yazılariktibasArif Keskin yazdı: İran-ABD Müzakereleri: Bir nükleer pazarlığın ötesinde

Arif Keskin yazdı: İran-ABD Müzakereleri: Bir nükleer pazarlığın ötesinde

Orjinal yazının kaynağıbirgun.net
Kategori:

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, düşmanca bir ilişkinin altıncı on yılına girmek üzeredir. 1979 Devrimi’nden bu yana geçen yaklaşık yarım asır boyunca iki ülke arasında yaptırımlar, askerî krizler, vekâlet savaşları, diplomatik kopuşlar ve zaman zaman müzakere girişimleri yaşandı. Ancak bütün bu süreç içerisinde ne Washington İran’ı istediği yönde dönüştürebildi ne de Tahran ABD’yi bölgesel denklemden dışlayabildi. Taraflar birbirlerine ağır maliyetler yüklediler; fakat stratejik hedeflerini tam anlamıyla gerçekleştiremediler. Son olarak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî baskıyı artırması ve fiilî savaş sürecinin ortaya çıkması da bu tabloyu köklü biçimde değiştiremedi. Savaş da  uzun yıllardır devam eden stratejik çıkmazı da ortadan kaldıramadı.

Bu nedenle bugün yürütülen İran–ABD müzakerelerini yalnızca savaş sonrası tansiyonu düşürmeye yönelik diplomatik temaslar olarak okumak yetersiz kalabilir. Asıl soru, bu müzakerelerin iki ülke arasındaki ilişkinin niteliğine dair daha derin bir dönüşüm arayışını temsil edip etmediğidir. Başka bir ifadeyle, müzakerelerin örtük anlamı yeni bir İran–ABD ilişki modeli arayışı olarak okunabilir mi? Yaklaşık yarım asırdır süren husumetin ürettiği sonuçlar ortadayken, taraflar çatışmanın maliyetlerini azaltacak farklı bir ilişki biçimi geliştirebilirler mi? Yoksa İran ile ABD arasındaki karşıtlık, ancak taraflardan birinin siyasal veya ideolojik olarak ortadan kalkmasıyla sona erebilecek yapısal bir çatışma mıdır?

Bu sorular yalnızca diplomatik bir sürecin geleceğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceği, ABD’nin Ortadoğu stratejisi ve bölgesel güç dengelerinin nasıl şekilleneceğiyle de ilgilidir. Çünkü İran ile ABD arasındaki ilişki sıradan bir devletlerarası anlaşmazlık değil; kimlik, ideoloji, güvenlik ve bölgesel düzen üzerine inşa edilmiş çok yönlü bir husumettir. Bu nedenle bugün yürütülen müzakereler, nükleer program, yaptırımlar veya Hürmüz Boğazı gibi başlıkların ötesinde anlamlar taşımaktadır. Mesele doğrudan doğruya İran–ABD husumetinin geleceği ve bu husumetin hangi biçimde sürdürüleceği ya da dönüştürüleceği sorusudur.

İRAN’IN SALDIRMAZLIK ARAYIŞI

İran ile ABD arasındaki ilişkiler 1979 Devrimi’nden bu yana çeşitli krizler, gerilimler ve çatışmalar yaşamış olsa da, 2025 yılında İsrail’in İran’a yönelik doğrudan saldırılarıyla birlikte yeni bir aşamaya girmiştir. İran uzun yıllar boyunca kendisini bölgesel çatışmalar ve istikrarsızlıkların dışında tutabilmiş bir ülke olarak sunuyordu. Tahran yönetiminin sıklıkla dile getirdiği “Tahran’ın savunması Bağdat’tan ve Beyrut’tan başlar” tezi de bu stratejik yaklaşımın bir yansımasıydı. Buna göre İran, güvenlik tehditlerini kendi sınırlarından uzakta karşılayarak savaşın ülke içine taşınmasını engelleyebilmişti. Ancak 2025 sonrasında bu denge bozuldu. İran ilk kez doğrudan ve sistematik biçimde savaşın taraflarından biri haline geldi. Bu durum yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik açıdan da yeni bir dönemin başlangıcını ifade etmektedir.

