yazılariktibasPrabhat Patnaik yazdı: Can çekişen bir kapitalizm

Prabhat Patnaik yazdı: Can çekişen bir kapitalizm

Orjinal yazının kaynağıpeoplesdemocracy.in
alıntı yapılan kaynakbirgun.net/
Kategori:

Kapitalizmin can çekişen bir sistem olduğunu gösteren çürüme ve çöküş belirtileri bugün son derece açık biçimde görülüyor. Kuşkusuz bu, sistemin böyle belirtiler göstermesinin ilk örneği değil. Kapitalizm, 1914-1945 döneminde de benzer belirtiler sergilemiş ve böylece Lenin’in onun can çekişen bir sistem olduğu yönündeki öngörüsünü doğrulamıştı. O dönemle bugün arasındaki temel fark ise, sistemin içine sürüklendiği krize verdiği tepkinin niteliğinde yatıyor.

O dönemde kapitalizm, ister bilinçli bir tercihle ister zorunluluktan olsun, kendisini en az üç farklı yoldan “reforme ederek” karşılık verdi. Bunlardan ilki, Winston Churchill gibi burjuva liderlerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen siyasal sömürgeciliğin tasfiye edilmesi ve üçüncü dünya kaynaklarının başka yöntemlerle denetlenmeye çalışılmasıydı. İkincisi, dünyanın başlıca kapitalist ülkelerinde tek kişi tek oy ilkesine dayalı seçimli demokrasinin yaygın biçimde benimsenmesiydi. Üçüncüsü ise işsizliği azaltmak amacıyla toplam talebi canlandıracak devlet müdahalelerinin hayata geçirilmesiydi. Avrupa’da bu politikalar sosyal refah harcamalarının artırılması biçimini alırken, ABD’de Paul Baran ile Paul Sweezy’nin gösterdiği gibi daha yüksek askeri harcamalar şeklinde uygulandı. Bu son «reform» özellikle önemliydi; çünkü ilk iki değişikliğin sistem açısından yaratabileceği tehdide rağmen kapitalizmin ayakta kalmasını sağladı.

Kısacası kapitalizm, varoluşsal krizini aşarken kendisini daha “insancıl”, daha “demokratik”, tam istihdama yakın işleyen ve insan hakları konusunda sosyalizmden üstün bir sistem olarak sunmayı başardı. Musaddık’tan Arbenz’e, Lumumba’dan Allende’ye kadar üçüncü dünya liderlerine yönelik suikastlar ve darbeler örgütlemesine, Kore ve Vietnam’da yıkıcı savaşlar yürütmesine rağmen, bu yeni imajına dünyayı önemli ölçüde ikna etmeyi de başardı.

Başka bir ifadeyle kapitalizm, varoluşsal krizini aşarken daha sonra “Kapitalizmin Altın Çağı” olarak anılacak bir dönemi başlattı. Geçmişiyle karşılaştırıldığında bu gerçekten de görece yeni ve farklı bir evreydi.

Bugün ile 1914-1945 dönemi arasındaki varoluşsal krizler arasındaki temel fark, kapitalist dünyada yaşanan mevcut durgunluk krizini aşmak için talep yönetimine dayalı devlet müdahalelerinin artık mümkün olmamasıdır. Talebi artırmak amacıyla yapılacak herhangi bir kamu harcamasının etkili olabilmesi için ya bütçe açığı verilerek ya da zenginlerden alınacak vergilerle finanse edilmesi gerekir. Gelirlerinin büyük bölümünü zaten tüketime harcayan emekçilerin vergilendirilmesi ve elde edilen gelirin yeniden harcanması ise toplam talebin büyüklüğünü değil, yalnızca bileşimini değiştirir. Finans kapital ise hem bütçe açıklarından hem de zenginlerin vergilendirilmesinden hoşlanmaz; çünkü finans çevreleri aynı zamanda toplumun en zengin kesimlerini oluşturur. Üstelik finans bugün küreselleşmiş durumdayken devlet hâlâ ulus-devlet ölçeğinde kaldığı için, finans kapitalin bu hoşnutsuzluğu belirleyici hale gelir. Onun iradesini hiçe saymak ise yıkıcı sermaye kaçışlarını göze almak anlamına gelir.

DEMOKRASİNİN İMHASI

Bu nedenle neoliberal kapitalizmin içine sürüklendiği durgunluk krizinden bugün bir çıkış yolu görünmüyor. Bu kriz, neoliberal kapitalizmin karakteristik özelliği haline gelen devasa gelir eşitsizliğinin bir sonucudur. Sistemin durgunluğa saplanıp kalmasına rağmen bundan kurtulmak için neredeyse hiçbir şey yapamaması, bugün görülen çürüme belirtilerinin temel nedenidir. Üstelik bu belirtiler, kapitalizmin geçmişte kendisi hakkında yarattığı imajın tam tersini yansıtmaktadır.

