İstanbul Finans Merkezi (İFM), AKP zihniyetinin cisim bulmuş hâlidir. Bir yandan en yükseği 60 katı bulan görkemli binalar yapacaksın. Yandaş müteahhitlere büyük projelerle büyük paralar kazandırırken, beton çekişli ekonomik büyümeye de doping vereceksin. Öte yandan 2002’den beri aşina olduğumuz partinin neoliberal yönelimini öne çıkarıp, küresel sermayeye büyük fırsatlar sunan türlü çeşitli finansal enstrümanlarla havanı atacaksın. Bu arada fıtratından kaynaklanan muhafazakâr-İslamcı aslını da inkar etmeyip; “sukuk, tekafül, İslami fonlar” gibi faizsiz mekanizmaları, fintech gibi dijitalleşme atraksiyonlarıyla harmanlayarak muhafazakâr kitlene de mesaj vermekten geri kalmayacaksın.
2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kullanıma açılan, yaklaşık 100 bin çalışanı bünyesinde barındıran; lüks ofisleriyle, havalı AVM’leriyle, konforlu konaklama tesisleriyle bir zenginler vahası olarak tasarlanan İFM’nin son aylarda yeni bir heyecan dalgası yaratmasının asıl nedeni, ABD ve İsrail’in İran’a karşı açtığı savaşta hem fiziksel olarak zarar gören hem de bir “zenginler cenneti” olarak imajı zedelenen Dubai’nin yerine oturma iştahının kabarmasıydı.
KÜRESEL FİNANS MERKEZLERİ
Finans merkezleri neoliberalizmin kumanda ve kontrol üsleri kabul edilir. Küresel kapitalizmin sermaye birikimi, kuralsızlaştırma ve piyasalaştırma süreçlerinin tüm ekonomiye nüfuz etmesinde kilit rol oynarlar. Yabancı yatırımları ve sıcak parayı cezbetmekte hem iyice gevşek kuralları sayesinde, hem de ultra zenginlere eğlenme, dinlenme ve rekreasyon imkânları sunma gibi atraksiyonlarıyla bir çekim merkezi oluşturmaya çalışırlar.
New York ve Londra; tarihleriyle, gelenekleriyle, coğrafi konumlarıyla; birinin ABD gibi dünyanın birinci ekonomik gücüne dayanma, diğerinin asırlardan beri tahvil ve döviz piyasalarının başlıca merkezi olma gibi özellikleriyle küresel finansın, ancak kendi aralarında rekabete tenezzül eden liderleridir.
Hong Kong ve Singapur da Asya ekonomilerinin yükselişi, her ikisinin de çok önemli dış ticaret merkezleri olması, Anglo-Sakson kültürüne yakınlıkları, aşırı piyasa dostu mevzuatları, ılıman iklimleri ve eşsiz yeme içme seçenekleri ile hemen New York ve Londra’nın arkasında sıralanıyorlar.
Neoliberal rejimlerde finansal merkezler; gevşek sermaye kontrolleri, düşük kurumlar vergileri, bankacılık yasalarının esnekliğiyle ulusötesi sermayenin ülkeden ülkeye akışını kolaylaştırma misyonunu üstlenirler.
Bu misyonu benimseyen hükümetler, finansal merkezleri sermaye açısından hijyenik hâle getirmeye, güvenliklerini sağlamaya, risklerini azaltmaya, bir sorun baş gösterirse kurtarma operasyonlarıyla piyasaların istikrarını sağlamaya soyunurlar.
Finans merkezleri geliştikçe kentsel dönüşümün en hızlandığı, alt sınıfları o yörelerden uzaklaştırmak anlamında soylulaştırma girişimlerinin en keskinleştiği bölgeler hâline gelirler. Ya da İFM gibi, baştan sona bu parametrelere göre tasarlanırlar. Toplumsal kaygıların en az hissedildiği, gelir ve servet uçurumlarının derinleştiği ülkelerde kaymak tabakanın özlemlerine cevap vermek için kurgulanan, piyasa etkinliğini tüm değerlerin üzerinde kabul eden kurtarılmış bölgeler olarak öne çıkarlar.
BİR ZENGİNLER VAHASI: DUBAİ
Finans merkezleri içerisinde Dubai son dönemlerde en hızlı yükselen ve yukarıda sayılan finansal merkezlere özgü niteliklerin en keskin ve abartılı gözlendiği coğrafya olarak temayüz etti.
Dubai kendini yüksek vergilerin, kompleks düzenlemelerin olduğu bir dünyada girişimcilik ruhunun, risk alma kültürünün karşılık bulduğu bir dünya cenneti olarak pazarlamaya başladı. Bir yanda 7 yıldızlı otelleriyle, ışıldayan kuyumcu dükkânlarıyla, bilumum markaların cirit attığı alışveriş merkezleriyle, dünyanın en yüksek binası unvanını elinde tutan Burç Halife’yle, tam korunaklı rezidanslarıyla nam saldı.
