18 Ağustos sabahı Rize’nin Pazar ilçesindeki Balıkçı Köyü’nde jandarma, yaklaşık üç aydır kafes balık çiftliği projesine karşı nöbet tutan köylülere müdahale etti. Dört balıkçı gözaltına alındı. Köylülerin karşı çıktığı proje Zelek Limanı açıklarında kurulmak isteniyor. Mesele bir grup insanın evinin önündeki manzarayı korumaya çalışmasından ibaret değil. Burada karşı karşıya gelen iki ayrı balıkçılık ve gıda sistemi var: Denizi yaşayan bir müşterek ve geçim alanı olarak kullanan küçük ölçekli balıkçılık ile denizi sermayenin yeni üretim sahasına dönüştüren endüstriyel su ürünleri yetiştiriciliği.
Bu nedenle Pazar’daki mücadele çoktan yerel sınırların dışına çıktı. Dünya Balıkçı Halkları Forumu, yani WFFP, 21 Temmuz’da Balıkçı Köyü’yle dayanışma açıklaması yayımladı. Açıklamanın belki de en önemli cümlesi şu fikri taşıyor: Deniz, içine kafesler yerleştirilmesini bekleyen boş bir alan değildir. Balıkçı halklarının yaşamının, kültürünün, ekonomisinin ve geleceğinin maddi zeminidir. WFFP’ye göre endüstriyel kafes yetiştiriciliğinin yayılması, kıyı sularını giderek şirketlerin ticari kontrol alanlarına dönüştürüyor.
Bu tartışma önümüzdeki yıllarda daha da büyüyecek. Çünkü dünyada su ürünleri üretiminin ağırlık merkezi hızla avcılıktan yetiştiriciliğe kayıyor. FAO’nun Haziran 2026’da yayımladığı son küresel verilere göre yetiştiricilik yoluyla üretilen su hayvanlarının miktarı 2024’te ilk kez 100 milyon tonu aştı ve toplam su hayvanı üretiminin yüzde 53’üne ulaştı. Türkiye de bu dönüşümün hızlı aktörlerinden biri. 2025 yılında yetiştiricilik üretimi 626 bin 591 tona çıktı; bunun 440 bin 817 tonu denizlerde gerçekleştirildi. Tarım ve Orman Bakanlığı ise aynı yıl su ürünleri ihracatının yaklaşık 2,3 milyar dolara ulaştığını açıklıyor ve 2028 için 750 bin ton yetiştiricilik üretimi ile 3 milyar dolar ihracat hedefliyor. Dolayısıyla karşımızda birkaç kafesin yer seçimi tartışmasından çok daha büyük, ihracata dayalı bir büyüme stratejisi bulunuyor.
Her yetiştiricilik aynı değil
Küçük ölçekli su ürünleri yetiştiriciliğiyle endüstriyel kafes balıkçılığını aynı sepete koymak doğru değil. Nyéléni gıda egemenliği hareketi ve WFFP de tam olarak bu ayrımı yapıyor. Yerel bilgiye dayanan, düşük girdili, toplulukların kontrolünde bulunan ve esas olarak yerel gıda sistemlerini besleyen yetiştiricilik biçimleri dünyanın pek çok yerinde küçük üreticilerin geçim stratejisinin bir parçası. WFFP, geleneksel ve küçük ölçekli yetiştiriciliği gıda egemenliği ve ekosistem dayanıklılığı açısından değerli görüyor. Karşı çıktığı model ise büyük sermaye tarafından kontrol edilen, ihracat pazarlarına yönelik, yoğun yem ve kimyasal girdiye bağımlı endüstriyel yetiştiricilik.
Endüstriyel yetiştiricilikte somon, karides ve başka yüksek piyasa değerine sahip türler büyük ölçekte yetiştiriliyor; sistem ticari yem, ilaç ve diğer girdilere bağımlı hale geliyor. Üretim yerel halkın ucuz ve erişilebilir protein ihtiyacına göre değil, süpermarket ve ihracat zincirlerine göre örgütleniyor. Yetiştirilen etçil balıkların yeminde kullanılmak üzere büyük miktarda yabani balık avlanıyor. Bültene göre dünya balık avının yaklaşık yüzde 15’i balık unu ve balık yağı başta olmak üzere endüstriyel yetiştiriciliğin yem zincirine gidiyor. Böylece “denizlerdeki av baskısını azaltacağı” iddiasıyla sunulan sistem, başka denizlerde yeni bir av baskısı yaratabiliyor.
