İngiltere İşçi Partisi siyasetinde son dönemin en dikkat çekici çıkışı partinin yeni başkanı Andy Burnham’dan geldi. Burnham, Birleşik Krallık’ın “son 40 yıldır izlediği yoldan farklı yeni bir yola” ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak yola çıktı. Bu Birleşik Krallık ötesinde, neoliberalizmin geleceğine dair küresel tartışmaları da yeniden alevlendirebilir. Burnham’ın bu sözleri iddialı görünse de Thatcher döneminde şekillenen ekonomik ve siyasi paradigmanın soldan gelen kapsamlı bir reddiyesi olarak değerlendirilmemeli. Burnham’ın açıkça “1980’lerde alınan yanlış dönüşlerden” söz etmesi ve ekonominin temel alanlarında daha fazla kamusal kontrol vaat etmesi, onun yalnızca İşçi Partisi içinde değil, Batı dünyasında merkez solun geleceği açısından da önemli bir figür haline gelebileceğini gösteriyor. Ancak hiçbir şey henüz olmadan olmuş gibi değerlendirilmemeli.
Margaret Thatcher’ın 1979’da başlayan iktidarı, yalnızca İngiltere’de değil tüm dünyada devlet ile piyasa arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasına öncülük etmişti. Özelleştirmeler, finansallaşma, sendikaların zayıflatılması ve merkezi hükümetin ekonomik öncelikleri, sonraki yıllarda hem Muhafazakârlar hem de Tony Blair liderliğindeki “Yeni” İşçi Partisi tarafından büyük ölçüde korundu. Burnham’ın ilk haftalardaki dikkat çekici yanı bu mirasla arasına mesafe koyuyor gibi görünmesinde. Beklenen, daha klasik sosyal demokrat bir program ile ilerlemesi olacaktır.
Burnham’ın siyasal programının merkezinde üç temel başlık öne çıkıyor: ekonomik adalet, kamusal kontrol ve yerel demokrasi ya da ademi merkeziyetçilik. Özellikle enerji, ulaşım, su ve konut gibi temel hizmetlerin piyasa mantığına terk edilmesinin toplumda eşitsizlikleri artırdığını savunan Burnham, devletin bu alanlarda ‘daha aktif rol’ üstlenmesi gerektiğini ileri sürüyor. Ona göre hükümetler son kırk yılda vatandaşların yaşam maliyetlerini belirleyen kritik sektörler üzerindeki kontrollerini kaybetti ve bunun sonucu olarak hem bölgesel eşitsizlikler derinleşti hem de çalışan sınıfların yaşam standartları geriledi. Ancak bu ‘daha çok rol’ oldukça gevşek bir tutum. Gündelik hayatta vücut bulana dek bunun ne olduğunu kestirmek zor.
Burnham merkeziyetçilikten yerelciliğe doğru bir kayma öneriyor ve bu denge önemli. Manchester Büyükşehir Belediye Başkanlığı sırasında geliştirdiği yerel inisiyatifleri ülke geneline yaymayı hedefliyor. Londra merkezli karar alma süreçlerinin İngiltere’nin kuzeyinde ve sanayi sonrası bölgelerde ciddi bir temsil krizine yol açtığını düşünüyor. Bu yüzden de başbakanlığın bazı fonksiyonlarını kuzey kaydırmayı hedefliyor. Yeni kabine oluşumu bunu gösteriyor. Dolayısıyla kendini dışlanmış hisseden geniş kesimlere ulaşmayı hedeflediğini görüyoruz.
Burnham’ın yükselişini Britanya dışında büyük sıçramalara gebeymiş gibi düşünebilmek için elimizde pek bir malzeme yok. Şu ana kadar sıradan ve önemsiz silik bir siyaset geçmişi var ve buradan ne çıkar göreceğiz. Ancak son yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika’da geleneksel sosyal demokrat partilerin, neoliberal küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklere karşı yeni cevaplar üretmekte zorlandığı bir gerçek. Burnham toplumsal dayanışmaya dayalı bir model önerebilir ve Starmerizmden Jeremy Corbyn döneminin söylemlerine doğru bir manevra yapabilirse daha ideolojik bir karakter taşıdığını göstererek rüştünü ispatlayabilir.
Ancak Burnham’ın vaatlerinin önünde ciddi engeller bulunuyor. Her şeyden önce İngiliz ekonomisi uzun yıllardır düşük büyüme, yüksek kamu harcaması baskısı ve küresel rekabet sorunlarıyla karşı karşıya. Kamunun borç yükü de katlanarak artmış durumda. Kamusal yatırımların artırılması, sosyal konut inşasının genişletilmesi ve temel hizmetlerde devlet rolünün güçlendirilmesi ise büyük mali kaynaklar gerektiriyor. Burnham’ın herkesin eleştirdiği var olan durumun yerine koyacağı ekonomik modelin ayrıntılarını ortaya koyması bu duruşunu anlamamıza yardımcı olacak.
Bununla birlikte Burnham’ın asıl şansı, belirli politika önerilerinden çok temsil ettiği siyasi ruh halinde bulunabilir. Son kırk yılda Batı siyasetine hakim olan temel varsayım, piyasaların devletlerden daha etkin olduğu ve ekonomik büyümenin sonunda herkesin refahını artıracağı fikriydi. Burnham ya bunu masajlayacak ve düzenin devamını sağlayacak ya da radikal bir program geliştirecek ve toplumsal meşruiyetini kazanmaya çalışacak. Konut krizi, enerji fiyatları, bölgesel eşitsizlikler ve yaşam maliyetlerinin yükselişi, birçok seçmenin hayatını imkansızlaştıran neoliberal dönemin ‘mucizesi’. Burnham’ın kendini kurabileceği tek alternatif nokta bu ekonomik paradigmayı değiştirmek.
Sonuç olarak Andy Burnham’ın ortaya koyduğu vizyon, yalnızca bir liderlik değişiminin ötesinde anlam taşıyabilir. Thatcherizm’e ve Blairizm’e karşı durabildiği ölçüde kendi siyasetini kurabilecek. Bu karşı duruşun olup olmayacağını henüz bilemeyiz. Ancak şurası açık ki Burnham’ın “40 yıllık yolu terk etme” çağrısı, günümüz siyasetinin en temel sorularından birini yeniden gündeme getiriyor: Devlet, piyasa ve toplum arasındaki denge yirminci yüzyılın sonundaki gibi mi kalacak, yoksa gerçekten yeni bir ekonomik ve siyasi döneme mi giriyoruz? Burnham’ın önemi, bu soruya kesin cevap vermesinden değil, soruyu yeniden sormaya cesaret etmesinden kaynaklanıyor. Cevap da verebilirse tadından yenmez.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



