“Ben bir başkasıdır,” der Arthur Rimbaud. Şiiri, kimliğin sınırlarını zorlayan, dili yerinden eden ve otoriteyi sarsan bir başkaldırıdır. Onun dizeleri yalnızca bireysel bir içsel patlamayı değil, aynı zamanda modernitenin, sömürünün ve Batı medeniyetinin üzerine kurulu ikiyüzlülüğün bir teşhiridir. Bu bağlamda, Rimbaud’nun isyanı, bugün hâlâ Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan bir coğrafyada, örneğin Kıbrıs’ta, kolektif bir hayal kırıklığının ve yalanlarla örülü dilin ifşasına dönüşebilir.
Kıbrıs, tarihin ve siyasetin uzun süredir kirlettiği bir adadır ama çok da önemli değildir. Coğrafi olarak iki adım arayla yan yana duran insanlar, ideolojik olarak uçurumlarla ayrılmış durumda. Bu ada, hem Avrupa’nın bir parçası olarak görülmekte hem de Ortadoğu’nun sınırında konumlanmakta. Ne tam olarak Batı’ya ait, ne de bütünüyle Doğu’ya. Bir aitlik sendromu sınırları sınırlarken melez bir aynılık gelir peripheral iklimlere.
Zamanda bir aidiyetsizliği ve çatışmayı doğurur. Rimbaud’nun şiirlerinde rastladığımız yerinden edilme ve kimlik karmaşası, Kıbrıs’ın bölünmüş yapısıyla yankı bulur. Onun dizelerinde, “anlam” sürekli erir, dil çözülür; çocuk bir sevişen politik söylemken, kelimeler barıştan söz ederken bile sınırları tel örgülerle örer.
Seçimler geldiğinde, bu çatlaklar biraz daha derinleşir. Siyasi aktörler, dillerini “birleştirici” olarak sunarken, aslında ayrıştıran kodlarla konuşurlar. Rimbaud’nun dilin ikiyüzlülüğüne dair sezgileri burada yeniden anlam kazanır. Siyasetçiler barıştan söz eder, ama bu barış yalnızca kendi kitlelerine hitap eder. Dil, bir vaat aracı olmaktan çıkar; bir araçsallaştırma biçimine dönüşür. Tıpkı Rimbaud’nun şiirinde olduğu gibi: “Dilin özü, istismardır.”
Sözler, vaatler, “birlik” söylemleri, hepsi aslında ayrımcılığın maskeleridir. Bugün bir lider, “hepimizin geleceği” derken, aslında yalnızca kendi uzuvlarını doyurur ya da vahşi bir haz ve açlığı doyurur. Rimbaud, dilin bu manipülatif doğasına karşı, anlamı parçalayan, yapıyı bozan, sözü delip geçen bir dili geliştirir. Ona göre hakikat, düz cümlelerde değil; kırık, yamuk, yan yana gelmeye direnen imgelerde saklıdır. Çünkü gerçek, ne yazık ki çoğu zaman “temsil edilemez”dir.
İşte bu nedenle, Kıbrıs gibi coğrafyalarda yaşanan hayal kırıklığı sadece siyasi değil; aynı zamanda dilsel bir hayal kırıklığıdır. İnsanlar artık kelimelere inanmamaktadır. Barış, demokrasi, eşitlik gibi kavramlar, seçim kampanyalarının süslerine dönüşmüş durumdadır. Bu, Rimbaud’nun şiirlerinde işaret ettiği “anlamsızlaşma”nın siyasi yozlaşmada yansıyan tezahürüdür.
Rimbaud, genç yaşta şiiri bırakıp ticarete atılsa da, onun şiirsel isyanı halen yaşanmaktadır. O, hiçbir yere ait olmayan bir bilinçle, her yere dair bir hakikati aramıştır. Bugün Kıbrıs’ın tam ortasında durduğunuzda, iki adım ötede bir başka kimliğe, dile, inanca çarptığınızda; Rimbaud’nun “her benlik, başka bir benliktir” sözü yeniden yankılanır. Bu yankı, barışın belki de tek gerçek imkanıdır: “Ben”in ötesinde bir “biz” hayal edebilmek. Ama bu hayal, sadece doğru kelimelerle değil, onları gerçekten kasteden bir bilinçle kurulabilir.
Dilin birleştirici olması için önce dürüst olması gerekir. Rimbaud’nun şiirleri, bu dürüstlüğün imkânsızlığını değil; onun için verilen mücadelenin zorunluluğunu hatırlatır
Dil darbeleri zevkli gelse de sağlam sevişenler işin içinden sağ çıkması için cüsseli bir cesaret boşluğuna fısıldaması gerekir…