Başarıyı kutlayan bir kültür, insanların servetinden utanmadığı bir muhit, yeteneğin ödüllendirildiği doğal bir ortam (habitat) diye kendini lanse etse de Dubai’yi asıl çekici kılan özelliği bir vergi cenneti olmasıydı.
Genel olarak Birleşik Arap Emirlikleri, bazı istisnalar dışında kurumlar ve gelir vergisinin sıfır olduğu bir ülkedir. Ancak Dubai’de yılın yarısını yani 180 günü burada geçirmek, hâliyle lokantaları, pilates merkezleri, güzellik salonlarıyla harcamaları mahallinde yapmak gibi bir kural vardır. O nedenle gün eksiği bulunan zenginler, özel uçak kiralayıp vergi avantajını heba etmemek telaşına düşmüşlerdi.
TÜRKİYE’NİN SERMAYE İŞTAHI KABARDI
Türkiye’nin de Dubai’nin yerini alır mıyım diye iştahının kabarıp, “Gel de ne olursan gel” tarzı Mevlevi bir söylemi benimsemesi işte bu döneme rastladı.
DEİK sürecine katılan Erdoğan, yatırımcılara seslenerek şöyle dedi:
“Türkiye’ye gelin, Türkiye’ye yerleşin; sizler de yeni ve güçlü Türkiye’nin büyüme hikâyesinin bir parçası olun.” çağrısında bulundu.
“Ülkemize yerleşen yabancılar ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, belirli şartları sağlamaları hâlinde yurt dışından elde ettikleri gelirler için 20 yıl boyunca vergi ödemeyecek. Türkiye’yi sadece yatırım yapılan değil, inşallah yatırımın yönetildiği, ticaretin yönlendirildiği, sermayenin buluştuğu küresel bir merkez hâline dönüştürmekte kararlıyız.” mesajını verdi.
Türkiye ekonomisinin her zamanki gibi ciddi bir döviz açığı var. Şimdilik yüksek faiz önerilerek gerek yabancı kökenli sıcak paraya, gerekse yerel yatırımcılara hatırı sayılır bir getiri sağlanıyor. Ama bu kurgunun uzun süre devam edemeyeceğini kendileri de biliyor. O nedenle Türkiye’ye gelecek yabancılara büyük tavizler vermeyi göze alıyorlar.
Hâlbuki Dubai’nin tamamen farklı bir modeli var. Sonuçta Birleşik Arap Emirlikleri, büyük petrol geliri bulunan, harcamalardan alınan katma değer vergisiyle ekonomisini döndürebilen, yaklaşık 11,5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Dubai’nin işgücünü büyük ölçüde düşük ücrete talim eden, hiçbir sosyal güvencesi ve örgütlenme hakkı bulunmayan, en küçük bir mızıldanmada sınır dışı edilen Asyalı işçiler oluşturuyor.
Her ne kadar yabancılara cazip gelen göreceli izole bir ortama sahip lüks rezidanslar İstanbul’da da mevcutsa da, tam rafine bir yaşamın sürdürüldüğü, dış etkilerden bütünüyle tecrit edilmiş vahalar oluşturmak Dubai kadar kolay değil. Ayrıca bağıra bağıra küresel zenginlere ve yurt dışında kazanç sağlayan vatandaşlara vergi bağışıklığı sağlanmasının hem vergi adaletini bozmak, hem de yerelde vergi ödeme motivasyonunu düşürmek gibi sakıncaları var.
TÜM DERTLERİN ÇÖZÜMÜ İFM Mİ?
Yandaş basında İFM, ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir stratejik sıçrama tahtası gibi pazarlanılıyor. Vergi avantajları sunulunca büyük yatırımların Türkiye’ye akın edeceği, yüksek katma değerli istihdam sağlanacağı öne sürülüyor. İFM sayesinde Dubai ve Londra üzerinden yönetilen bölgesel sermayenin Türkiye’yi Körfez, Orta Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika için doğal merkez hâline getireceği; 500 milyar–1 trilyon dolar arasında büyüklüğünde bir varlık yönetimi potansiyeli doğuracağı hülyası görülüyor.
Bu öngörülerin gerçekçi olmadığı saptamasını bir yana bıraksak dahi; 2002’de “insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü” gibi “Kopenhag Kriterleri’ni” uygulama vaadiyle iktidara gelen AKP’nin bugün “vergi bağışıklığı, güvencesizlik, zenginlere ayrıcalık” gibi özelliklere sahip “Dubai Kriterleri’ne“ bel bağlayacak hale düştüğünü söylemek yanlış olmaz.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



