Kıbrıs’ta İngiliz koloni yönetimi çalışma saatlerini düzenlerken, o yörenin sosyal yapısını, iklimini dikkate almış, İkinci Dünya Savaşı sonrası örgütlenen sendikaların, “sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme ve sekiz saat uyku” talebi çerçevesinde verdikleri demokratik mücadeleler sonunda, ülkemizin şartlarına uygun çalışma ve dinlenme süreleri şekillenerek uygulamaya konmuştur.
1974 yılından sonra adamızın kuzeyinde bu mesai uygulamaları bir süre devam ettirilmiş, ancak Türkiye yetkililerinin müdahaleleri ile bu sistem de içinden çıkılmaz hale gelmiştir.
İş yerinde geçirilen süre önemli olmakla birlikte, çalışma saatlerinde yapılan işten azami verimi almak daha da önemlidir.
Bu açıdan yaklaşıldığında, çalışanların sosyal ilişkilerini destekleyen mesai anlayışı ile insanların iş yerinde mutlu olarak çalışması hedeflenmişti.
İklim koşullarını dikkate alan İngilizler, özellikle yaz aylarında günün sıcak saatlerini dinlenmeye ayırarak, çalışanların bu saatlerde aileleri ile birlikte olmasını ve dinlenerek tekrardan işlerinin başına dönmelerini hedeflemişlerdi.
Sabah serinliğinde başlayan mesaiye öğlen sıcağında ara verilir, tüm dükkanlar, iş yerleri kapanır, saat 16.00 gibi havanın serinlemeye başladığı saatlerde, herkes tekrardan işinin başına dönerdi.
Bu düzenleme ile insanların evlerinde olmaları, aileleri ile zaman geçirerek ve dinlenerek, işlerinin başına dönmeleri sağlanırdı. Berberlik gibi bazı meslek gruplarına ise perşembe günleri tam gün tatil verilir, o gün tüm berberler kapalı olurdu.
Polis, çalışma saatleri uygulamalarını sıkı bir şekilde kontrol ederdi. Hırsızlığın olmadığı o günleri yaşayanlar, esnafın dükkân kapısını kapatmadan, önüne bir sandalyeyi yan yatırıp, eve dinlenmeye gittiğini çok iyi hatırlarlar.
Yıllarca önce, Kıbrıs ile ilgili hazırlanan bir belgeselde konuşan Türkiye’nin Kıbrıs işlerinden de sorumlu Devlet Bakanı Abdullah Tenekeci, “Ben göreve geldiğimde Kıbrıs’ta yarım gün mesai vardı. Çalışmıyorlardı. Tam gün mesaiyi ben başlattım” diye övünerek açıklama yapmıştı.
İşte bu anlayış ile hareket eden Türkiye yetkilileri, verimsizliğin nedenini çalışma saatlerine bağlayarak, sosyal yapımızı, iklimimizi dikkate alarak oluşturulan ve başarı ile uygulanan sistemi kaosa döndürdüler.
Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri ise İngiliz koloni yönetiminin bıraktığı bu mirası daha da geliştirerek, uygulamaya devam etmekte ve verimlilikle ilgili hiçbir sorun yaşamamaktadırlar.
Yılın en sıcak ayı olan ağustos ayında, zorunlu işyerleri haricinde, tüm çalışanlar tatil yaparak dinlenmekte ve ailelerine daha fazla zaman ayırabilmektedirler.
Kıbrıs’ın kuzeyindeki verimsizliğin nedenlerini araştırdığımızda, siyasi nedenlerin öne çıktığını görmekteyiz. Kıbrıs Türk toplumunu edilgen hale getirip üretimden kopmasını getiren süreç, 1974 öncesi insanlarımızın, “toplumsal savunma” adı altında mücahit (asker) olması ile başlatıldı.
İnsanlar üretim alanlarını terk edip, zorunlu askerliğe alınıp, yıllarca hizmet verdiler. Türkiye’den gönderilen parayla istihdam edilen mücahit ordusuna katılan insanlarımız, geçinme derdiyle tamamen askerliğe yöneldiler. Bu sistem insanlarımızı üretimden ve zanaatkârlıktan kopardı.
