Kıbrıs penceresinden, gün gecikmeye kavuşurken, şöylesine bir Kıbrıs-Türkiye gelişmelerine dokunacağım. Tabii ki Lefkoşa’da yaşamın gözüyle bakmak zorunda olduğumu da unutmayın.
Hemen önemli birkaç hukuki haberle başlayalım. Türkiye gerçekleriyle alakalı uluslararası AİHM kararıyla makalemizi ısıtalım. Tam da Türkiye’de “demokratikleşme” veya tersinden “terörü bitirme” gelişmeleriyle tartışmalar sürerken, birden AİHM kararıyla bir soğuk duş gerçeği bıçak gibi suratlara vurdu. İkinci defa Osman Kavala’yla alakalı karar açıklandı. Türkiye hem tazminat cezasına çarptırıldı, hem de yeniden Kavala’nın serbest bırakılması karara bağlandı. Bu ikinci defa oluyor. Tam da durmadan yeni anayasa ve çerçeve yasasıyla hamleler olduğu anda tekrarlandı.
Türkiye AİHM üyesi. Kararlarının bağlayıcı olduğunu, ulusal hukukun üstünde yetkisi bulunduğunu da çoktan kabul etti. Ama nedense özellikle son dönemde bu konuda alınan kararların önemli kısmına uymuyor. İkinci defa alınan Kavala kararı, devamında Avrupa Konseyi’nde bakanların da görüşeceği beklentisini doğuruyor. Tabii son kararda bir de şu önemli tespit var: bir zamanlar AİHM aldığı kararla Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ni de üst hukuk kabul ederek, oradan alınacak karar sonrası AİHM’e başvurulmasını karara bağlamıştı. Şimdi: özellikle Anayasa Mahkemesi’nin hem aldığı kararlar hem de epey geciktirerek karar verme davranışı sonucu, bunun artık sorgulanmaya başlandığını da görüyoruz.
Hatırlatalım: özellikle Erdoğan’ın Avrupa flörtlük döneminde Türkiye’ye altın tepside iki uygulama sunuldu. Birincisi Kıbrıs’la alakalı MTK oluşumu ile kuzeydeki mülk sorununu aşma yolu açıldı. Ama bazı kesim çıkarları dışında komisyon işletilmeyerek sorularla dolu bir görüşülme cenderesine girdi. İkincisi ise Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ni de sürece katıp üst başvuru yeri olarak kabul edilmesiydi. Böylelikle AİHM yolu daha bir uzatılarak epey zaman kaybına neden olundu. Şimdi, özellikle Demirtaş ve Kavala süreciyle yeni bir sıçrama oldu. Türkiye tanıdığı ve yasal kural hâline getirdiği AİHM kararlarını uygulamayarak olayı yeniden tartışma zeminine doğru kaydırıyor. Şimdi: hem yeni süreç hem de AİHM kararı kıskacında hangi adımların atılma ihtimalinde olunduğu, merak konusudur.
Tam da Kavala olayı gündeme düşerken, başka bir yargı kararı da hukuki kuram bakımından epey sorgulanacağı beklentisini taşıyor. Ali İhsan Aktaş bir müteahhit ve şirketleri var. Beş yüz yirmi kamu ihalesi aldı. Çoğu AKP belediyelerindendir. Bu arada muhalefet belediyelerinden de yüz yirmi iki ihale almış. Soruşturma ve yargılama sadece muhalif belediyelerden aldığı ihalelerle alakalı açıldı. İtirafçı oldu. Birçok rüşvet verdiği ihaleyi açıkladı. Bir anlamda rüşveti verdiğini kabul ediyordu. Buna karşılık, rüşvet verdiğini söylediği muhalefet belediye yetkilileri rüşvet almadıklarını açıklıyor. Sonuç mu: tam bir hukuki tersyüzlük: rüşveti veren ve itiraf eden beraat ederken, “rüşvet almadım” diyene “aldın” denerek ceza verildi. Oysa rüşvet suçunda hem alan hem de veren suçludur. Burada veren itiraf ederken, alan kabul etmemesine rağmen ceza aldı. Üstelik itirafçı da rüşveti verip ceza almayan kişidir. Tabii çoğu iktidar yanlısı ihalenin kılına dahi dokunulmadı. Hatta başlanan bazı girişimler, ilgili belediye başkanının transfer olması sonucu, sorgu orada kaldı.
