Mart ayı da tamamlanmak üzere. Son haftanın pazartesine geldik. Pazarın tatili hâlâ sabahleyin soğukla etkin. Benzer pazartesi ile martın son günlerine giriliyordu. Sokaklar, geçilen yeni saat nedeniyle daha geç aydınlanmaya başladı. Ama bir durgunluk, sokak asfaltı aşırı sıcaklık ekseninden ışıntılar yayıyordu. Herkes dairelerin açılması, okul zili ile birlikte eğitimin sınav haftası falan denirken, sokaklar dolmaya başladı. Külliye oluşumu sonrası ilk defa bu düzeyde protesto kitlelerinin gelişiyle adeta tarihî tanıklığa hazırlanıyordu.
Altmış iki örgütün düzenlediği genel grev başladı. Başlamakla kalmadı, kitleler toplanıp sınırın dibindeki külliye meclis binasına yürüdü. Pek de son dönemde alışılmamış bir kalabalık vardı. Öfke ve yükselen seslerle meclise varıldı. Konu, durup dururken denecek durumda, hayat pahalılığının nisan ayında verilip önümüzdeki yılbaşına dek artış verilmemesiydi. Tabii ki ilgili paket içinde başka konular da var. Fakat maaşa dokunma, ötekileri ötelemeye çoktan yetiyordu. Öfke krizle adeta yangına benzin dökülürken, ilan edilen pahalılık endeksi hep tartışmalı iken şimdi de verilmemesi derecesine geriliyordu.
Aslında K. Kıbrıs son dönemde peş peşe gelgitler yaşadı. Özellikle Cevdet Bey dolmuş yolculuğu yapar gibi ya Lefkoşa’da veya ayağına atanmış makamcıyı çağırıp görüşüyordu. Peş peşe kararlar da geliyordu. Üstel, açıkça “Türkiye önüme ne koyarsa imzalarım” demekten hiç sıkılmıyordu. Tabii ki kendinin makama gelme şekli ile yaptıklarını yan yana koyarsak bu iltifatın neden yaklaşmaya dek gerilediğini de anlarız.
Bu kervan git gel ile birçok önemli hamle yapıldı. Tepkiler oluyordu. Hele telefon konusunda epey gürültü çıktı. Fakat nedense kitlesel külliyeye yürüme oluşamadı. En son hem de hızla maaşlara el atıldı. Üç aylık pahalılık verilip yeni yıla dek artış vermeme uygulama yasası meclise geldi. Mart çıkmadan yasa geçecek denildi. Gündeme de sokuldu. Konu net: Dokunulan maaşlar. En örgütlü sendikal hareketin olduğu bölümlerdi. İlgisiz duranlardan emeklilere dek herkes konuştu. Ama bir hastalık da mikrobu ile kol geziyordu. Tüm yanlışları sisteme veya net şekilde Türkiyeleşme durumumuzu konuşamayan veya çıkarı nedeniyle konuşmayanlar, sendikaları gelinen noktanın suçluları ilan edip öfke saçıyordu. Buna birçok patron medyası ve parti koltuk yayınları da pompalıyordu. Son dönemde el değiştiren “Kıbrıs gazetesi gibi” yayınlar ilan edilen genel grevle alakalı ilk sayfasında haberine dahi yer vermedi. Güdük burjuvalarımızın örgütleri “ticaret odası gibi” utangaç ile teslimiyet türlülü bir yemek sunuyordu. Sağlık ve eğitimde grev yapılmazmış…
Sonuçta pazartesi günü genel grev yapıldı. Bazı uygulamalar nedeniyle kamuda tümden katılım da olmadı. Senelerdir uygulanan ve güvencesiz çalıştırma, partili tercihli istihdam etme davranışları karşılığını bu tür eylemlerde buluyordu. Ama iş maaş olunca yandaş sendikalar dahi eyleme katıldı. Sonuçta kaybedilecek bir ücret gerçeği vardı.
Gerilimler oldu. Kitleler, bazılarının televizyonlarda başka ülkelerde gördükleri davranışlara bizzat tanık olmaları da gerçekleşti. İtfaiye su sıkışı veya polis biber gazı kitleleri yıkadı. Öteki yerlerde oluyor, bizde olmaz büyüsü de kesilecek maaş eylemleriyle K. Kıbrıslıyı da külliye önünde yakaladı.
Birçok çalkantı oldu. Talimatla uygulama kabinesi, çıkarlarını koruma adına direnmeye çalıştı. Gelinen nokta şu: Kurulan ortak kriz masasıyla durum görüşülüyor. Ama bizim koltukçular klasik beklentide. Kendilerine bu yasayı verip uygulayın diyenlerin şükranından ne çıkacak kuşkularıyla merakla bekliyorlar.
Ben de sendikacılık yaptım. Bizim dönem koltukçuları görüşmeye gidildiği zaman şunu diyorlardı: “Biz de biliyoruz ki yanlıştır. Ama Türkiye istiyor. Biraz daha bağırın, belki geri adım atarlar.” dediklerini epey duyduk. Sadece CTP’li bazı makamcılar bunu örtme adına “bunu biz istedik” deme cesaretini gösterdiler.
Kısaca, hâlâ biz birçok etki altındayız. Buna son genel savaş nedeniyle eklenen yükler de oldu. Ama bizim koltukçu siyaset bir dönemin göreceli oyalama veya bekletme tutumları bunlarda yok. Çünkü yetkileri teslim ede ede koltukta kalıyorlar. Karar alma güçleri dahi kalmadı. Hatta önümüze koydukları yıkım yasaları dahi okumadıkları dönemler de çok. Fakat kendilerini koltuğa oturtanların talimatlarıyla kalma seçeneklerini de kullanmaya uğraşıyorlar. Üstel’in nasıl başbakan olduğu, Tahsin’in makamda değilken makamcı gibi Antalya’ya çağrılması en kolay akılda kalacak uygulamalardır. O zaman: “Türkiye’nin sayesinde” başlayan cümleleri duymak kadar normal bir şey olmaz.
Ülkenin gerçeği yok sayıldıkça, hatta bilenler dahi seslendirmekten kaçınıyorsa, o zaman biz hâlâ gerçeklerin çok uzağında dolaşıp öfkemizi deşarjla dökeriz. Sistem daha bir teslimiyetle ilhaklaşırken, bağımsız havada görünme oyalantısıyla spontane tepkilerle de günü teslim ederek daha bir mengeneye sıkışıp kalırız. Martın son pazartesinin yoğun geçen gündemin en temel yanıltılmamış koşulu da bu.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




