ABD’nin İran’la Pakistan’da yürütülen müzakerelerden adeta gülünç bir şekilde çekilmesi, İsrail’in böyle bir anlaşmaya uyup uymayacağı konusunda baştan beri ciddi soru işaretleri doğurmuştu. Bu durum özellikle Lübnan ve Filistin toprakları açısından daha da belirgindi. İsrail, Gazze’nin yeni bölgelerini boşaltarak, Batı Şeria’da daha fazla kasabayı etnik olarak temizleyerek ve Lübnan’ın güneyinin neredeyse tamamından bir milyon insanı ortadan kaldırmayı hedefleyerek sahada yeni “fiili durumlar” yaratmaya kararlı görünüyordu.
İsrail’in ateşkeslerle ilgili bir geçmişi var: Ateşkesin hemen öncesinde genellikle çok daha yoğun bombardımanlar gerçekleştirerek aslında barışı tanımadığını, bunu yalnızca savaşlar arasında geçici bir ara olarak gördüğünü gösteriyor. Bu nedenle, İsrail’in Lübnan ve Filistin topraklarının ateşkes kapsamına dahil olduğunu reddedip reddetmediği ya da yalnızca ateşkesin başında vahşice bombardımana devam edip etmediği net değildi.
Her ne olursa olsun, 8 Nisan’da Beyrut’un bombalanması (özellikle de on dakika içinde yüzden fazla hedefin vurulması) ülke için tam bir şok oldu. Haliihazırda her beş kişiden birinin yerinden edildiği bir ülkede bu saldırı dehşet vericiydi. İsrail saldırının Hizbullah’ı hedef aldığını iddia etti, ancak bölge sakinlerinin defalarca dile getirdiği gibi vurulan yerler yalnızca sivil binalardı ve insan hayatına hiçbir değer verilmedi. Operasyona verilen “Ebedi Karanlık” adı, Lübnan halkına reva görülen barbarlığı açıkça ortaya koyuyor.
Gazze’de Filistinlilere yönelik soykırım sürerken, İsrail Batı Şeria’da, Suriye’de ve Lübnan’da da “tampon bölgeler” oluşturma stratejisini devreye soktu. Gazze’deki bombardımanın yarattığı örtü altında, Batı Şeria’da köyler boşaltıldı, muhalifler tutuklandı. Suriye’de, eski El Kaide bağlantılı Ahmed el-Şara’nın iktidara gelmesi sürecine hava desteği sağlandı ve İsrail’e karşı herhangi bir direnişin önü kesildi.
Lübnan’da ise Beyrut’a yönelik en şiddetli bombardımanlardan biri gerçekleştirildi. Bu saldırılar yalnızca Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı değil, örgütün birçok üst düzey kadrosunu hedef aldı. Bir süre Hizbullah ağır darbe almış gibi görünse de toparlandı. Bugünkü bombardımanlar da aslında Lübnan’a verilen bir mesaj: İsrail’in kalıcı şiddet düzenine boyun eğ.
ELLİ YILLIK SALDIRGANLIK
Yaklaşık yirmi yıl önce Lübnan’a ilk gittiğimde yaşlı bir taksi şoförüyle tanışmıştım. Bana, 1948’den önce yolcularını Kudüs’e (yaklaşık 400 km), oradan da Şam’a (yaklaşık 320 km) götürdüğünü anlattı. “O zamanlar sınırlar yoktu” dedi; “Celile’nin incilerini, Kudüs tepelerinin narlarını birlikte tadardık.”
Aleviler, Ermeniler, Bedeviler, Dürziler, Yahudiler, Lübnanlılar, Maruniler, Filistinliler, Şiiler, Sünniler, Suriyeliler… Kim oldukları fark etmezdi; herkes birbirini tanırdı ve eski dünyanın belirleyici özelliği bu karşılıklı yakınlıktı.
Bu yaşam 1948’de İsrail’in kurulmasıyla parçalandı. Lübnan ordusu Filistinlileri savunmak için savaşa katıldı, ancak Nakba sonucunda 100 bin Filistinli Lübnan’a sığınmak zorunda kaldı. Bu insanlar Birleşmiş Milletler (BM) ve Lübnan devletinin koruması altında kamplara yerleştirildi.
