İnsan onuruna yakışmayacak, her türlü kirli işin ekonomi diye topluma yutturulduğu bir düzende yaşatılıyoruz.
Her türden sahteciliğin normal görüldüğü, emek harcamadan gelir elde etmenin takdir edildiği, çalışanın enayi sayıldığı, hukuksuzluğun hak olarak görüldüğü, üretenin batırıldığı, “ahlaksızlığın erdem olduğu” bu ada yarısında gerçekleri görüp de susmak, gerçekten çok acı vericidir.
Toplumsal kimliğimizin bozulması bilinçli yapılan bir siyasetin sonucudur. Eskiye özlem duyanlar, “biz eskiden böyle değildik” derken, 1974 sonrası Türkiye’nin dayattığı siyasi ortamın bozulmayı getirdiğini görmezden gelmektedirler.
Ganimet ve hırsızlığın meşru sayıldığı sahte bir düzende yaşadığımız hep göz ardı edilmektedir.
Maraş’ta yapılan soygun ve talanı bile övünerek “hüzün turizmi” adı altında sunan, kadın ticareti yapanlara “iş adamı” unvanı veren bu düzende, haksızlık, “hak” ve “hukuksuzluk” ise “adalet” olarak tanımlanmaktadır.
Haksızlığın hak olarak görülmesi bir kültürdür ve tarihsel kökleri Osmanlı coğrafyasında çok görülmekte, “kadı fıkralarına” bile konu yapılmakta veya tarihsel vakalarda yer almaktadır.
Bunun en güzel örneği “hoşafın yağı kesildi” olayıdır. Yeniçerileri ayaklandırıp, kazan kaldırmalarına neden olan olayda, yeniçeriler kendilerine yağsız hoşaf verilmesine kızıp mutfaktan sorumlu yeni paşanın kellesini isterler.
Bunun için de “hoşafın yağı kesildi” diye mutfaktaki kazanları devirip, sokaklarda olay çıkarırlar. Bilindiği üzere hoşaf kuru meyve ve şeker ile pişirilen, ana yemekten sonra yenen içinde yağ olmayan bir tatlıdır.
Olayı soruşturan yeniçeri ağası, etli, yağlı yemeklerin pişirildiği kazanların yıkanmadan, hoşaf pişirilmekte kullanıldığını öğrenir.
Bu pis kazanlardaki yağların hoşafa karıştığını ve uzun yıllar boyunca bu yemekleri yiyen yeniçerilerin hoşafı yağlı bir yiyecek olarak algılayıp, alıştıklarını saptar.
İsyana neden olan olay ise mutfaktan sorumlu ve kellesi istenen paşanın, mutfağa yaptığı baskınla bu pis kazanları yıkatıp, gerçek hoşaf pişirmesinden kaynaklanmaktadır.
Adamızın kuzeyinde de hukuksuzluğa alışmanın, yeniçerilerin pis kazanlarda pişen hoşafa alışmasından bir farkı yoktur. Osmanlı olmakla övünenlerin, rüşvet, adam kayırma, yolsuzluk, usulsüzlük, ganimet gibi pisliklere alışmaları ve bunu bir kültür olarak buraya taşımaları çok doğaldır.
Önemli olan ise kellesi uğruna, o pis kazanları yıkama cesaretini gösteren paşa gibi dik durarak, temiz kalma uğruna sistemin karşısına dikilip muhalefet edebilmektir.
Yıllardan beri çürük bir temel üstünde sağlam bir bina yapılamayacağını bile bile, hukuksuzluğu, normalleştirerek sunanların yarattığı bu düzende, haksızlıklar hak olarak görülmektedir.
Devlette işe alımlar yasayla belirlenmesine rağmen, her seçim dönemi öncesi yüzlerce kişi partizanlıkla “geçici işçi” adı altında istihdam edilerek, nitelikli insanları hakkı olan makamlar yandaşlarla doldurulmaktadır.