Bugün savaş ve savaş ihtimali, İran’da hem iktidarı hem de muhalefeti adeta rehin almış durumdadır. Ülke her alanda derin bir belirsizlik atmosferi içerisinde yaşamaktadır. Yeni bir savaşın ne zaman başlayacağı, başlayıp başlamayacağı veya hangi ölçekte gerçekleşeceği konusunda kimsenin net bir öngörüsü bulunmamaktadır. Bu belirsizlik yalnızca güvenlik alanını değil, ekonomiden kültüre, yatırım kararlarından toplumsal beklentilere kadar hayatın tüm alanlarını etkilemektedir. Devlet uzun vadeli kalkınma programları hazırlamakta zorlanmakta, sermaye çevreleri geleceği öngöremediği için yatırım kararlarını ertelemekte, vatandaşlar ise gelecek planlarını sürekli ertelemek zorunda kalmaktadır. Sürekli savaş ihtimali ya da “ne savaş ne barış” olarak tanımlanabilecek ara durum, ülkenin ekonomik ve toplumsal enerjisini tüketmektedir.

İran açısından temel mesele artık yalnızca yaptırımların kaldırılması veya ekonomik kazanımlar elde edilmesi değildir. Öncelikli hedef, ülkeyi yeni bir savaş döngüsünden uzak tutmaktır. İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat zaptında yer alan ve tüm cephelerde askerî operasyonların sona erdirilmesini öngören maddeler de bu arayışın yansımasıdır. Tahran yönetimi, mevcut durumun sürdürülemez olduğunun farkındadır. Son iki büyük çatışmada önemli askerî komutanlarını kaybetmiş, ciddi altyapı zararları yaşamış ve milyarlarca dolarlık ekonomik maliyetlerle karşı karşıya kalmıştır. Daha da önemlisi, sürekli savaş tehdidinin devam etmesi halinde ülkenin ekonomik ve toplumsal kapasitesinin giderek aşınacağını düşünmektedir.

Bu nedenle İran’ın bugün karşı karşıya olduğu temel stratejik soru şudur: Yeni bir savaş ihtimali nasıl bertaraf edilebilir? Hürmüz Boğazı üzerinden sahip olduğu caydırıcılık kapasitesi ne ölçüde güvenlik sağlayabilir? Nükleer program veya olası bir nükleer anlaşma, dış müdahale riskini azaltmak için yeterli olabilir mi? İran’daki güvenlik ve dış politika tartışmalarının merkezinde aslında bu sorular yer almaktadır.

Tahran yönetimi, 1979 sonrasında uzun yıllar boyunca fiilî bir ABD ile gerginlik yaşasa da savaş girmemişti. Ancak 2025’ten sonra doğrudan bir savaş durumu yaşanıyor.  İtan bu bağlamda ABD ile saldırmazlık arayışı içindedir.  ABD ile doğrudan çatışma riskini azaltacak, askerî baskıyı sınırlandıracak ve ülkeye nefes aldıracak bir denge durumudur. Bu açıdan bakıldığında İran’ın müzakere sürecindeki önceliği bir barış anlaşması değil, bir mütareke arayışıdır. Tahran yönetimi için esas mesele ABD ile dostluk kurmak değil; savaşmadan yaşayabileceği, güvenlik risklerini yönetebileceği ve ülkenin yeniden toparlanmasına imkân verecek bir saldırmazlık ortamı oluşturmaktır. İran’ın müzakerelerden beklentisi de büyük ölçüde bu stratejik ihtiyaca dayanmaktadır.

ABD’NİN YENİ STRATEJİSİ

ABD’nin İran ile yürüttüğü müzakereler, önceki müzakerelerden nitelik bakımından farklıdır. Bu müzakerelerin, ABD’nin İran’a saldırısından sonra gerçekleşmesi, onları göründüğünden daha anlamlı kılmaktadır. Trump’ın petrol akışını ve enerji arz güvenliğini korumak, petrol fiyatları ile enflasyonu kontrol altında tutmak, ekonomiyi rahatlatmak ve 2026 ara seçimleri öncesinde dış politikada bir başarı hikayesi uydurarak kamuoyu desteğini artırmak gibi kısa vadeli hedeflerinin yanı sıra, ABD’nin İran’la yaşadığı savaş Washington açısından önemli dersler de ortaya koymuştur. En önemlisi, askerî müdahaleyle İran’a istenilen siyasi sonuçların kabul ettirilemediğinin görülmesidir.

