savaşı ile İsrail’in Filistin toplumunu ve halkını hedef alan yıkımı ve Ortadoğu’nun harabeye çevrilmesinde açıkça görülüyor. Açık askeri şiddetin yanı sıra ABD, Rusya’ya kapsamlı ticari yaptırımlar uygulayarak, Rusya Merkez Bankası’nın rezervlerini dondurarak ve uluslararası bankalararası ödeme sistemlerini kullanarak Rusya’yı ve diğer bazı ekonomileri küresel para ve finans sisteminden dışlamaya çalışarak yaygın ekonomik baskı yöntemlerine de başvurdu.
Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi bu süreci keskin biçimde hızlandırdı. Göreve geldikten sonraki ilk yıl içinde Trump, ABD’nin başlıca ticaret ortaklarına karşı kapsamlı gümrük tarifeleri uygulamaya başladı, Batı Yarımküre üzerinde kendi Monroe Doktrini yorumunu ilan etti, Grönland’ı ilhak etmekle tehdit etti, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu deniz ablukasının ardından askeri güç kullanarak kaçırttı ve Küba üzerindeki baskıyı daha da artırdı. Hepsinden önemlisi ise İsrail›le birlikte İran’a karşı hiçbir provokasyon olmaksızın ekonomik ve siyasi sonuçları son derece ağır olacak bir yıkım savaşı başlattı.
Ortaya çıkan tablo artık açıktır: ABD emperyalizmi günümüzün en saldırgan jeopolitik gücü haline gelmiş; askeri ve ekonomik araçlarını giderek daha az sınırlamayla kullanan, açık zorlamaya dayalı bir strateji benimsemiştir. Peki bu yeniden yükseliş, dünya ekonomisinin bugünkü durumu ile nasıl bağlantılıdır? Üretken sermaye birikiminin küresel kapitalizmin tarihsel merkezinde neredeyse durma noktasına geldiği, buna karşılık finans kapitalin büyümeyi ve spekülasyonu sürdürdüğü bir dönemde jeopolitik çalkantılar ile kapitalist yeniden üretim arasındaki ilişki nasıl açıklanmalıdır?
Bugünün siyasal iktisadı açısından asıl mesele, giderek tırmanan jeopolitik saldırganlığı ve ekonomik istikrarsızlığı kapitalizmin sınırları içinde açıklayabilmektir; kapitalizmin aşıldığını varsaymak değil. Bunun için günümüz kapitalist birikiminin temel mekanizmalarına dayanan, yeniden yükselen emperyalizmi açıklayabilecek bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Böyle bir analiz, dünya ölçeğinde üretim ve finansın somut örgütlenmesinden; bunların yarattığı özgül sömürü ve zor mekanizmalarından hareket etmek zorundadır.
Dünya ekonomisi, sürekli olarak değer ve artık değer üreten üretim zincirleri üzerine kuruludur. Finansal dolaşım bu akışları alacak ve borç ilişkilerine dönüştürürken, tepesinde dünya parasının bulunduğu katmanlı para sistemi bunların farklı hukuk alanları arasında likit hale gelmesini ve uygulanmasını sağlar. Ancak bu para düzeni ortak kurallara dayanan küresel bir sistem değildir. Bunun yerine, en üstünde dünya parası işlevi gören hegemon devletin parasının bulunduğu hiyerarşik bir para düzeni vardır. Hegemon devlet bu hiyerarşiyi ödeme sistemleri, teminat kuralları, yaptırımlar ve giderek daha fazla dijital altyapılar aracılığıyla yönetip uygular. Bu yapının nihai güvencesi ise hegemonun hava ve deniz kuvvetleridir.
Kapitalist dünya ekonomisinin temelleri üretimde yatar; finans ise bunun zorunlu tamamlayıcısıdır. Ancak sömürünün disiplin altına alınmasını ve jeopolitik zorlamanın dünya ölçeğinde uygulanmasını sağlayan temel halka, hegemon devletin devasa askeri gücüyle desteklenen parasal otoritesidir. 2007-2009 Büyük Krizi hem dolar hakimiyetinin zorlayıcı niteliğini keskinleştirdi hem de bugün giderek artan militarizmi besleyen çelişkileri derinleştirdi. Bu gelişmenin kökeninde, dünya ekonomisinin merkezinde üretken sermaye birikiminin uzun süredir yavaşlaması yatıyor. Bu durum, dolara dayalı uluslararası para düzenini hegemon devletin elinde giderek daha baskıcı bir araca dönüştürdü. 2007-2009 krizinin ardından “bilanço emperyalizmi” bütün askeri ve mali araçlarıyla yeniden sahneye çıktı.
