
19.yüzyılın sonlarında Almanya, İngiltere ve Fransa gibi geniş sömürge imparatorluklarına sahip değildi. Dünya paylaşımına geç katılmış bir güç olarak rakiplerinin hâkimiyetindeki bölgelerde nüfuz alanları yaratmaya çalışıyordu. Bu nedenle sömürge yönetimi altındaki Müslüman topluluklar Berlin tarafından yalnızca dini cemaatler olarak değil, aynı zamanda jeopolitik bir araç olarak görülmeye başlandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı-Alman iş birliği çerçevesinde yürütülen propaganda faaliyetleri bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biriydi.
Savaş sonrasında ise Berlin, Avrupa’daki Müslüman siyasi sürgünlerin ve anti-kolonyal çevrelerin önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Bu ilgi Nazi döneminde farklı bir biçim kazandı. Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği içerisinde yaşayan Türk ve Müslüman toplulukları Sovyet karşıtı potansiyel müttefikler olarak değerlendirdi. Kırım Tatarları, Azerbaycanlılar, Kuzey Kafkasyalılar ve Türkistan kökenli gruplar üzerinden çeşitli askeri birlikler ve propaganda ağları oluşturuldu. Aynı dönemde Türkiye’deki Pan-Türkçü ve Turancı çevreler de Alman diplomatik ve istihbarat kurumlarının dikkatini çekiyordu (Motadel 2017).
1944 yılında Türkiye’nin Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmesi ve savaşın son aşamasında Müttefiklere yaklaşmasıyla birlikte Turancılık Davası süreci yaşandı. Aralarında Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız’ın da bulunduğu birçok isim tutuklandı. Ancak savaş sonrasında bu çevreler yeniden siyasal yaşam içerisinde etkili olmaya başladılar.
Nazi Almanyası’nın yenilgisiyle birlikte bu ağlar bütünüyle ortadan kalkmadı. Doğu Cephesi istihbaratının başındaki Reinhard Gehlen’in kurduğu yapı ABD desteğiyle faaliyetlerini sürdürdü ve daha sonra Batı Almanya’nın dış istihbarat teşkilatı olan Bundesnachrichtendienst’in (BND; Federal İstihbarat Servisi) temelini oluşturdu (Müller 2017; Henke 2022). Böylece Sovyet karşıtı insan ağları ve bilgi birikimi Soğuk Savaş koşullarında yeni işlevler kazandı.
NATO, TÜRKEŞ VE ANTİKOMÜNİST DÖNÜŞÜM
Türkiye de bu sistemin önemli parçalarından biri hâline geldi. Truman Doktrini, Marshall Yardımı ve NATO üyeliği sonrasında Türk ordusunun eğitim sistemi ve güvenlik anlayışı büyük ölçüde Atlantik ittifakının ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirildi.
Antikomünizm yalnızca dışarıdan gelen askeri bir tehdit değil, aynı zamanda işçi hareketlerini, sendikal örgütlenmeleri ve sosyalist siyasal akımları sınırlandırmaya yönelik bir iç güvenlik paradigması hâline geldi.
Alparslan Türkeş’in kariyeri bu sürecin sembolik örneklerinden biridir. 1948 yılında ABD’nin Missouri eyaletindeki Fort Leavenworth Komuta ve Kurmay Koleji’nde eğitim gören Türkeş, daha sonra Georgia’daki Fort Benning’de özel harp ve kontrgerilla doktrinleriyle bağlantılı programlara katıldı. 1950’li yıllarda Washington’daki NATO Türk Temsil Heyeti’nde görev yaptı ve Batı Almanya’nın Oberammergau kentindeki NATO School’da eğitim aldı. Bu kurumlarda verilen eğitimin merkezinde, komünizmin yalnızca dış tehdit değil, iç toplumsal yapı içinde örgütlenebilen bir siyasal unsur olduğu anlayışı bulunuyordu. Türkeş’in tarihsel önemi, Türk milliyetçiliğini Soğuk Savaş antikomünist güvenlik paradigmasıyla bütünleştirebilmiş olmasında yatmaktadır.
1960’lı ve 1970’li yıllarda Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türkçü-Turancı çevreler, muhafazakâr-dini gruplar ve devlet içerisindeki güvenlik bürokrasisi giderek ortak bir antikomünist zeminde buluştu. Bu dönemde milliyetçilik ve muhafazakârlık yalnızca ideolojik tercihler değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin sınıfsal talepler etrafında örgütlenmesini sınırlayan siyasal araçlar olarak da işlev gördü.
Soğuk Savaş boyunca Türkiye’deki milliyetçi çevreler yalnızca ulusal ölçekte değil, uluslararası antikomünist ağlarla da ilişki içerisinde gelişti (Pfahl-Traughber 2021). Bu çerçevede adı en sık geçen isimlerden biri Özbek kökenli CIA görevlisi Ruzi Nazar’dır. Sovyetler Birliği karşıtı faaliyetlerde görev yapan Nazar’ın Türkiye’deki milliyetçi çevrelerle ve özellikle Alparslan Türkeş’le temas kurduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir (Altaylı 2017). Bir diğer dikkat çekici isim ise MİT geçmişi bulunan Enver Altaylı’dır. Türkeş’e yakınlığıyla bilinen Altaylı, hem milliyetçi hareket içerisindeki konumu hem de Batı istihbarat çevreleriyle ilişkilendirilen faaliyetleri nedeniyle Soğuk Savaş dönemi tartışmalarında sıkça anılmıştır (Altaylı 2017).
