
Küreselleşmiş kapitalizm kurgusu içerisinde, özellikle de sermaye akışlarının serbestliği koşullarında, hem merkez bankalarının ulusal ekonomide önemi artar, hem de önde gelen merkez bankalarının stratejileri tek tek bütün ülkelerin ekonomilerini etkiler.
YENİ FED BAŞKANININ İLK TOPLANTISI
Bu varsayımlar altında Trump’ın seçtiği ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Kevin Warsh’un göreve başlaması merakla beklenen bir gelişmeydi. Bilindiği gibi Trump öteden beri faizlerin yüksekliğinden şikayet ediyor, bunun sorumluluğunu “ahmak” diye yaftaladığı önceki Başkan Jeremy Powell’a yüklüyordu.
Fed’in Warsh başkanlığında gerçekleştirdiği ilk toplantısında politika faizi değiştirilmeyerek %3.50 – %3.75 bandında tutuldu. Trump’ın beklediği faiz indirimi gerçekleşmek şöyle dursun, Fed üyelerinin nokta tahminleri 2026 yılı için bir kademe faiz artışına işaret etti. Çünkü içinde bulunduğumuz yıl için enflasyon tahmini Mart ayında %2,7 iken %3,3’e çekildi. 2026 büyümesi ise %2,4’ten %2,2’ye düşürüldü.
Warsh bu ilk toplantıda oy kullanmayarak karakter koymaya çalıştı. Tüm diğer üyelerin aksine ekonomik görünüm ve faize ilişkin beklentilerini de paylaşmadı ve bu uygulamaya karşı olduğunu beyan etti. Ama sonunda faiz kararına bir etki yapmayı başaramadı.
Nokta tahminler Fed’in beklentilerini ortaya koyarak, piyasadaki belirsizlikleri azaltmaya, piyasaları ileride alınması muhtemel kararlara hazırlamayı amaçlıyordu. Warsh ise bu şeffaflığın gereksiz olduğunu düşünüyor son yıllarda yaygınlaşan ileri doğru yönlendirme pratiğine sıcak bakmıyor. Sanki bu satırlar kaleme alınırken 100 yaşında ölüm haberi gelen Fed’in eski başkanı müphem bir dille konuşan, her ağızını açışı farklı yorumlara neden olan Allan Greenspan’a öykünüyor gibi bir izlenim bırakıyor.
Fed’in çiçeği burnunda Başkanı öncelikli gördüğü beş alanda çalışma grupları kurarak, mevcut politikaları gözden geçireceğini açıkladı. Bu alanlar: Fed’in iletişimi, bilanço politikası, halihazırdaki veri kaynaklarının kullanımı ve güvenilirliği, verimlilik ve enflasyon çerçevesi olarak belirlendi. Bu çalışmalardan nasıl bir merkez bankası tasarımı şekilleneceği ise henüz bilinmiyor. Ancak daha evvel savunduğu bilanço küçültme politikasının, uzun vadeli faizleri yükseltmesi tehlikesi dile getiriliyor..
KÜRESEL FAİZLER YÜKSELİŞTE
İran’a yönelik savaşın yarattığı enflasyonist etki önceki hafta Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) %0,25 faiz artışına gitmesine yol açmıştı. Japonya Merkez Bankası da geçen hafta faizleri %1’e yükselterek, 30 yılı aşkın bir süre sonra paranın maliyetini ilk defa bu psikolojik sınıra taşıdı.
Türkiye’nin önde gelen ihracat pazarı ve turizm gelirlerinin kaynağı AB ülkelerinde 2026 yılı enflasyonu %3 tahmin ediliyor. Böyle yüksek bir oranda en son %10,9’a varan enerji enflasyonu belirleyici rol oynuyor. Bu koşullarda, AMB 2026 için büyüme tahminini de %0,8’e indirmek zorunda kaldı.
DOLAR DİĞER PARALARA KARŞI GÜÇLENDİ
Bu sıkılaşma hamlelerinin çok geçmeden finansal piyasalarda etkileri gözlenmeye başladı. Yüksek faizlere karşı tutumuyla bilinen Warsh’un göreve başlamasına rağmen, dolar faizlerinin düşmek bir yana yükselme olasılığının artması; carry trade adı verilen dolar borçlanıp, başka ülke varlıklarına yatırım yapma alışkanlığını sekteye uğrattı. Bu varlıklardan çıkış, dolara geçiş sonrası Brezilya, Avustralya, Güney Kore, Kanada, Norveç paraları %2 ila %4 arasında değer kaybetti. Dolar endeksi ise güçlenme belirtileri gösterdi.
Şubat ayında onsu 5.400 doları gören altın ise 4.150 dolara kadar geriledi. Çünkü faizi kendine rakip gören altın, daha yüksek dolar faizi beklentileriyle geriliyor.
