
Monthly Review dergisinden kısaltılarak çevrilmiştir
“Gelecek yüzyıllar adına konuşmak bize düşmez… Kaybedecek zamanımız yok; önümüzdeki görev bu gezegendeki yaşam koşullarını korumak, insan türünü kurtarmak, tarihin akışını değiştirmek, dünyayı değiştirmektir.”
-Hugo Chavez
Çağımızı tanımlayan “kapitalizmin küresel yapısal krizi” kavramı ilk kez Istvan Meszaros tarafından ortaya atıldı. Meszaros, daha sonra Beyond Capital (Sermayenin Ötesinde) adlı eserinde, ortaya çıkmakta olan bu tarihsel yapısal krizi, sermayenin “doğal varoluş biçimi” olan çevrimsel ve dönemsel krizlerden ayırdı. Ona göre günümüz yapısal krizini tarihsel olarak farklılaştıran dört özellik vardır:
Belirli bir alanla sınırlı değil, evrensel bir karakter taşır.
Belirli ülkelerle sınırlı değil, gerçek anlamda küreseldir.
Geçici ve çevrimsel değil, uzun süreli ve süreklidir.
Geçmişteki krizler gibi ani çöküşlerle değil, giderek derinleşen bir süreç halinde gelişir; ancak gelecekte çok daha şiddetli sarsıntılar da dışlanamaz.
Bütün bunlar, mevcut üretim tarzının toplumsal metabolik yeniden üretiminin mutlak sınırlarına yaklaştığını göstermektedir. Yapısal kriz, yalnızca sistemin “dolaysız sınırlarının” değil, “nihai sınırlarının” da gündeme gelmesi anlamına gelir; çünkü artık toplumsal bütünün tamamını etkilemektedir. Bu durum özellikle çevre alanında açıkça görülmektedir. Sermaye, sonsuz birikim arayışı içinde doğayı, gezegensel sınırlar ve doğal yasalar çerçevesinde korunması gereken bir yaşam alanı olarak değil, aşılması gereken engeller ve atıklarını boşaltabileceği bir depo olarak görmektedir.
Sermayenin yapısal krizi, yalnızca ekonomik ya da ekolojik koşullarda değil, toplumsal metabolik yeniden üretimin bütün alanlarında kronik bozulmalar ve sistem arızaları olarak kendini göstermektedir. Sınıf ve mülkiyet ilişkileri, devlet, aile ve toplumsal cinsiyet ilişkileri ile kapitalizmin yüzyıllar boyunca inşa ettiği ırksal tahakküm yapıları bu krizin kapsamı içindedir. Toplumsal bütünün çözülmesi, ortak bir kültürün ve aklın aşınmasına kadar uzanmakta; bunun sonucu olarak irrasyonalizm ve gerici eğilimler güç kazanmaktadır.
Sermayenin toplumsal metabolik düzenindeki derinleşen çelişkiler sonunda emperyalist dünya sistemi düzeyinde çözüme zorlanacaktır. Dünya kapitalist ekonomisinin rakip ulus-devletlere bölünmüş olması sistemin aşılamaz bir özelliğidir. Meszaros, ABD’nin zayıflayan dünya ekonomisi koşullarında küresel hegemonyasını korumak ve genişletmek için giderek daha fazla askeri ve zorlayıcı araçlara başvurduğunu belirterek, insanlığın Rosa Luxemburg’un ifade ettiği “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemiyle karşı karşıya olduğunu vurguluyordu. Ancak günümüzde barbarlık artık genel bir nükleer savaş ya da gezegensel ekolojik kriz yoluyla insanlığın tümüyle yok edilmesi anlamına da gelebilir. Böylece insanlığın karşı karşıya olduğu tarihsel yapısal krizin gerçek ağırlığı ortaya çıkmaktadır.
Meszaros’a göre tekelci kapitalizm, sermayenin muazzam ölçüde yoğunlaşması ve merkezileşmesi nedeniyle giderek “gangster kapitalizmi” biçimini almaktadır. Devletin toplumsal denetim kapasitesi zayıflarken, sistemin geleneksel dengeleyici mekanizmaları da giderek etkisizleşmektedir. Dünya kapitalist düzeni artık her zamankinden daha fazla askeri ve mali maceracılığa bağımlıdır; çünkü merkez artık eski bütünlüğünü koruyamamaktadır. Aşırı sermaye birikimi, atıl kapasite ve israf sistemin temel özellikleri haline gelmiştir.