Bu nedenle ABD’nin müzakerelerde sunduğu ekonomik teşvikler, Washington’un diplomatik süreci savaşın alternatifi değil, farklı araçlarla sürdürülen stratejik mücadelenin yeni aşaması olarak gördüğünü göstermektedir. Başka bir ifadeyle ABD, askerî baskının İran’ın temel davranış kalıplarını değiştirmekte yetersiz kaldığını düşündüğü noktada, ekonomik teşvikleri ve uluslararası sisteme entegrasyon imkânlarını devreye sokmaktadır. Böylece savaş alanında elde edilemeyen sonuçların diplomatik ve ekonomik araçlarla gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir.

Bu çerçevede yaptırımların kaldırılması ihtimali, İran’ın dondurulmuş finansal kaynaklarına erişebilmesi, petrol ihracatını artırabilmesi ve küresel ekonomik sisteme yeniden entegre olabilmesi yalnızca ekonomik kazanımlar olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar aynı zamanda İran’ın stratejik tercihlerini etkilemeyi amaçlayan araçlardır. ABD açısından ekonomik açılımın amacı yalnızca İran ekonomisini rahatlatmak değil, maliyet-fayda hesaplarını değiştirerek dış politika davranışlarını dönüştürmektir. Washington bu aşamada ekonomik bağımlılıkların ve küresel entegrasyonun derinleşmesinin İran’ı daha öngörülebilir ve  kendisine uyumlu bir çizgiye yönelteceğini varsaymaktadır.

Bu nedenle müzakerelerin merkezindeki mesele yalnızca nükleer faaliyetler veya Hürmüz Boğazı değildir. Asıl hedef, İran’ı uzun vadeli bir dönüşüm sürecine çekmektir. ABD’nin beklentisi, ekonomik normalleşmenin zaman içinde İran’ın bölgesel politikalarını, güvenlik anlayışını ve hatta iç siyasi dengelerini etkilemesidir. Bir başka ifadeyle Washington, askerî güçle sağlayamadığı davranış değişikliğini ekonomik teşvikler ve uluslararası sisteme entegrasyon yoluyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Dolayısıyla ekonomik teşvikler, bir ödülden ziyade İran’ı kademeli biçimde dönüştürmeyi amaçlayan stratejik araçlar olarak görülmektedir. Bu nedenle tartışılan mesele yalnızca yaptırımların kaldırılması veya ekonomik rahatlama değildir. Asıl tartışma, İran’ın uluslararası sisteme hangi koşullarla entegre olacağı ve bu entegrasyonun İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve stratejik karakterini nasıl etkileyeceğidir. Bu açıdan müzakere süreci, ekonomik ve jeopolitik bir pazarlığın ötesinde, İran’ın gelecekteki kimliği, yönelimi ve devlet karakteri üzerinde yürütülen uzun vadeli bir güç mücadelesi olarak da okunabilir.

İSRAİL FAKTÖRÜ

Savaş sonrası ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri, İran meselesinde ABD ile İsrail arasındaki görüş ve çıkar farklılıklarının daha görünür hâle gelmesidir. Trump yönetiminin karşı karşıya bulunduğu iç siyasi baskılar, ekonomik öncelikler ve 2026 ara seçimleri öncesindeki dış politika hesapları, Washington’u İran konusunda İsrail’den farklı bir strateji izlemeye yöneltmektedir. Bunun yanında ABD, İran’a yönelik askerî müdahaleyi fiilen test etmiş ve bu yöntemin tek başına istediği siyasi sonuçları üretmediğini görmüştür. Bu nedenle Washington, askerî baskının yanında diplomatik ve ekonomik araçların İran’ın davranışlarını değiştirmede daha etkili olup olamayacağını da sınamaktadır.