YAPISAL PARADOKS VE SİYASETİ
Günümüz bilanço emperyalizmine ilişkin bu çözümleme tek bir temel yapısal paradoksa işaret ediyor. ABD’nin küresel imalat sanayisindeki katma değer payı 1945’te yaklaşık yüzde 50 iken bugün yüzde 16-17 düzeyine gerilemiş durumda. Buna karşılık doların dünya merkez bankalarının resmi rezervleri içindeki payı yalnızca sınırlı ölçüde azalarak yüzde 60’ın biraz altına indi. Başka bir ifadeyle, ABD’nin para ve finans alanındaki hakimiyeti sürerken üretimdeki tarihsel üstünlüğü çökmüş bulunuyor. Buna rağmen ABD merkezli çok uluslu şirketler küresel ekonomide hâlâ belirleyici konumlarını koruyor ve faaliyetlerini dolar sistemine dayandırıyor.
Doların hakimiyeti, güvenilir alternatif teminat araçlarının bulunmamasından, küresel finansın hukuki yapısından, temel piyasalarda yerleşmiş teamüllerden ve hegemon devletin rakiplerini uluslararası ödeme altyapısından dışlayabilecek zorlayıcı gücünden kaynaklanıyor. Hegemon devlet çok uluslu şirketleri, dünya parasını ve askeri üstünlüğünü elinde tutmayı sürdürüyor; ancak bilgi teknolojileri dışında kendi üretken sanayi temelleri ciddi ölçüde aşınmış durumda.
Bu yapısal paradoksun siyasal biçimi ise Trump’ın yükselişidir. Trump’ın siyasal olarak kullandığı toplumsal çöküş -durgun reel ücretler, sanayisizleşme ve çöken yerel topluluklar- ABD’nin dolar hakimiyetini ve küresel üretim zincirlerindeki üstünlüğünü yaratan aynı birikim stratejisinin ülke içindeki sonucudur. On yıllar boyunca ABD şirketleri üretken sermayeyi dışarıya taşıdı, küresel üretim zincirlerini kurdu ve emek yoğun üretimi daha ucuz ülkelere kaydırdı. Bir yandan bu süreç ABD sermayesi açısından büyük bir başarı sağladı; öte yandan ülkenin sanayi altyapısını boşaltarak Trump’ın siyasal yükselişini mümkün kılan toplumsal yıkımı yarattı.
Trump’ın yanıtı ise hem ABD merkezli çok uluslu şirketlerin küresel üstünlüğünü korumak hem de ülkenin ulusal sanayi kapasitesini yeniden inşa etmeye çalışmak oldu. Aynı zamanda ABD’nin finansal üstünlüğünü ve doların dünya parası konumunu sürdürmeye de tam anlamıyla bağlı kaldı. Ancak bu hedefler birbirleriyle temel bir çelişki içindedir. ABD’nin üretim gücü gümrük tarifeleriyle, ülke içindeki kemer sıkma politikalarıyla ve uluslararasılaşmış Amerikan finans kapitalini daha da büyüterek yeniden ayağa kaldırılamaz. Dolayısıyla bu yapısal paradoks varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Bugün bu hegemonya çıkmazını çözebilecek herhangi bir rakip de görünmüyor. En güçlü aday olan Çin, dünya imalat sanayisinin yaklaşık yüzde 30’unu gerçekleştiriyor. Buna karşın renminbi, küresel rezervlerin ve uluslararası ödemelerin yüzde 3’ünden daha azını oluşturuyor. Uluslararası faaliyet yürüten en büyük şirketleri uzun vadeli finansmanlarını kendi para birimleri üzerinden sağlayamayan üretim devi bir ülkenin, dolara rakip olacak yeni bir dünya para sistemi kurması mümkün görünmüyor. Bu engel strateji ya da siyasi irade eksikliğinden kaynaklanmıyor. Bir paranın dünya parası işlevi görebilmesi için güvenli kamu borçlanma araçlarının bulunduğu derin ve likit piyasalar, yabancı yatırımcıların hukuki güvencesi ve sermaye hareketlerinin serbest olması gerekir. Oysa bu koşullar Çin’in finans sistemini dış baskılara açık hale getirirdi. Dahası, Çin ekonomisi tam da bu nedenle böyle bir yapının dışında kalacak şekilde tasarlandı; çünkü aksi halde sanayileşme süreci zayıflayacak ve bağımlı bir finansallaşma eğilimi güçlenecekti.
