Karpaz gezintim sona erdi. Yazacak bazı olgular mutlaka vardır. Aslında dönüşün hemen, sıcağı sıcağına yazmayı düşünüyordum. Ne de olsa hâlâ donuk şaşkınlıkla bayram tatili sürmektedir. Eve varıp biraz oyalandıktan sonra televizyonu açtım. Karpaz’da Yeni Erenköy’de veya Yalusa’da kaldığım tesislerdeki televizyonlar yerel kanalları çekmediği için, önemli gelişmelerden habersiz hâldeydim. Ekranlar bayram sonu olmasına karşın, sanki ilk günmüş gibi Türkiye’de ana muhalefet kutlamalarından bahsediliyordu. Fakat anormallik anormallikleri kovalar gibiydi. CHP’de iki başlı kutlama vardı. Atanan ve seçilen başkanlar ayrı ayrı halkla bayram kutlayacaktı. Elbet, kaçınılmaz olarak herkes önemli açıklama bekliyordu. Bir anlamda bu bayramın neden siyasal iklim olarak donuk değil de sıcak geçtiğinin son günü versiyonu gibiydi.
Türkiye’yi tanımayan, izlemeyen biri izleyip görüş edinirse, benim karşılaştığım gerçekten çok farklı yorumlar yapacaktır. Çünkü son döneme dek senelerdir Kemal Kılıçdaroğlu’na yer vermeyen, ona inanılmaz derecedeki saldırıları yapan ekranlar — TRT dahil — birden şahlanan Kılıçdaroğlu yanlısı olarak yayın yapıyordu. Dört kez kurultay kararıyla seçilen Özel ise sanki partiyi yıkacak kişi olarak suçlandırılıyordu. Böylesi bir iklimde saat ikide iki CHP kutlama dönemi başladı. Kanallar bu defa iktidar-muhalefet değil, Kılıçdaroğlu-Özel ayrımı çizgisinde yayın yaptılar. Bayram öncesi merkezi polisle bastırılan partiye giren Kılıçdaroğlu olayını akılda tutmayanlar için bunları anlamak mümkün değildir.
Bir anlamda iki binlerde başlayan devletteki siyasal İslam dönüşümü, süren mücadelelerin adeta ana muhalefette siyasal darbenin yaşanırlılığına tanıklık ettim. Ekran kendini anlatıyor. Ama tartışma ne olursa olsun, Türkiye rejiminin nerelere geldiğini de göstermektedir. Artık taşların konulup tekrar kaldırılması epey güç olacaktır.
Aklıma hemen Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı bir konu geldi. Fıkra gibi anlatılsa epey dinlenir. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu küçümseme adına öyle ifadeler kullandı ki; şimdi bunları söyleyen ile hedef olanın aynı eksende buluşması, daha da acısı, Kılıçdaroğlu’nun hem de epey tartışmalı mutlak kararıyla koltuğu alması, tarihsel örnek olarak çokça yer alacaktır.
Gelelim konuya: Erdoğan’a göre — hem de seçim meydanlarında söylenen ve zamanında epey tepki çeken şu söz: “Kılıçdaroğlu’nu bir köyden alıp başka bir köye koyarsanız geri köyünü bulamaz, yolunu bile bilmez.” Şimdi bu anlatının devamı şu anlama geliyor: Kılıçdaroğlu köyden ayrılır da yolu bulamaz, Erdoğan kılavuzluk yapıp onu geri köye gönderir. Zaten ona koltuk yolu kurultayla değil, görevi olmayan ve YSK kararı kesinken siyasal hüküm olmasına karşın asli mahkeme alanı olmayan bir mahkemenin kararıyla, mutlaklıkla kayyum şeklinde geldi. Dahası hâlâ mazbata Özel’in elinde. Ama artık öylesine bir kör yumağa dönüldü ki Türkiye’de neyin yasal neyin yasadışı olduğunu kanunlar ve anayasa değil, yetkiyi kullanan başkanlık erkidir.
Mahir Çayan’ın söyleyip bazılarının alay ettiği görüş var ya: sömürge tipi demokrasi veya faşizm ilkesi — işte en net yaşatılan olaylardan biri olarak, mutlaklıkla koltuğa Kılıçdaroğlu polis gücüyle oturdu. Mazbatasız başkan ve kurultay oyuna rağmen koltukta pratiğinin neferi oldu. Artık siyasal tarih bu konuyu yazdı.