Son dönemde geçici işçi olarak işe alınanlara memurluk görevleri yaptırılmakta, bu da yetmezmiş gibi amirlik pozisyonlarına da getirilmektedirler.
Haksızca ve hukuk dışı yapılan bu uygulamalara karşı çıkanlara ise emek düşmanı damgası yapıştırılarak, hedef haline getirilmektedirler.
Uygulamaya karşı açıklama ve hukuksal girişim yapan sendikalar ise, usulsüzce işe alınan kişileri üye yaparak, ilkesel çelişkiler yaşamaktadırlar.
Okullardaki geçici öğretmen alımları da buna benzer bir uygulama olup, bugün geçici öğretmen sorununu “hak arayışı” olarak gören, eğitim bakanının, aslında bu sorunu yaratanların başında geldiğini vurgulamakta yarar görüyorum.
2010 yılında eğitim bakanı olan Nazım Çavuşoğlu ile yaptığımız temaslar sonucu geçici öğretmenlik uygulamasının kaldırılmasına yönelik Teknik Kurul ve Yüksek Danışma Kurulu toplantılarında uzlaşıya varmamıza ve yasal olarak varılan uzlaşıyı Bakanlar Kurulu ile meclise götürüp, yasallaştırması gerekmesine rağmen, bunu yapmayarak, bugün doğan sonucun çıkmasına neden olmuştur.
Şimdi de çıkıp, ahkam keserek, kendi suçunu gizlemeye ve “haksızlığı hak arama” olarak göstererek, bir umutla devlet kadrolarına girmeyi bekleyen yüzlerce geçici öğretmen üzerinden, oy uğruna siyaset yaparak, insanların duyguları ile oynamaktadır.
Bu gerçekler ortada iken, Kıbrıs Türk toplumunun varlığında çok önemli bir yere sahip Öğretmen Akademisi’nin ortadan kaldırılmasına yönelik Türkiye yetkililerinin yıllardan beri izlediği sistematik siyaset burada da devreye sokularak, geçici öğretmen sorunu bahane edilerek, öğretmen yetiştirme sistemi istismar edilmeye çalışılmaktadır.
KKTC’yi tanıtma bahanesi ile çocuklarımızı Türkiye’ye ölüme gönderen, Türkiye yetkililerine yağ çekme adına “türban” olayını dayatan, çocuklarımızı barakalarda eğitim almaya mahkûm eden, sahte diploma ve sahte bilimsel yayınların baş sorumlusu eğitim bakanına sesini çıkarmayan KTÖS yetkililerinin bugün ortaya çıkıp açıklama yapmalarının hiçbir değeri yoktur.
Atatürk Öğretmen Akademisi’ndeki belge olayında bu bakan UBP’li yönetim kurulunu görevden alırken neden sesinizi çıkarmadınız?
Yoksa üyeleriniz arasında para ile bilimsel yayın yaptım diye belge alıp, terfi alanların tepkisinden mi korktunuz?
Türkiye yetkililerinin tepkisinden korkarak, adamızın kuzeyine yapılan nüfus aktarımına ve kalabalık sınıfların oluşmasına karşı tek eylem yapmayan sendika, şimdi bakanı suçluyor ve bütün pis işlerin temizliğine vurgu yapmak için AÖA önüne çamaşır makinesi götürüyor.
Bu hükümeti ayakta tutanın Ankara’daki yönetim olduğunu bilmelerine rağmen uyum içinde, onu rahatsız etmeyip, suya sabuna dokunmadan hükümeti hedef alan muhalif görünüş, seçimlere yatırımdır.
Unutmayın ki, suya sabuna dokunmayanlar, temizlik yapamaz. Muhalefet etmek, tüm pis işleri bize hak ve hukuk olarak dayatan Ankara’daki yönetime karşı eylem yapmayı gerektirir.
Atatürk Öğretmen Akademisi önüne çamaşır makinesi götürmek kendi kendimize hakaret etmektir. Önemli olan Ankara’nın temsilcisi olan TC Elçiliği önüne gidip o çamaşır makinesiyle eylem yapabilmektir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