Bunlar Türkiye hukukundan seçkilerdir. Tabii eklemeden olmaz: maaşlarını alamayan, hakları verilmeyen madenciler Ankara’da. Üç defa gelip gittiler. Üç bakan onlara alamadıkları ödeneklerin verileceği sözünü verdi. Olmadı. Tekrardan bulundukları yerlerden yola çıkıp sokaklarda Ankara’ya vardılar. Dayak yediler. Kelepçelendiler. Tutuklandılar. Ama direniş sürüyordu.
Bakın, hak istemek, maaş artsın değil, aylardır çalışıp da alamadıkları maaş ve ödenekleri için sokağa çıktılar. Ama yasalara rağmen değil, yetkinin mutlaklığıyla, devletin “şefkatli eliyle” okşandılar. “Misafir olsunlar” diye, sokakta kalmalarını önlemek adıyla hapishanede “misafir” edildiler! Bunlar son haftaların Ankara rüzgârları olmaktadır.
Bunlar gelişirken, Türkiye yeni hamlelerle siyasal ayar peşinde. Kimine göre “terörü bitirmek,” kimine göre de “Kürt sorunu ve barış” olarak isimlendirildi. Fakat, sorular çok. En önemli soru ise bilmeme oranının çok olması. Tahminlerin de sığ kalmasıdır. Öyle ki geçirilen çerçeve yasası dahi imza atanlarca imzadan sonra okunması durumu dahi yaşandı. Bilinmezlik ile geçmişten gelen gerçekler, sorgulamaları değişik alanda yükseltiyor. Üstelik AKP rejimi ile Öcalan arasında sıkışan gelişmelerde bilgi fazla yok. Yapılan açıklamalar ise herkese göre başka anlaşılıyor. Ayrıca Bahçeli gibi bir politikacının daha yakın dönemdeki rolleri de gözlenirse, onun açıklamalarıyla da moral bulunması da tehlikelerin ilerdeki bir mesajıdır.
Ama net olan: uluslararası ilişkiler, bölgesel krizler ile Türkiye’deki devlet rejim değişim girişimleri, karşımıza ona uygun bir platform getirdi. Silahların susması herkese iyi gelirken, ama sorusu ile gizlilikler hep şüpheleri artırmaya da adaydır. Bunlar ilerde karşılaşılacak “nedir bu” sorusunu da hep akılda tutmayı dayatmaktadır.
Bir yanda devlet, öte yanda Öcalan ki esir hâlde olup ilişki dahi çok sıkıntılı olma ikileminde, elbet bilgi eksikliği ile amacın net bilinmemesi, şüpheleri de artırmaktadır. Hele de arada gelen açıklamalar, güven yerine önemli kesimde “acaba” sorularını yeşertmeye devam ediyor. Ama yol da devam ediyor. Yönetimin, daha doğrusu tek adamın yetkisinde olan kuruluşlarla karar verme yetkisinin elinde olması, ilerde hep sorularla karşılaşmayı kaçınılmaz kılıyor. Hele kullanılan kavramların tersyüz olması da eskisine göre daha bir dikkatli olunmasını bazı kesimlere işaret etmektedir.
Kısaca: aslında Kıbrıs’ta yazılacağı zaman “aman dikkat” denilecek birkaç Türkiye gelişmesine dikkatlice dokundum. Bunlar direkt K. Kıbrıs’ı da ilgilendirir. Ama burada susmak veya Erdoğan’ın açıklamalarıyla yetinmenin daraltıcılığı yeterli ve artmaktadır.
Bu arada yazıyı tamamlamadan, birkaç Kıbrıs uyarısı da yapalım. Tufan, metodoloji ile koşulları birbirine karıştırmayı fazla konu etmekten bir an dursun. Şöyle kendine bağlı Kamu Hizmeti Komisyonu’yla ilgilensin. Son sınavlarda ortaya saçılanlar, hele seçim nedeniyle koltukçuların bazı tutumlara girip yandaşa kapı açma ortaklığına biraz göz atsın. Çoğu bilmez veya bilmezliğe vurur: Kamu Hizmeti Komisyonu’nda sarayın yetkisi var. Atamaları da o yapar. Nedense Tufan bunları şimdilik yok sayar. Sayar da yarın birileri bunu hatırlatırsa, lafları kendini aklamaya yetmez. Bu da not düşülecek bir gerçektir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