WFFP’nin itirazı yalnızca yem meselesine de dayanmıyor. Örgütün 2024’te Brasília’da yapılan 8. Genel Kurulu sonrasında başlattığı Endüstriyel Su Ürünleri Yetiştiriciliğine Karşı Küresel Mücadele, yoğun yetiştiricilik tesislerinin atık yükü, kıyı ve tatlı su ekosistemleri üzerindeki baskısı, yem talebinin başka balık stokları üzerindeki etkisi ve su alanlarının özelleştirilmesi arasında doğrudan ilişki kuruyor. WFFP’nin kullandığı kavram deniz gaspı. Daha önce toprağın çevrilmesi ve şirketlere tahsis edilmesinde gördüğümüz mantığın suya taşınmış hali.
Kafes denize yerleştirildiğinde yalnızca kafesin kapladığı birkaç yüz metrekare kullanılmaz hale gelmiyor. Çevresindeki seyir, ağ atma ve avlanma düzeni de değişiyor. Böylece kamusal bir su alanı fiilen belirli bir işletmenin üretim sahasına dönüşüyor. Balıkçı Köyü’nün itirazının merkezinde de bu var. Pazar Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı daha önce Tarım İl Müdürlüğü verilerine dayanarak bölgede 189 kıyı balıkçısının projeden etkileneceğini açıklamıştı. Küçük balıkçı açısından deniz soyut bir “kaynak” değil; hangi mevsimde hangi balığın nereden geçtiğini, akıntıyı, dip yapısını, fırtınayı ve ağı bilen kuşakların birlikte ürettiği bir yaşam alanı.
Mavi ekonomi mi?
Tam da burada ‘mavi ekonomi’ söyleminin cilası dökülmeye başlıyor. Denizlerin ekonomik olarak değerlendirilmesi, verimliliklerinin artırılması ve “mavi büyüme” ilk bakışta itiraz edilmesi güç kavramlar gibi görünüyor. Fakat toprağın yeşil dönüşüm adına maden şirketlerine, enerji şirketlerine veya karbon piyasalarına açılması nasıl kendiliğinden ekolojik olmuyorsa denizin “mavi” diye adlandırılan yatırımlara açılması da kendiliğinden sürdürülebilir hale gelmiyor.
2025 Eylül’ünde Sri Lanka’nın Kandy kentinde düzenlenen Üçüncü Nyéléni Küresel Forumu’nun sonuç bildirgesi bu nedenle mavi ekonomiyi nötr bir kalkınma programı olarak değil, yeni bir metalaştırma alanı olarak değerlendiriyor. Yüzü aşkın ülkeden 700’den fazla temsilcinin katıldığı forumun Kandy Bildirgesi, neoliberal yeşil ve mavi ekonomilerin kara ve denizlerde yeni bir kaynak gaspı dalgası yarattığını belirtiyor. Endüstriyel yetiştiriciliği, “mavi gıdalar” adı altında geliştirilen şirket egemenliğini ve okyanusların özelleştirilmesini aynı politik ekonomik çerçevenin parçaları olarak ele alıyor.
Üstelik Kandy Bildirgesi bununla yetinmiyor. Hareketlerin ortak mücadele programı içinde endüstriyel su ürünleri yetiştiriciliğinin ve endüstriyel balıkçılığın durdurulmasını, mavi ekonomi üzerinden yürütülen denizlerin özelleştirilmesine karşı çıkılmasını açık biçimde taahhüt ediyor. Bunun karşısına ise “aquaecology”, yani su ekosistemlerinin işleyişini, yerel bilgiyi, küçük üreticiyi ve topluluk yönetimini esas alan bir sucul agroekoloji anlayışını koyuyor.