TEKELCİ KAPİTALİZM, FİNANSALLAŞMA VE YAPISAL KRİZ
Kapitalizmin bugünkü yapısal krizini anlamak için, tekelci kapitalizmin gelişimini dikkate almak gerekir. Yirminci yüzyılın başından itibaren sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, rekabetçi kapitalizmin yerini giderek büyük şirketlerin egemen olduğu bir yapıya bıraktı. Bunun sonucu, üretim kapasitesinin büyümesine rağmen kârlı yatırım alanlarının daralması ve kronik bir artık kapasite eğiliminin ortaya çıkması oldu. Sermaye, bu eğilimi yeni yatırım alanları yaratarak değil, giderek daha fazla finansal genişleme yoluyla telafi etmeye başladı.
Paul Baran ve Paul Sweezy’nin ortaya koyduğu gibi, tekelci kapitalizm altında temel sorun artık üretimin yetersizliği değil, yaratılan ekonomik artığın nasıl soğurulacağıdır. Reklamcılığın büyümesi, askeri harcamaların genişlemesi, finansal spekülasyon ve borçlanma mekanizmaları bu artığı emmenin başlıca yolları haline gelmiştir. Ancak bunların hiçbiri üretken sermaye birikiminin yavaşlama eğilimini ortadan kaldırmaz; yalnızca erteler.
Bu nedenle finansallaşma, kapitalizmin normal işleyişinden bir sapma değil, tekelci kapitalizmin tarihsel gelişiminin ürünüdür. Üretken yatırım olanaklarının daralması, sermayeyi giderek daha fazla finansal faaliyetlere yöneltmiştir. Kredi genişlemesi, varlık fiyatlarının şişirilmesi ve borç ekonomisi uzun süre büyümenin yerine geçirilmiş; fakat bunun bedeli giderek kırılganlaşan bir dünya ekonomisi olmuştur. 2007-2008 mali krizi bu sürecin en açık ifadesiydi. Kriz, finans sektörünün “aşırılıklarından” değil, üretken sermaye birikiminin uzun dönemli durgunluğundan doğmuştu.
Krizin ardından uygulanan parasal genişleme politikaları finans sistemini kurtardı; ancak kapitalizmin temel çelişkilerini çözmedi. Dünya ekonomisi düşük büyüme, yüksek borçluluk, zayıf yatırımlar ve sürekli finansal istikrarsızlık koşullarına girdi. Böylece finansallaşma daha da derinleşirken, yapısal kriz de kalıcı hale geldi.
Bugün emperyalizm bu tarihsel eğilimlerden ayrı düşünülemez. Sermaye birikiminin yavaşlaması ve dünya ekonomisindeki durgunluk, büyük kapitalist devletler arasındaki rekabeti keskinleştirmektedir. ABD’nin ekonomik yaptırımları, teknoloji savaşları, askeri kuşatma politikaları ve artan jeopolitik çatışmalar, kapitalizmin yapısal krizine verilen siyasal yanıtlardır. Ekonomik zor ile askeri zor giderek daha fazla iç içe geçmektedir.
Kapitalizmin küresel yapısal krizi, ekonomik durgunluk, emperyalist savaşlar ve ekolojik yıkımın birbirinden bağımsız süreçler olmadığını göstermektedir. Bunların tamamı, sermayenin sınırsız birikim mantığının tarihsel sınırlarına dayanmasının farklı ifadeleridir. Bu nedenle kapitalizmin bugün karşı karşıya olduğu krizler, sistem içinde kalınarak çözülebilecek geçici aksaklıklar değildir.
Bu durum, insanlığın doğayla kurduğu metabolik ilişkinin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır. Marx’ın vurguladığı gibi, üreticilerin doğayla olan metabolik etkileşimini bilinçli biçimde düzenlemeleri; onu kör piyasa güçlerinin egemenliğine bırakmak yerine ortak denetimleri altına almaları gerekir. Ancak bu şekilde, insan enerjisinin en az harcandığı ve insan doğasına en uygun koşullarda yürütülen bir toplumsal üretim mümkün olabilir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, insanın doğayla ve kendi toplumsal yaşamıyla kurduğu ilişkinin bütünüyle yeniden örgütlenmesidir. Kapitalizmin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkımın aşılması, üretimin kâr için değil yaşamın yeniden üretimi için planlanmasını gerektirir. Bu ise sermaye birikiminin mantığını aşan, toplumsal metabolizmayı yeniden kurmayı hedefleyen bir “yeryüzü devrimini” zorunlu kılar.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