Tarihsel emperyalist ülkeler arasında Almanya’nın, kendi sanayi altyapısına ağır zarar vermesine rağmen ABD öncülüğündeki Rus enerji yaptırımlarını kabul etmesi, baskı uygulandığında gelişmiş üretici ülkelerin bile ekonomik çıkarlarını dolar düzenine tabi kılacağını gösterdi. ABD, bu itaati dayatabilecek kadar güçlü olmayı sürdürüyor; ancak artık diğer ülkelere rıza üretecek ölçüde kazanç dağıtmıyor. Başka bir ifadeyle ABD artık hegemon gibi davranmıyor; müttefiklerine de rakiplerine de zor kullanarak boyun eğdirebilen, en büyük ve en saldırgan güç gibi hareket ediyor.
Küresel para mimarisi barışçıl yollarla yeniden kurulamaz. Hegemon devlet eski üretim üstünlüğünü yeniden kazanamaz. Başlıca rakibi olan Çin ise dünya parasını kendisi ihraç etmediği sürece mevcut düzeni kendi lehine dönüştüremez. Bu nedenle bugün rezervlere el konulması, ödeme sistemlerinden dışlama, teknoloji ambargoları, hızla artan silahlanma harcamaları ve vekalet savaşları biçiminde yaşanan mücadele geçici bir sarsıntı değil; sonu henüz görünmeyen daha derin bir emperyalist çatışmanın dışavurumudur.
Bütün bunların vardığı sonuç kaderciliğe teslim olmak değil, siyasal zemini doğru kavramaktır. Anti-emperyalist mücadele, günümüz emperyalizminin küreselleşmiş üretken sermaye ile uluslararasılaşmış finans kapital üzerine kurulu, dolar merkezli küresel bir parasal tahakküm sistemi olduğunu kabul ederek başlamalıdır. Bu sistem bugün artık rızaya dayalı hegemonya aşamasını geride bırakmış, açık zor kullanımı dönemine girmiştir. Bununla birlikte ABD’nin askeri gücü de artık İran örneğinde görüldüğü gibi kendisinden daha zayıf bazı rakiplerini bile kolayca dize getirmeye yetmiyor. Çin ya da Rusya gibi güçler söz konusu olduğunda ise ABD askeri alanda son derece dikkatli davranmak zorunda kalıyor.
Savaş karşıtı siyaset ile kapitalizme karşı mücadele hem merkez ülkelerde hem de çevre ülkelerde aynı yapının iki farklı yüzünü oluşturuyor. Çevre ekonomilerine bilanço disiplini dayatan, değer ve kaynak transferini mümkün kılan dolar hiyerarşisinin nihai güvencesi F-35 savaş uçaklarıdır. ABD’nin ve diğer merkez kapitalist ülkelerin yaşadığı toplumsal çürüme de günümüz emperyalizminin bir sonucudur. Dolar düzeninin sağladığı zorlayıcı üstünlükten hegemon ülkenin işçi sınıfı için kalıcı bir kazanım çıkmamaktadır. Tam tersine, ABD emperyal üstünlüğünü korumaya çalıştıkça kendi iç ekonomisini de daha fazla tahrip edecektir. Çevreden değer ve kaynak çeken aynı sistem, kapitalist merkezin içini de boşaltmakta; böylece gerçekten uluslararası bir antikapitalist siyasetin maddi koşullarını yaratmaktadır.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



