İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşananların temel çıkış noktası, İsrail Devleti’nin varlığı ve bölgedeki enerji kaynaklarına sahip olma ile açıklanabilir.
ABD–İngiltere merkezli Yahudi küresel güçler, “Büyük Orta Doğu Projesi” ile İsrail Devleti’ne tehdit teşkil eden Arap milliyetçisi merkezi devletleri ortadan kaldırarak, etnik–mezhepsel farklılıklara dayalı yerel yönetimler oluşturmayı ve bölgedeki enerji kaynakları üzerinde tam kontrolü hedeflemişlerdi.
Bu amaçla ilk olarak, İran–Irak savaşını çıkarttılar. Ardından, “Kitle imha silahları var” yalanı ile Irak’ı işgal ederek bir milyondan fazla insanın ölümüne neden oldular. Kendi güçlerini kullanarak işgal ettikleri Irak’taki çatışmalarda yaşananlar, onları taktik değiştirmeye itti.
“Kömürü çıplak elle tutma yerine maşa kullanmaya dayalı bu taktik” çerçevesinde, taşeron devletler ve kendi kurdurdukları terör örgütlerini kullanarak, Büyük Orta Doğu Projesi’ni hayata geçirmeye giriştiler.
Türkiye’de iktidar yaptıkları AKP ve Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, bölgede onların hizmetinde olan körfez Arap ülkeleri, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelere bu projede taşeronluk ve eş başkanlık görevleri verildi.
Kurdurdukları terör örgütlerini maddi olarak destekleyip, Türkiye gibi taşeron ülkelerde silahlandırıp eğittiler.
Suriye ve Libya’ya sokulan terör grupları aynı anda birçok bölgede saldırılarına başlarken, bir yandan da bu ülkelerde “demokrasi sorunu var” yaygarası koparılmaya başlandı.
Aç kurtlar gibi, Libya ve Suriye’ye çullanan Yahudi küresel güçler ve onların taşeronları, Libya’daki rejimi ortadan kaldırarak, ülkeyi bölüp, iç savaşa sürüklediler.
Suriye’de ise işler istedikleri gibi gitmedi. Yıllardan beri Suriye’de üsleri bulunan Rusya’nın Esat Hükümeti’ne destek vermesi, planlarını bozdu.
Suriye’deki rejimi çökertip, kaosa sürükleme planını engelleyen Rusya’nın bölgeden çıkarılması zorunlu hale geldi.
Bunun için de Ukrayna’da kışkırttıkları ırkçılık ve milliyetçilik üzerinden Rusya’yı savaşa sürüklediler.
Rusya’nın Suriye’den çekilmesi ile birlikte, terörist diyerek kellesine ödül koyar gibi gösterdikleri ancak onların yetiştirdiği teröristler, Suriye’de devletin başına getirildi.
Sırada İran vardı. Ona karşı savaş çıkarmak için, yine İsrail’in kurup desteklediği Hamas örgütü devreye konularak, elektronik cihazlarla çok sıkı bir şekilde korunan Gazze’deki duvar, uluslararası bir gençlik müzik festivalinin olduğu gün, aşılarak çatışma başlatıldı.
“Hamas terör örgütü ülkemize saldırıyor yaygarası” ile “İsrail’in kendini savunma hakkı” ileri sürülerek, Gazze’de soykırım yapıldı. Sivil yerleşim alanları uçaklarla bombalanıp, yerle bir edildi.
Daha sonra da “Bu teröristleri İran destekliyor” denilerek, ABD ve İsrail ortaklaşarak İran hedefe koydular.
Ukrayna savaşı ile birlikte, Avrupa Birliği ülkeleri, ABD ile birlikte hareket ederek, Rusya’ya ambargo uygulamaya başladıkları için uğradıkları zarar hala devam etmektedir.
Bunun yanında ucuza aldıkları Rus doğal gazından mahrum kaldıkları için enerji maliyetleri de hızla artmaktadır.
Bu da üretim ve ulaşım maliyetlerine yansıdığı için hayat pahalılığı olarak ekonomiye olumsuz yansımaktadır.
Savaş ile birlikte, İngiltere ve ABD’nin, NATO üzerinden yaptıkları baskıyla, Avrupa Birliği Ukrayna’ya destek olmak zorunda kaldı. Rusya’nın Avrupa Birliği üyeliğinin konuşulacağı aşamada uyuyan dev uyandırıldığı için Rusya Avrupa için bir tehdit oldu.
Bu tehdide karşı NATO dışında, Avrupa Birliği savunma politikaları konuşulmaya başlanırken, savunma bütçelerine korkunç paralar ayrılmaya başlandı. İran–İsrail–ABD savaşı Basra Körfezi’nden ve Kızıldeniz’den yapılan petrol sevkiyatının durmasına neden olduğundan, dünya petrol fiyatları hızla artmaya devam etmektedir.
Bu da küresel Yahudi sermaye gruplarının çıkardığı bu savaşların cezasının, küresel diğer sermaye gruplarının ödemesine neden olmaktadır.
Kırılma noktası tam da burada ortaya çıkmaktadır.
İran’a yönelik savaşa destek verilmemesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşı, Avrupa Birliği’nin Kanada ile ortaklık antlaşması imzalaması, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi de içine alacak bir şekilde yeni bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabaları, ABD ve İsrail’in Orta Doğu’daki işbirlikçileri ve sermaye merkezlerine yönelik saldırıları sessizce geçiştirme, hedefe konan Suudi Arabistan’daki siyasi rejimin yardım çağrılarına kayıtsız kalınmasını hep bu çerçevede değerlendirmek gereklidir.
Dünya kara para aklama merkezi olup, Yahudi küresel güçlerin kontrolünde olan, başta Dubai olmak üzere körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarda gerçek hedef, fiziksel yapılar değildir.
Bu saldırılarla birlikte, sermayenin bu bölgeden başka yere kayması hedeflenmektedir.
Küresel Yahudi sermaye gruplarına hizmet eden Türkiye’deki iktidar da bu değişimden payını almaktadır. Kısa vadeli ödenmesi gereken 240 milyar dolar borcu bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kasasında, 29 milyar dolar vardır.
Fon yolsuzlukları, rüşvet ve demokrasi ayıpları ile kredi notu düşen Türkiye, Yahudi sermayesinin oyuncağı durumuna düşürülerek, Suudi Arabistan rejiminin yardımına koşmuştur.
Yıllarca din üzerinden siyaset yapar görünen AKP–Erdoğan Rejimi, Müslümanı Müslümana kırdırma peşinde olan Yahudi sermaye gruplarını oyunlarına alet olmaya devam etmektedir.
Bu görüntüyü kırıp algı operasyonu yapmak için ise Türkiye medyası Teknofest, İHA, SİHA, Kaan gibi savaş ve silah reklamları yapmaya devam etmektedir.
Dünyanın başına bela kesilen, yaptıkları ile diğer sermaye gruplarını rahatsız eden ABD–İngiliz küresel Yahudi sermayesi, elde ettiği üstünlüğü yitirmeye doğru hızla ilerlemektedir.
Türkiye’de anayasa değişiklikleri için son uğraşlarını veren ve küresel Yahudi sermaye gruplarına hizmet eden, AKP ve Erdoğan’ın da zamanı daralmış ve görev süresinin sonuna gelmiştir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




