Daha önceki Suriye yazımda, ülkenin iki tarafından girip orada kalıcılaşmakla meşgul olan iki ülkenin gerilimini özetledim. Son hamleyle de İsrail’in İdlip’teki hava üssünü Türkiye gerekçesiyle bombalaması, propaganda savaşını da kızıştırdı. Tabii iş propaganda olunca, taraflı olgular öne çıkınca, konu bambaşka eksenlere kolayca çekilme tehlikesini de işaret etmekten geri durmadı. Tabii ki olayın özü de yok sayıldı. Konu Suriye toprağında geçti. Hani ezberde şu söylenir ya “ülkenin toprak bütünlüğü”; işte Suriye bir anlamda onca algının adeta gerçeklerle yüzleşmesini de gösterdi. Tabii görmek isteyen varsa.
Sonuçta bildik Suriye çoktan tarihe karıştı. Öyle karıştı ki kimin eli kimin cebindeki soruları hep çağrıştırdı. Nitekim “özgür Suriye” falan söylenirken, iktidar hem de aranan terörist El-Kaide’ciğe teslim edildi. Laiklik ifadesinden şeriata doğru hızlı evrilmeler oldu. Bu arada Suriye gerçeğiyle zaten baştan ülke üzerinde hesaplar yapan komşuları da fırsatı kullandı. İsrail güneyden Şam’a dek ulaştı. Türkiye’nin Rusya onayıyla girdiği Suriye’de Halep hattı için hamleler yaptığı da sır değildir. Söz konusu bombalanan hava alanı da İdlip’te. O İdlip ki Türkiye kontrolünde olup, cihatçıların örgütlendirilip Şam’a gönderildiği yer durumundaydı. Esad bitti. Ama Suriye de darmadağın. Ülke resmen iki yanlı komşuların kontrolünde. Bölgesel hegemonya için uğraşlar oluyor. Amerika ise şimdilik durumu idare etme peşinde. “Kontrol” politik terimini tercih ediyor. Ama Türkiye-İsrail gerçeği de kesin. Üstelik hesaplaşma ve propaganda Suriye topraklarında olmaktadır. Buna iki ülkenin siyasal yapıları ile hedeflerini de sıralarsak, “Siyonizm” ve “Yeni Osmanlıcılık” dersek, birileri bizi kara listeye yeniden yazsa da gerçek bu.
Son İsrail’in İdlip’teki hava üssünü vurmasından sonra, propaganda savaşı hemen başladı. Aslında ilk söylenecek söz hiç kullanılmadı. Hani “Suriye toprak bütünlüğü ve egemenliği” vardı: demek ki pratik denilen Suriye’den eser olmadığını kanıtlıyordu. Üstelik Şara pek de ses çıkaramadı. Amerika şimdilik idare modunda. İngiltere’nin ise ne amaçladığı hiç konuşulmuyor.
Bu konuyu bazı arkadaşlarla konuşurken, tesadüfen bazılarının konuya bakış noktası da bana ilginç ama gayet normal geldi. Çelişkili gibi ifade olsa da doğrusu bu. Senelerdir KSP yetkilisi Mustafa Onurer ile Mayıs TV ve radyosunda program yaptık. Mustafa’nın önemli bir analiz şekli vardı. Oluşan önemli bir gelişmede eğer elde yeterli bilgi yoksa, hemen şu yönteme geçiyordu: “bu olay kimin işine yarıyor.” Sorunun yanıtını bu noktadan bulmaya çalışıyordu. Olayda kısır döngü olunca, hemen sorusunu sorardı: “bu gelişme kimin işine yarıyor.” Giderek de eldeki sorgulamalardan sonra çıkarın yönüne göre durum özetlenirdi.
Cuma günü Kutay dostumla arada yaptığımız tartışma buluşmasını gerçekleştirdik. Kutay’la Ortadoğu ağırlıklı beyin cimnastiği yapıyoruz. Bu defa ister istemez Suriye merkezli olanlarla Kürt eksenli savrulmaları bir buçuk saat konuşarak karşılıklı beyin cimnastiği yaptık.
Kutay, Suriye’de olanları bir anlamda Mustafa’ya benzer bir sorguyla ele aldı. Kutay’a göre, bu bombalama durumu “kime yaradı” diye başlayıp sıralama hızla geldi. Tabii birkaç koşul da düşünülerek “kime yaradı” yanıtına geçti. Suriye’nin iki devlet tarafından kontrol edilip hegemonya mücadelesinin sürmesi ile İsrail’deki Netanyahu hükümetinin seçim sürecinde olması önemli etkenlerdi. Aynı şekilde Türkiye’de de rejim, yeni siyasal hamlelerle kendini daha ileriye taşıma peşindeydi. İki kesimde de devletçi ideolojik bakışın çok önemli olduğu, böylesi konularda ulusal sıralanmanın oluşturulduğu da eksik bırakılmadı.
Bu provokasyon olayı Netanyahu için önemlidir. Hem İsrail devletinin özüyle buluşan, hem de seçim nedeniyle güzel bir propaganda konusu hâlindeydi. Nitekim Netanyahu son dönemlerde saldırganlıkla hem toprak kazanıyor hem de iktidarda kalma şansını yükseltiyor. Aynen Türkiye için de geçerli. Üstelik saldırıya uğrama ile ulusal çıkar sıralaması ikilemi mevcut Erdoğan rejiminin de işine geliyor. Nitekim provokasyon sonrası kimse, neden Suriye topraklarının işgal edildiğini hiç sorgulatmadı. Tam aksine hep karşıta veriştirme ile milli duygulara hitaplar dizildi.
Eklemeden olmayacak: Türkiye-İsrail ilişkilerini salt iki ülke boyutuyla okursak dahi eksik kalır. Bütünsel ele almak kaçınılmazdır. Kurulduğu günden beri Türkiye hem İsrail ile istihbarat konusuna varan güzel ilişkiler yaparken, söylemlerde hep “Filistin dostu” olup İsrail’e göndermeler yaparak ırksal veya dini motiflere dayanmaktadır. Nitekim hiç uzağa gitmeyelim: son Gazze soykırımında liderler en yüksek sesle İsrail’i tehdit ederken, öte yandan İsrail’e petrol Azerbaycan’dan çıkıp Türkiye’den geçip denizden İsrail’e gitmekteydi. Onca tehdide rağmen gemilerin İsrail’e petrol taşıma ikilemi sürdü. Nitekim şimdi de karşılıklı demeçler verilirken, Azerbaycan petrolü de Türkiye’den geçip Ceyhan Limanı’na, oradan da gemilere yüklenip İsrail’e gitmektedir. Böylesi karışık bir çelişkiler ilişkisi vardır. Bunların tamamını bilmeyen, kolayca “Türkiye-İsrail savaşacak” laflarına da destek vermektedir.
Kısaca, Suriye bildik Suriye değil. Her yönüyle bir yandan gerici cihatçı şeriatçı rejim oluşurken, ülkenin önemli kısımları komşu ülkelerce kontrol edilen bir yer hâlindedir. Tabii dün çokça konuşturulan ve kimine göre tehdit olan Kürt yapısı ise bir anda silikleşti. Bunlar toplamda emperyalist Ortadoğu politikasında saçılan tohumların meyvesidir. Zamanında sorulan şu soruya da yanıt: nasıl bir Ortadoğu? Emperyalist sömürgeleşme çağının anlayışı işte bu.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