Bu yaklaşım Pazar’daki kadınların aylardır sürdürdüğü mücadelenin neden yalnızca çevreci bir itiraz sayılamayacağını da anlatıyor. Balıkçılık yalnızca tekneye çıkıp ağ atan kişilerden oluşan bir sektör değil. Ağın hazırlanmasından balığın işlenmesine, satışından hane ekonomisinin sürdürülmesine kadar geniş bir emek zinciri var ve kadınların emeği çoğu zaman resmi balıkçılık istatistiklerinin dışında kalıyor. Pazar’daki nöbetin özellikle kadınların öncülüğünde sürmesi bu nedenle tesadüf değil. WFFP de endüstriyel yetiştiriciliğin yayılmasının kadınları ve gençleri geçim kaynaklarının kaybı, topluluk temelli gıda sistemlerinin zayıflaması ve karar süreçlerinden dışlanma yoluyla orantısız biçimde etkilediğini vurguluyor.
Balığın fiyatından önce denizin mülkiyeti
Türkiye’nin su ürünleri ihracatını artırması hükümet açısından bir başarı göstergesi. 2,3 milyar dolarlık ihracat, yeni üretim alanları, Türk somonu, levrek ve çipuranın dünya pazarındaki payı sürekli vurgulanıyor.
Fakat gıda egemenliği açısından bakıldığında hesap başka türlü yapılıyor. Üretimin kaç ton arttığından önce üretim araçlarının kimin kontrolünde olduğu, denize kimin erişebildiği, üretilen balığın kimin sofrasına gittiği, ekolojik maliyetin kimin yaşadığı kıyıya bırakıldığı ve elde edilen değerin kimde toplandığı önem kazanıyor. Bakanlığın kendi açıklamasında dahi sektörün büyüme yönünün “entegre ve ihracat odaklı” işletmeler üzerinden tarif edilmesi bu açıdan dikkat çekici.
Gıda egemenliği tam da bu nedenle gıda güvenliğinden daha geniş bir kavram. Bir ülkede yeterli miktarda balık bulunması, o ülkenin balıkçılık sisteminin adil veya ekolojik olduğu anlamına gelmiyor. Burada önemli olan şey, gıdayı üretenlerin toprak, su, tohum, deniz ve biyolojik varlıklar üzerindeki söz hakkının korunması gerektiği.
Bu nedenle çözüm, endüstriyel ölçekte, yoğun girdiye ve ihracata dayanan model yerine küçük ölçekli balıkçılığı koruyan; geleneksel avlanma alanlarında şirketlere öncelik vermeyen; denizin taşıma kapasitesini yalnızca tek tek tesisler için değil bütün kıyı ekosistemi açısından değerlendiren; balıkçı kooperatiflerini karar mekanizmalarının gerçek aktörü yapan; kadın balıkçıların emeğini ve söz hakkını tanıyan; yerel tüketimi ve kısa gıda zincirlerini önceleyen bir balıkçılık politikası.
Pazar’da bugün yaşananlar iki model arasındaki çatışmayı görünür hale getiriyor: Bir tarafta üretim tonajı, ihracat hedefleri, yatırım izinleri ve şirketler var. Diğer tarafta tekneleri, ağları, kıyıları ve deniz hakkındaki kuşaklar boyunca birikmiş bilgileriyle küçük balıkçılar.
“Endüstriyel yetiştiricilik balıkçılık değildir” sözü tam da bu ayrımı anlatıyor. Balıkçılık balık üretmekten ibaret değil. Denizle kurulmuş toplumsal bir ilişki, geçim biçimi, kültür ve müşterek kullanım hakkı.
Kafese alınan yalnızca balık olduğunda mesele teknik bir üretim yöntemi olarak görülebilir. Ama kafesler küçük balıkçının denize erişimini, kıyının müşterek niteliğini ve toplumların kendi gıda sistemleri üzerinde karar verme hakkını da çevrelemeye başladığında, deniz de bir hak öznesi olmaktan çıkar, bizzat kafese konulur.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