Her şeyden önce demokrasiye yönelik gerçek bir saldırıyla karşı karşıyayız. Kapitalist dünyanın dört bir yanında ya doğrudan neo-faşist rejimler ya da demokratik bir görünümü korurken hükümet politikalarına karşı halkın öfkesini dile getiren herkese McCarthy dönemini andıran cadı avları uygulayan baskıcı yönetimler iktidarda bulunuyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin hükümetleri, birkaç istisna -örneğin İspanya- dışında, kendi toplumlarının çoğunluğu bu soykırıma açıkça karşı çıkmasına rağmen İsrail›in Filistin halkına yönelik soykırımını destekliyor. Dahası, bu karşı çıkışın her türlü kitlesel ifadesi de sert biçimde bastırılıyor. Bir zamanlar muhalefete hoşgörüsüyle övünen Britanya›da öğrenciler yalnızca Filistin yanlısı konuşmalar yaptıkları için «terörist» olarak yargılanıyor. Üstelik bu gerekçeyle gözaltına alınanların büyük bölümü ne suçlanıyor ne de mahkemeye çıkarılıyor. Benzer bir tablo diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde de görülüyor; örneğin Almanya›nın birçok kentinde Filistin›le dayanışma toplantıları yasaklanıyor. Böylece kapitalizmin insan haklarını savunduğu yönündeki iddiası yalnızca soykırıma verdiği açık destekle değil, savaş sonrası dönemde benzeri görülmemiş ölçüde demokrasinin aşındırılmasıyla da çürütülmüş oluyor.

Neoliberal kapitalizmin bu baskıcı yönelimi, en azından bugüne kadar ABD öncülüğünde yürütülen üçüncü dünyanın yeniden sömürgeleştirilmesi girişimiyle de el ele gidiyor. Donald Trump yalnızca bu hedefini açıkça ilan etmekle kalmadı; Venezuela’ya yönelik fiili müdahale, İran’a karşı süren askeri saldırılar ve Grönland başta olmak üzere başka ülkelere yönelik olası saldırı planlarıyla bunu uygulamaya da koydu. ABD, bu saldırgan girişimlerinde diğer büyük kapitalist ülkelerin desteğini de arıyor. Nitekim bu desteği sağlamak amacıyla şimdiden iki önemli adım atıldı.

Bunlardan ilki, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından silahsızlandırılan Almanya ile Japonya’nın yeniden silahlandırılması oldu. Her iki ülke de bu öneriyi büyük bir istekle karşıladı. Bu da bizi, sözde “Kapitalizmin Altın Çağı” öncesindeki dönemin kapitalizmine götüren bir başka geri dönüş anlamına geliyor. Üstelik Almanya’da AfD’nin yükselişiyle neo-faşizmin yeniden güç kazanması düşünüldüğünde, bu ülkenin yeniden silahlandırılmasının ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ayrıca anlatmaya gerek bile yok.

İkinci adım ise NATO›nun, üye ülkelerin askeri harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5›ine çıkarmasını öngören kararı oldu. Bunun yüzde 3,5›inin doğrudan askeri faaliyetlere, yüzde 1,5›inin ise askeri altyapının güçlendirilmesine ayrılması planlanıyor. Bu oran, bugün ABD›de yüzde 3,4, Avrupa›da ise ortalama yüzde 2,5 düzeyindeki harcamaların çok üzerine çıkılması anlamına geliyor. Keynesçi talep artırıcı politikaları engelleyen bütçe açığı ve zenginleri vergilendirme konusundaki aynı kısıtlar, askeri harcamaların artırılmasında da geçerli olacak. Bu nedenle NATO ülkelerinde savunma bütçelerindeki artışın bedeli, sosyal refah harcamalarının kısılmasıyla ödenecek. Oysa özellikle Avrupa›da refah devleti uygulamaları savaş sonrası kapitalizmin temel özelliklerinden biriydi. Böylece kapitalizm bir kez daha savaş sonrası dönemin tam tersine, geniş ölçekli militarizme geri dönüyor.

Avrupa’daki burjuva çevreleri sömürgecilik karşıtı mücadelenin sömürgeciliğin yıkıcı sonuçlarına ilişkin eleştirilerinden etkilenmiş olabilecekken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı›nda Batı›nın beş yüzyıllık küresel hakimiyetini övgüyle anlattı ve gözlemcilerin açıkça yeniden sömürgeleştirme çağrısı olarak değerlendirdiği bir konuşmayla bu «eski ihtişamın» yeniden canlandırılmasını savundu. Rubio, Avrupalı müttefiklerine sömürgeci geçmişleri nedeniyle hiçbir suçluluk duymamaları gerektiğini söyledi. Konferona katılan Avrupa liderleri ise bu konuşmadan rahatsız olmak bir yana, Rubio’yu uzun süre ayakta alkışladı.