En yakınlarımla bazı konularda ters düşüyorduk. Gerek Kuzey Kıbrıs’ta gerekse Türkiye’de yaşananlar üzerinden tartışırdık. Özellikle günlük statik yaklaşım ile çaresizlikte “mutlaka doğru olan” anlayışı bu farklılıkları hep yaşatıyordu. Bunlardan bazıları da doğrudan Türkiye’deki değişen koşullara göre kimine nasıl bakıldığıydı. Kılıçdaroğlu ve Meral Hanım öne çıkanlardandı. Aynı anda Bahçeli’yi de unutmamak gerekir. Israrla değişen koşullar veya devlet bloğu içi kırılmalarla kayganlıklardaki öne çıkma kuralını hep anlatmaya çalışsam da, imaj bakışıyla pek de anlaşılamadığım günler oldu.
Nitekim yukarıda saydığım üç lideri zaman zaman hoşa giden sözleriyle adeta kötüden iyiye çevirme duruşları hemen oluştu. Meral’den Kemal’e “demokrat” yapma kolaylaştı. Bahçeli’nin genel siyasal duruşla devlet içi denklemlerdeki kritik andaki rolleri sistemsel özüyle yakalanamadığı için, onu değişik kılıklara sokma kolaylığı da doğdu.
Akşener konusundaki zaman zaman yoğun tartışmalar uzun sürmedi. Çünkü Meral Akşener kendini bizzat ortaya koyup yanılma üzerinden suskunluğu yarattı. Kılıçdaroğlu ise özellikle yumuşak konuşmaları, uzlaşmacılığı ile iyi insan imgesiyle kendini yerleştirdi. Yumuşak sözlü olduğu için önemli yanlışları da fazla fark edilmiyordu. Hatta bazen karşılaştığı ufak şiddet de onu daha da mağdur hâline soktu. Fakat şu nokta hep unutturuluyordu: söz konusu olan bir siyasetçidir. Siyaseti var. Bir siyasetçinin başkanlıkla hedef alınması durumunda siyasal partinin duruşu önemlidir. Bir ayrıntı daha: birçok ülkede partilerin devletçi olmaları sonucu devlet içi değişimler onları etkiler. Devlet içi rejim kayışları merkezi partileri sarsar. Kılıçdaroğlu’nun simgesel iyi insan olgusu algılarda önemli rol oynadı. Birçok kritik dönemde gösterdiği adaylarla — Ekmeleddin gibi — veya birçok yasanın geçmesinde, dokunulmazlıkların kaldırılmasında, seçimlerde mühürsüz zarf kullanılıp anayasa değişikliklerinde resmen çekimser ya da gizlice destek vererek rejimin bugüne gelmesini sağlayanlardan biridir. 2015 seçimi gibi devlet içi en kritik anlarda da kolaylaştırıcı bir duruş sergiledi.
Bunları artırmak kolaydır. Doğru yaptıkları, kritik anlardaki engelleyici durumları ise pek yoktur. Bunlar bir anlamda kronik muhalefet olmayı sağladı. Oylarını bile artıramadı. Şimdi artık “vay Kemal” denip parmak sallanan lider değil. Rejimin Bay Kemal’den Kemal Bey’e geçişin yeni dönemi başlıyor. Hiç fazla düşünmeye gerek yok: son bayram gününde merkezi binadan yapılan açıklamaları veren televizyonların aynası her şeyi anlatır. Üstelik “ayıklama” ve “ahlak” kelimeleriyle de seçimi kazanmaya yürüyen partiyi bir anda iç kırılmalarla adeta küçültüp uysal hâle getireceğini çekinmeden açıklıyor. CHP bir anlamda tarihinin önemli bir darbeler kavşağında kendi kendini yiyen gerçeğiyle, yeni rejim rüzgârında — eğer durdurulmazsa — rolünü almaya çalışıyor.
Ne demiştik başlıkta: Dün “Bay Kemal” denilip parmak sallanırken, ekranlarda bile yer verilmezken; şimdi Kemal, “Bey” liğine yükselip kendini reddedenlerin önemli figürü hâline geldi. Üstelik kesilemeyen oy yükselişindeki partisine de önemli bir hançer saplamış olarak. Bakalım, biraz olsun Kıbrıs’ta bu gelişmeleri değerlendirip ders alacak var mı? Unutmadan: Türkiye’deki son gelişmeler doğrudan Batılı devletlerin desteğiyle oluyor, yaşananlar kabulleniyor. Sanırım Erdoğan’ın Trump ile yaptığı görüşme ile Tom Barrack’ın açıkladığı Ortadoğu modeli yeterli mesajı vermeye yetiyor.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