TL’NİN DEĞER KAYBI SINIRLI KALDI
TL ise son bir hafta ABD dolarına karşı sadece %0.4 değer kaybetti. Türkiye’nin yüksek enflasyonu göz önüne alınırsa bu değişimin sınırlı kalmasının nedeni, bir petrol ve enerji ithalatçısı olan ülkemizin petrolün varilinin 80 doların altına inmesi ve mutlak butlan kararı sonrası çıkan yabancıların geri dönmeye başlaması olmalı.
Ama dolar ve avro faizlerinin yükselme eğilimi yüksek dış borcu bulunan Türkiye ekonomisine haliyle ciddi maliyetler yükleyecek. Sadece 1 yıl içerisinde yenilenecek dış borç miktarı 242 milyar doları buluyor. Ayrıca altın fiyatlarının düşme eğilimi, rezervlerinde yüklü miktarda altın bulunan TCMB’yi de olumsuz etkiliyor. Ocak sonunda 134 milyar dolar olan altın rezervleri 12 Haziran haftasında 99 milyar dolara kadar indi. Gerçek kişilerin altın mevduatı da son iki haftada 6,6 milyar dolar düşüşle 83,3 milyar dolara geriledi. Yastık altındaki altınlarla birlikte altın mevduatlarındaki değer kaybının olumsuz yönde seyreden refah etkisiyle, talebi, dolayısıyla da ekonomik büyümeyi yavaşlattığı biliniyor.
YARIM YÜZYILLIK BAĞIMSIZ MERKEZ BANKACILIĞI
Son gelişmelerin ötesine geçip, yaygın ifadeyle büyük resme yoğunlaşırsak, neredeyse 50 yıldır, “merkez bankaları bağımsızlığı” neoliberalizmin kutsal kavramlarından biri kabul edildi. Bu politikacıların, çıkar gruplarının müdahalesinden etkilenmeden, faiz oranlarını enflasyonu kontrol altında tutmak için belirlemek anlamına geliyordu. Bu yaklaşım merkez bankasını hazineyi fonlamaktan, yaygın ifadeyle karşılıksız para basmaktan da menediyordu.
Martijn Konings’e göre, 90’ların ortalarından 2007-2008’deki Küresel Finansal Kriz’e kadar merkez bankası bağımlılığı sorgulanmadı. “Maestro” lakabıyla onurlandırılan Fed Başkanı Alan Greenspan faiz oranlarını ayarlayarak enflasyonu kontrol etmeyi ve büyümeyi rayında tutmayı başardı. Borsalarda bir düşüş gözlendiğinde, faizleri indirip, likiditeyi bollaştırarak gemiyi yüzdürdü.
2007-2008 krizinde merkez bankaları büyük banka kurtarma operasyonlarına girmek zorunda kaldı. Bu dönemden sonra sadece faizleri sıfıra indirmekle kalmayıp, “miktarsal genişleme” adı altında büyük varlık alım operasyonlarına da giriştiler. Böylelikle varlık fiyatlarını suni biçimde yukarı çektiler. Toplumdaki eşitsizlikler bu hamlelerle iyice derinleşti. Çünkü başta borsalar, finansal varlık fiyatları sıçrama gösterirken, ekonomik büyüme ve istihdamda kalıcı bir iyileşme sağlanamadı.
Tam düşük faiz politikasının sonuna gelindiği düşünülür, ileride bir ekonomik durgunluk halinde merkez bankalarının manevra alanı genişletilip, varlık alım programları geri çekilirken Covid pandemisi baş gösterdi. Sil baştan faizler iyice düşürüldü. Bir kez daha finansal varlık fiyatları şişerken, enflasyon da tekrar başını çıkardı. Enflasyonun nedenini tedarik zinciri aksamaları ve Ukrayna savaşının yol açtığı enerji şokuna bağlamak yerine fiyat artışlarından ücretler ve aşırı talep sorumlu tutuldu, fiyat kontrolleri uygulanması ise düşünülmedi bile…
Yine tek çare olarak görülen faiz artışlarına baş vurulunca, bunun büyüme ve istihdamı frenleyici etkisi ABD’de Trump’a, diğer ülkelerde de aşırı sağa demagoji yapma, bu durumdan hoşnutsuz kitlelerin aklını çelme fırsatı verdi. (Yukarıdaki kurgu, Martijn Koning, The Era of Central Bank Independence is Coming to an End, Socialist Project, 16 Haziran 2026 makalesinden özetlenmiştir.)
İçinde bulunduğumuz dönemde özellikle Trump gibi otoriter liderlerce merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır. Yani solcuların, emekçilerin doğrudan taraf olmadığı bir çekişme söz konusudur.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