Savaş ve göçmenlik yaşayan tüm Kıbrıslılar bir gecede tüm mal varlıklarını kaybetmenin tecrübesiyle ellerinde avuçlarında ne varsa harcayarak çocuklarını yurt dışında eğitim almaya yöneldiler.
Binlerce genç, eğitim için yurt dışına giderek bir daha geri dönmediler. Gelecek kaygısı ile gittikleri ülkelerde yerleşerek, Kıbrıs’a olan özlemleri ile yaşamaya devam etmektedirler.
1974 sonrası, ara eleman ihtiyacını karşılayan çıraklık sistemini bitirenin ise, erken yaşta askere alımlar olduğunu görmekteyiz.
Türkiye’de askere alım yaşı 20 iken, yıllarca bizde 17 yaşındaki çocuklar, askere alınarak, mesleğini öğreneceği yaşta, çalıştığı işyerinden koparılmakta, uzun askerlik süresi nedeni ile de mesleğini öğrenemeden hayata atılmak zorunda bırakılmaktaydı.
Yönetenlerce, çıraklık eğitimi ve meslek okullarına yeterince ilgi gösterilmemesi, bu alanların boş kalmasına neden olmaya devam etmektedir.
Ara eleman ihtiyacının karşılanmasını ucuz iş gücünde arayan sermaye kesimi, ülkeye nüfus aktarma politikaları çerçevesinde Türkiye’den iş gücünün adanın kuzeyine yığılmasını sağlarken, yerel nitelikli iş gücü de kaderini güney Kıbrıs ve İngiltere’de aramaya başlamıştı.
Entegrasyon politikaları çerçevesinde, Türkiye’den adaya taşınan, uzun çalışma saatleri ile emekleri sömürülen, düşük maaş ve ücretlerle, hiçbir iş güvencesi olmadan çalıştırılan bu insanlara bir süre sonra vatandaşlık da verilerek, yerel iş gücü tamamen bitirildi.
1986 yılında, Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın adaya ziyareti ile başlayan süreçte “siz çalışmayın biz size göndeririz” siyaseti üretim alanlarının bir bir kapanmasını getirmiş, 57 fabrika ve atölyelerle birlikte 227 iş yerinden oluşan, 2 bin 500 çalışanı bulunan Sanayi Holding tamamen devre dışı bırakılarak, fabrikaların bir kısmı özel sektöre devredilirken, bir kısmı da sökülerek, Türkiye’ye taşındı. Yerel ürünler, ithalata yapılan kolaylıklar nedeniyle yerlerini Türkiye’de üretilip adamıza ithal edilen ürünlere bıraktı.
1983 yılında taksim politikaları gereği, ayrılıkçı KKTC’nin ilanı ile başlayan süreç, İngiltere ve Avrupa’da Rumların açtığı davaların savunulmasını Türkiye engellediği için kaybedildi.
Kıbrıs’ın kuzeyinde üretilip, ihraç edilen mallara, üçüncü ülke mallarına uygulanan gümrük tarifeleri uygulandığından, adamızda son kalan üretim sektörleri de bir bir kapandı.
Devlet memuru ve çalışanı olma özendirildiğinden, açılan 23 Üniversite’nin de verdiği avantajla “benim çocuğum da üniversite bitirip, devlet çalışanı olsun” anlayışı topluma hâkim kılındığından, herkes üniversite mezunu olup, devlete girmeye yönelirken, üretim alanları terkedildi.
“Dünya bize ambargo, izolasyon uyguluyor” yalanı ile toplum uyutulurken, Türkiye bile ürettiğimiz ürünleri almadı. Patates, limon, havuç, harup ihraç ürünü olmaktan çıktı. Portakal üretip ihraç eden ülke, portakal suyu ithal eder oldu.
Her gün İngiltere’ye, uçaklar dolusu taze sebze gönderen Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın da batırılması ile tamamen Türkiye’ye bağımlı hale getirildi.
2024 yılında Türkiye’ye satılan ürün 99 milyon dolar iken, biz Türkiye’den 2.62 milyar dolar mal almışız.
Tembel Kıbrıslı Rumlar ise 5.65 milyar dolarlık ihracat yapmışlar. Kıbrıslı Türkler üretimden koparken, adamızın kuzeyinde yüz binlerce Türkiye ve üçüncü ülke vatandaşı çalışma hayatında onların yerini doldurmaya devam etmektedir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