Bugün hala yarım milyon Filistinli Lübnan’da kayıtlı durumda ve kuşaklar boyunca insanlar, eski evlerinin anahtarlarını saklayarak bir gün geri dönecekleri umuduyla yaşıyor. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1965’te Kahire’de kuruldu ve kısa sürede Lübnan’daki kamplarda kök saldı. Başlangıçta sivil protestolarla başlayan mücadele, özellikle 1967 savaşından sonra silahlı direnişe dönüştü.
1970’te Ürdün’den çıkarılan FKÖ, Beyrut’a yerleşti ve burada hem siyasi hem askeri faaliyetlerini sürdürdü. Filistin kampları ve örgüt yapıları İsrail’in doğrudan hedefi haline geldi.
1978’de İsrail, Litani Operasyonu ile Lübnan’ı işgal etti. Amaç, Filistinli savaşçıları sınırdan uzaklaştırmaktı. Bu işgali 1982, 1993, 1996, 2006 ve 2024’teki operasyonlar izledi. Bu süreçte İsrail sivilleri katletti, BM’yi hedef aldı ve sonunda hedefini FKÖ’den Hizbullah’a kaydırdı.
LÜBNAN’IN KUDRETİ
Lübnan ordusu İsrail sınırını koruyacak güçte olmadığı için, ülkeyi savunma görevi büyük ölçüde Hizbullah gibi yarı askeri ve siyasi örgütlere kaldı. Hizbullah, Hasan Nasrallah liderliğinde İsrail’e karşı iki önemli zafer elde etti: 2000’de İsrail’i güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı, 2006’da ise ağır bombardımana rağmen yok edilemedi. Bu da elli yıllık saldırganlık sürecinde İsrail’in Lübnan direnişini bastıramadığını gösteriyor.
Bir gün eski bir arabayla Beyrut’un güneyindeki Dahieh bölgesinde dolaşmıştım. Batı medyası burayı “Hizbullah kalesi” olarak tanımlıyor. Oysa benim gördüğüm şeyse evleri, dükkânları, günlük hayatlarıyla sivillerdi. Hizbullah bu bölgede sadece silahlı bir yapı değil; aynı zamanda insanların yaşamını bir arada tutan, zor ekonomik koşullarda ayakta kalmalarını sağlayan bir toplumsal örgütlenme biçimi. Bu mahalle 1982’den bu yana, özellikle 2006’dan sonra İsrail bombardımanının en yoğun hedeflerinden biri oldu. Bölgenin hiçbir noktası İsrail saldırılarından tamamen güvende değil. Bir mimarlık öğrencisinin, İsrail hava gözetlemesinden korunacak şekilde ağaçlarla kaplı bir bina tasarlaması bile bu sürekli tehdit hissini gösteriyor.
Lübnan hava sahası fiilen egemenlikten yoksun. İsrail uçakları ve insansız hava araçları, saldırı olmadığı günlerde bile ülke üzerinde dolaşıyor. Zayıf bir devlet yapısı nedeniyle İsrail saldırılarına karşı etkili bir savunma yok. Bu nedenle Hizbullah, İsrail ve ABD tarafından “terör örgütü” ilan edilerek tüm Lübnan’a yönelik saldırılar meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Oysa yüz binlerce insanın yaşadığı güney Lübnan’ın “tampon bölge” haline getirilmesi fikri, yalnızca uluslararası…
Yaklaşık on yıl önce, genç Lübnanlı akademisyenlerle vakit geçirmiştim. Çoğu çalışmalarını İsrail’in Lübnan’a yönelik savaşlarının bıraktığı yıkım üzerine kuruyordu. Ülkenin entelektüel atmosferi bile bu savaşların izleriyle şekillenmişti: geçmiş savaşların enkazı ve yaklaşan yeni bir savaşın kaçınılmazlığı.
Lübnan’ın ruh hali tam olarak bu: kaçınılmaz savaş, büyük yıkım ve buna rağmen vazgeçilmez bir direniş.
Gazeteci Robert Fisk’in bölgeye dair yazılarının derlendiği kitabın adı “Pity the Nation” (Ulusa Acıyın). Bu başlık Lübnanlı şair Halil Cibran’dan alınmıştı. Bu makalenin başlığı ise June Jordan’ın 1982’de yazdığı ve ABD halkı adına Lübnan halkından özür dileyen bir şiirden geliyor.
Belki de bugün yapılması gereken şey bu: dünya, Gazze’den Beyrut’a uzanan bu yıkım karşısında Lübnan’dan ve Filistin’den özür dilemeli. Çünkü İsrail’in yürüttüğü bu yıkım devam ediyor.
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


