Türkiye’de, mahkeme kararı ile Cumhuriyet Halk Partisi kurultayının geçersiz sayılması sonrası yaşanan siyasi gelişmeler, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu’nun verdiği darbe nitelikli muhtıra sonrası yaşanan gelişmelerle örtüşmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD orjinli, küresel Yahudi sermayesinin güdümüne girmiştir.
Türkiye’deki siyasi gelişmeleri onların çizdiği çerçeve içinde değerlendirmek gerekmektedir.
Küresel Yahudi sermayesinin çizdiği siyasi çerçevenin dışına çıkan veya hizmet etmeyenlerin, Türkiye’de hükümette kalması veya hükümet olması mümkün değildir.
Bilindiği üzere 1990’lı yılların ikinci yarısında Refah Partisi başkanı merhum Necmettin Erbakan’a, Yahudi lobisinin yerli işbirlikçileri tarafından “kendilerine çalışması” önerisi götürülür.
Erbakan, bu öneriyi reddeder ve kamuoyu ile paylaşarak kendini korumaya alır. Bunun üzerine, Milli Güvenlik Kurulu, Başbakan Erbakan’a “irtica” gerekçesi ile muhtıra verip, Sincan’da tanklarla gözdağı verir.
Türkiye basını da başlattığı karalama kampanyası ile kamuoyu önünde Erbakan Hükümeti’ni çok zor bir durumda bırakınca, Erbakan istifa etmek zorunda kalır.
Yeni kurulan hükümet bilinçli olarak toplumsal tepkiyi “mağduriyet” üzerinden yükseltmek için muhtırada öngörülen “başörtüsü yasağını” gibi bazı adımları atarken, devleti ele geçiren tarikatlarla ve irtica faaliyetleri ile ilgili hiçbir adım atmaz.
Muhtırayı veren askerden ise hiçbir ses çıkmaması, bu darbenin de dıştan planlandığını açıkça ortaya koyar.
Diğer taraftan Refah Partisi içinde, Yahudi sermayesinin teklifini kabul eden, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi Erbakan’a yakın önde gelen isimler devşirilerek, aralarında liberal, eski solcu ve sağcıların da bulunduğu bir ekibe, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdururlar.
Bu süreçte, Yahudi lobisinin direktifleri ile hareket eden, Deniz Baykal liderliğindeki CHP’nin, Erdoğan ve AKP’ye yaptığı katkılarını da yazmazsak tarihe haksızlık yapmış oluruz.
Ekonominin kötüye gittiği, enflasyonun azdığı 2000’li yılların başında, “benim türbanlı bacım, inanç ve ibadet özgürlüğü, insan haklarına saygı, eşitlik, adalet, refah, herkese eşit sağlık hakkı, yolsulluk ve usulsüzlüklerin üstüne gitme, Avrupa Birliği üyeliği, Kıbrıs’ta çözüm” gibi kulağa hoş gelen söylemlerle ortay çıkan AKP, şiir okuduğu için hapse atılan Recep Tayyip Erdoğan’ın uğradığı mağduriyetin de yardımı ile tek başına hükümete getirilir.
Türkiye vatandaşları, yoğun bir medya bombardımanı ile baskı altına alınarak, “bayrak, millet, şehit, din, iman, cami, insan hakları, yerli ve milli, Türkiye yüzyılı” gibi sloganlar üzerinden yapılan algı operasyonları ile yıllarca sürecek bir uykuya yatırılır.
Geçen süreçte, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait tüm kamusal varlıklar yabancı sermayeye satılır, devletin borcu 650 milyar doları aşar, tek adam rejimine dayalı bir yönetim oluşturulur, insanlar biat etsin diye vatandaş fakirleştirilir, tarikatlar devlet içinde etkin hale gelir, 15 Temmuz “başarılı darbe girişimi” ile Kemalist ordu tasviye edilir, ülke sınırları kevgire çevrilerek milyonlarca yabancının Türkiye’ye gelişi sağlanır, adalet kurumları iktidarın boyunduruğuna girer, yolsuzluk ve usulsüzlükler devleti yönetenler eli ile yürütülerek, hesap sorulmaz hale gelir ve Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde Türkiye, komşuları ile ilişkilerini bozarak, İsrail’in hedeflerine yardımcı olmaya devam eder.
Dünya siyasetini belirleyen ABD orİjinli Yahudi sermaye gruplarının Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’yi kullanarak, Türkiye ve bölgemizde kurdukları siyasi düzenin değişmesi artık kaçınılmazdır.
Yahudi sermayesi ile Katolik sermaye arasında yaşanan çelişki, Gazze’de devam eden soykırım, İran savaşı, NATO tartışmaları, Trump ve Papa arasında yaşanan ağız dalaşı ile daha belirgin hale gelmiştir.
Türkiye’de Erdoğan ve CHP arasında yaşanan çatışmayı bu yönü ile değerlendirip, değişimi bu yönde öngörmek gereklidir.
CHP’nin mevcut yapısı ve seçimlerle, bu yapıyı değiştiremeyeceği, Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere, tüm yerel yöneticilerin uyduruk gerekçelerle hapse atılmasından sonraki süreçte yapılan etkisiz kitlesel eylemlerle ortaya çıkmıştır.
Aynen 2000’li yılların başında AKP’nin kurulduğu gibi sağcısını, solcusunu, ülkücüsünü, Kürtünü, Türkünü, dincisini, liberalini, milliyetçisini aynI çatı altında toplayacak, onları kucaklayacak yeni bir siyasi yapının kurulması kaçınılmaz görünmektedir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın dinci, laik, Kürt, Türk ve benzeri ayrıştırıcı siyaseti ile bölüp, parçaladığı Türkiye’nin toparlanma zamanı gelmiştir.
Türk insanı mağdur olana sempati duyup, yardım edip, destekler. Yöneticileri haksız yere hapse atılmış, partilerinin başına mahkeme kararı ile kayyum atanmış her gün demokrasi, adalet, insan hakları, fakir – fukara edebiyatı yapan Özgür Özel başkanlığındaki bir harekete bu görevin verildiği açıktır.
Sokaktaki fakir ve aç insan sayısının artması, adaletsizliklerin devam etmesi, enflasyonun dizginlenemez hale gelmesi sürecin alt yapısını hazır hale getirmektedir.
Görev adamı Recep Tayyip Erdoğan ise bir an önce anayasa değişikliklerini yaparak kendini güvenceye almaya ve Türkiye’yi eyaletleşme sistemine geçirmek için uğraş vermektedir.
Bu süreçte kendine verilen görevin sonuna gelmiş ve sağlık sorunları nedeni ile aday olabilecek durumda da değildir.
Türkiye siyasetinde aynen 2000’li yılların başında olduğu gibi çok ciddi bir temizlik yaşanacağı ve bunun etkisinin Kıbrıs’ın kuzeyine de ulaşacağı görülmektedir.
Yeni dünya düzenini artık Yahudi sermayesi değil, İkinci Dünya Savaşı öncesi olduğu gibi Katolik sermaye grupları belirleyecektir.
Kıbrıs’ta, İngiliz’in emanetçisi olan Türkiye’nin burada kalışını da bu süreç belirleyecektir. Bu yüzden söylenenlere asla inanmayın.
Türkiye’de “ben solcuyum, ben sağcıyım, ben milliyetçiyim, ben dinciyim” diyenlerin nerelere savrulduklarını ve dıştan birilerine hizmet ettiklerini, yaşayarak görmekteyiz.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