İsrail ise meseleye tamamen farklı bir perspektiften yaklaşmaktadır. Tel Aviv açısından sorun yalnızca İran’ın nükleer programı değil, doğrudan İslam Cumhuriyeti’nin varlığı ve bölgesel stratejisidir. Bu nedenle İsrail’e göre ekonomik teşvikler İran’ı dönüştürmeyecek, aksine ekonomik kapasitesini artırarak daha cesur ve daha etkili hareket etmesine imkân sağlayacaktır. Bu bakımdan her türlü ekonomik normalleşme ve müzakere süreci, İran’ın davranışlarını değiştirmekten ziyade onun lehine sonuçlar üretme riski taşımaktadır.

İsrail’e göre İran’a yönelik askerî ve ekonomik baskının sürdürülmesi gerekmektedir. Çünkü İran ile yapılacak bir anlaşma, Tahran yönetiminin uluslararası meşruiyetini güçlendirebilir, ekonomik açıdan nefes almasını sağlayabilir ve elde edeceği kaynakların yeniden bölgesel müttefiklerine ve vekil güçlerine aktarılmasına yol açabilir. Bu nedenle Tel Aviv, İran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın yalnızca nükleer programı değil; balistik füze kapasitesini, vekil güçlere verilen desteği, bölgesel nüfuz politikasını ve İsrail’e yönelik stratejik yaklaşımı da kapsaması gerektiğini savunmaktadır. İsrail açısından bu başlıklarda somut geri adımlar içermeyen bir uzlaşı, güvenlik sorunlarını çözmeyeceği gibi yeni tehditler de üretebilir.

İran ile ABD arasında yürütülen mevcut müzakere sürecine bakıldığında ise İsrail’in öncelik verdiği birçok başlığın masada yer almadığı görülmektedir. Görüşmeler büyük ölçüde nükleer faaliyetler, yaptırımlar, ekonomik normalleşme ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği etrafında şekillenmektedir. Buna karşılık İran’ın balistik füze programı, bölgesel vekil ağları ve İsrail’e yönelik stratejik yaklaşımı müzakerelerin merkezinde bulunmamaktadır. Dahası, mutabakat metninde Lübnan cephesine ilişkin yer alan hükümler de İsrail’in hareket alanını sınırlandırabilecek ve İran destekli aktörler üzerindeki baskıyı azaltabilecek sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır. Bu tablo, Washington ile Tel Aviv arasında İran meselesinin öncelikleri konusunda belirgin bir stratejik farklılaşmanın ortaya çıktığını göstermektedir.

Bununla birlikte asıl belirleyici soru, İsrail’in bu süreci ne ölçüde etkileyebileceğidir. İsrail; diplomatik baskı, Washington’daki lobi faaliyetleri, istihbarat operasyonları ve sınırlı askerî hamlelerle müzakere sürecini şekillendirmeye çalışacaktır. Ancak ABD’nin İran ile kontrollü bir uzlaşıyı kendi ulusal çıkarları açısından gerekli gördüğü bir senaryoda, İsrail’in müzakereleri tamamen durdurabilme kapasitesi sınırlı kalacaktır. Buna karşılık Tel Aviv’in, anlaşmanın kapsamını daraltma, uygulanmasını zorlaştırma veya süreci geciktirme konusunda önemli bir etki alanına sahip olduğu da göz ardı edilmemelidir.

ABD-İran müzakereleri yalnızca iki ülke arasında yürütülen diplomatik pazarlıklar değildir. Aynı zamanda Washington ile Tel Aviv’in İran’a ilişkin iki farklı stratejik yaklaşımının test edildiği bir süreçtir. ABD, ekonomik teşvikler ve kontrollü entegrasyon yoluyla İran’ın davranışlarını zaman içinde dönüştürebileceğini varsayarken, İsrail bunun mümkün olmadığına ve baskının ancak daha sert askerî yöntemlerle sürdürülmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu nedenle müzakerelerin başarısı ya da başarısızlığı yalnızca İran ile ABD arasındaki ilişkileri değil, Batı’nın İran stratejisinin hangi yaklaşım üzerine inşa edileceğini de belirleyecektir. Eğer Washington diplomatik ve ekonomik araçlarla hedeflediği dönüşümü sağlayamazsa, İsrail’in güvenlik yaklaşımı güç kazanacak ve İran’a yönelik daha kapsamlı askerî müdahale seçeneklerinin yeniden gündeme gelme ihtimali artacaktır.