Avrupa ayağında öne çıkan isimlerden biri de Murat Bayrak’tır. Yugoslavya kökenli olan Bayrak, İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal altındaki Balkanlar’da Nazi saflarında ve komünist partizanlara karşı savaşmış, savaş sonrasında ise Türkiye ve Batı Almanya merkezli antikomünist çevrelerle ilişki kurmuştur. Ülkücü hareketin Avrupa’daki örgütlenmelerinde finansman ve koordinasyon faaliyetlerinde rol oynadığı, ayrıca Alman güvenlik ve istihbarat çevreleriyle temaslar geliştirdiği çeşitli araştırmalarda ileri sürülmektedir (Pfahl-Traughber 2021).
Bu biyografiler birlikte değerlendirildiğinde dikkat çeken nokta, söz konusu aktörlerin siyasal yönelimlerinin öncelikle ulusal bağımsızlık mücadeleleri etrafında değil, Soğuk Savaş’ın küresel antikomünist bloklaşması içerisinde şekillenmiş olmasıdır.
TÜRK-İSLAM SENTEZİ VE DİASPORA
1970’lerin sonunda derinleşen ekonomik ve siyasal kriz, 12 Eylül 1980 darbesiyle yeni bir aşamaya geçti. Darbe yalnızca sol hareketleri ve sendikal örgütlenmeleri bastırmakla kalmadı; aynı zamanda Türk-İslam sentezi olarak bilinen ideolojik çerçevenin devlet politikası hâline gelmesinin de önünü açtı.
1960’lardan itibaren Almanya’ya yönelen işçi göçüyle oluşan diaspora içerisinde ülkücü hareket, Milli Görüş çevreleri, dini cemaatler ve çeşitli muhafazakâr örgütlenmeler geniş bir toplumsal taban kazandı. Zamanla bu yapılar yalnızca göçmenlerin kültürel ihtiyaçlarına cevap veren kuruluşlar olmaktan çıkarak siyasi ve toplumsal etkiye sahip aktörlere dönüştüler. Alparslan Türkeş’in Franz Josef Strauß gibi Batı Almanya’daki muhafazakâr siyasetçilerle kurduğu ilişkiler de bu bağlamda dikkat çekicidir (Pfahl-Traughber 2021; APuZ).
Alman devletinin bu yapılara yaklaşımı farklı dönemlerde farklı amaçlar taşımış olsa da, Müslüman toplulukların ve Türkiye kökenli siyasal ağların Alman jeopolitik hesaplarının konusu olma niteliği büyük ölçüde varlığını korumuştur.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında sömürge imparatorluklarına karşı kullanılabilecek aktörler olarak görülen Müslüman topluluklar, Nazi döneminde Sovyet karşıtı unsurlar, Soğuk Savaş yıllarında antikomünist ağlar ve günümüzde diaspora siyaseti içerisinde etkili örgütlenmeler olarak farklı biçimlerde stratejik ilginin odağında yer almaya devam etmişlerdir (Motadel 2017; Pfahl-Traughber 2021).
Bu açıdan Alparslan Türkeş’in hikâyesi yalnızca bir siyasetçinin biyografisi değildir. Alman jeopolitiğinin Müslüman dünyaya yönelik ilgisinden NATO’nun antikomünist stratejilerine, Türk-İslam sentezinden günümüz diaspora örgütlenmelerine kadar uzanan daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçasıdır.
Bununla birlikte bu tarihsel süreç yalnızca dış güçlerin müdahaleleriyle açıklanamaz. Türkiye başta olmak üzere birçok Müslüman çoğunluklu ülkede siyasal elitler ve iktidar blokları, farklı tarihsel dönemlerde bu uluslararası güç ilişkilerinin pasif nesneleri olmaktan ziyade aktif bileşenleri olarak hareket etmişlerdir. Milliyetçilik, antikomünizm ve din temelli siyasal mobilizasyon biçimleri, yalnızca dışarıdan yönlendirilen ideolojik araçlar olarak değil, aynı zamanda yerel iktidar yapılarını tahkim eden ve toplumsal muhalefeti denetim altında tutmaya yarayan siyasal stratejiler olarak da işlev görmüştür.
Bu nedenle günümüzde Asya ve Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinde gözlemlenen siyasal yönelimler, yalnızca güncel politik gelişmelerin değil, aynı zamanda uzun bir tarihsel sürekliliğin sonucu olarak değerlendirilmelidir. Soğuk Savaş yıllarında milliyetçi ve dinci hareketlerin üstlendikleri rollerin önemli bir bölümü, farklı biçimler altında devlet politikalarına ve iktidar pratiklerine taşınmıştır. Böyle bakıldığında mesele yalnızca belirli hareketlerin veya örgütlerin tarihi değil; küresel güç merkezleri ile yerel siyasal elitler arasında kurulan ve zaman içerisinde yeniden üretilen ilişkiler ağının tarihidir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