YENİDEN SÖMÜRGELEŞTİRME  PROJESİ

Faşizm ile sömürgecilik arasında her zaman çok yakın bir ilişki olmuştur. Faşizmin ortaya çıkış koşulları elbette farklıdır; genellikle tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda dikkatleri başka yöne çekebilecek bir söyleme ihtiyaç duyan ekonomik krizler, faşizmin yükselişine zemin hazırlar. Ancak faşizmin benimsediği şiddet yöntemleri ilk kez sömürgelerde uygulanmıştır. Örneğin Almanya’nın Namibya’da Nama ve Herero halklarına yönelik insanlık dışı uygulamaları ile Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’da nüfusu yaklaşık 10 milyon, yani üçte bir oranında azaltan soykırımı, daha sonra Avrupa’da faşizm döneminde yaşanacakların adeta birer provası olmuştur.

Bugün neofaşizmin yayılması ile sömürgeciliğe duyulan nostalji ve ufukta beliren yeniden sömürgeleştirme projesi birbirini tamamlayan olgulardır. Kapitalizmin, savaş sonrası dönemde yalnızca zaman zaman görünen gerçek yüzünü artık yeniden açıkça sergilediğine tanık oluyoruz. “Refah kapitalizmi”, “değişmiş kapitalizm” ya da “insancıl kapitalizm” üzerine kurulu bütün propagandaları boşa çıkaran bu acımasız özüne dönüş, sistemin çürümesinin, çaresizliğinin ve tükenişinin bir göstergesidir. Kapitalizm, artık çıkış yolu görünmeyen bir çıkmaza girmiştir. Kısacası bütün bunlar, can çekişen bir kapitalizmin belirtileridir.

Ne var ki aşırı saldırgan ve aşırı baskıcı bu kapitalizm sistemi kurtaramayacaktır. Can çekişen bir kapitalizm, neofaşizm ile, demokrasiyi tasfiye ederek ya da yeniden sömürgeleştirme girişimleriyle kendisini kurtaramaz. Bugün ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının geldiği nokta bunun en açık kanıtlarından biridir.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Costas Lapavitsas yazdı: ABD emperyalizmi yeniden yükselişte

Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir Dünyanın derin bir jeopolitik çalkantı...

John Bellamy Foster yazdı: Kapitalizmin küresel yapısal krizi

Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir "Gelecek yüzyıllar adına konuşmak bize...

Deniz İpek yazdı: Kaptan köşkünün arkasında MHP-YDP hattı

Filo Jet’in geçmişini ve Filo Denizcilik’in ortaklık yapısını incelediğimiz...

Ertan Erol yazdı: Gayrimeşru anlaşma

Geçtiğimiz Cuma günü ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Venezuela...

Kemal Can yazdı: İktidarın “rıza üretme” derdi var mı?

AKP iktidarı döneminde herkes çok baskı, çok zorlama yaşadı,...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,908TakipçilerTakip Et
944AboneAbone Ol

Son eklenenler

Costas Lapavitsas yazdı: ABD emperyalizmi yeniden yükselişte

Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir Dünyanın derin bir jeopolitik çalkantı...

John Bellamy Foster yazdı: Kapitalizmin küresel yapısal krizi

Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir "Gelecek yüzyıllar adına konuşmak bize...

Serdar M. Değirmencioğlu yazdı: Bizi yok yazın!

İnsan hakları konusunda Almanya’daki en güçlü kuruluşlardan biri olan...

Aras Coşkuntuncel yazdı: ‘Amerikan özgürlüğü’ dedikleri

Geçtiğimiz hafta ABD İran’da yine sivilleri bombalarken Beyaz Saray’ın...

Deniz İpek yazdı: Kaptan köşkünün arkasında MHP-YDP hattı

Filo Jet’in geçmişini ve Filo Denizcilik’in ortaklık yapısını incelediğimiz...

Özkan Yıkıcı yazdı: Yeniden Altı Yedi Eylül üzerine

Yıllık klasikleşen bir tekrar makalesi gibidir Altı Yedi Eylül...

Şener Elcil yazdı: Şu ELAM Da Olmasa!

Dünyayı yöneten küresel sermaye güçlerinin toplumsal olayları bir satranç tahtasında oynanan oyun gibi,...

Çağla Elektrikçi yazdı: Güvensiz Yolculuklar, Kolektif Yas

Girne feribotunun alabora olması, can kayıpları ve parçalanan ailelerle...

Canlı yayın