LİDERİN İLK TESTİ

İran–ABD müzakere süreci ve bu görüşmelerin iki ülke ilişkileri üzerinde doğuracağı sonuçlar, yalnızca dış politika açısından değil, Müçteba Hamaney liderliğinin ilk büyük stratejik sınavı olarak da değerlendirilebilir. İran’ın geleceğinin önemli ölçüde yeni liderin bu süreci ve ona yönelik iç muhalefeti nasıl yöneteceğine bağlı olduğu söylenebilir. Çünkü ABD ile ilişkiler, İran açısından sıradan bir dış politika meselesi değildir. 1979 Devrimi sonrasında kurulan İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik kimliğini, güvenlik anlayışını, dış politika yönelimlerini ve siyasal meşruiyetini şekillendiren temel unsurlardan biri ABD karşıtlığı olmuştur. Bu nedenle ABD ile ilişkiler, yalnızca iki ülke arasındaki bir ilişkiyi değil, İslam Cumhuriyeti’nin kendisini nasıl tanımladığını ve nasıl varlığını sürdürdüğünü de ifade etmektedir. Bir bakıma ABD meselesi, İran rejiminin yönünü belirleyen ideolojik bir pusula işlevi görmektedir.

Bu nedenle ABD ile müzakere konusu İran’da yalnızca güvenlik kaygıları, yaptırımlar veya askerî tehditler üzerinden tartışılmamaktadır. Mesele çok daha derin ve kurucu bir niteliğe sahiptir. Tartışılan şey, İslam Cumhuriyeti’nin bundan sonra hangi siyasal ve ideolojik eksende ilerleyeceğidir. Bu yönüyle ABD ile ilişkiler, rejimin kurucu normlarıyla doğrudan bağlantılıdır. İran siyasal sisteminde rehberlik makamının temel görevlerinden biri, devrimin ilkelerini ve ideolojik mirasını korumaktır. Dolayısıyla ABD ile ilişkiler konusunda alınacak her karar, yalnızca pragmatik bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda devrimin anlamına ilişkin bir yorum olarak da algılanmaktadır.

Müçteba Hamaney’in müzakere sürecine ilişkin açıklamalarında “ilkesel olarak karşı olduğunu” vurgulaması da bu bağlamda okunmalıdır. Bu söylem yalnızca ABD’ye yönelik bir mesaj değildir. Aynı zamanda İran iç siyasetindeki farklı güç merkezlerine ve özellikle rejimin ideolojik tabanına verilen bir güvencedir. Müçteba Hamaney bu ifadeyle hem devrimin kurucu ilkelerine bağlılığını göstermekte hem de yeni lider olarak meşruiyetini pekiştirmeye çalışmaktadır. Çünkü İran siyasal kültüründe lider, yalnızca devlet başkanı değil, aynı zamanda devrimin muhafızı ve ideolojik mirasının koruyucusudur. Bu nedenle liderlik makamı pragmatizm ile ideolojik sadakat arasındaki dengeyi kurmak zorundadır.

Ancak Müçteba Hamaney, babasından oldukça farklı koşullarda bir İran devralmıştır. Ali Hamaney 1989 yılında lider olduğunda İran-Irak Savaşı sona ermiş, ülke yeniden inşa sürecine girmişti. Buna karşılık Müçteba Hamaney, doğrudan askerî saldırılar yaşamış ve ciddi güvenlik krizleriyle karşı karşıya kalmış bir ülkenin lideri olarak ortaya çıkmaktadır. İran son yıllarda iki büyük saldırıya maruz kalmış, ekonomik altyapısı zarar görmüş ve sürekli çatışma ihtimali altında yaşamaya başlamıştır. Uzayan güvenlik krizleri yalnızca askerî kapasiteyi değil, ekonomik kaynakları, toplumsal dayanıklılığı ve siyasal istikrarı da aşındırmaktadır. Kısa süreli seferberlikler toplumlar tarafından tolere edilebilir; ancak sürekli kriz ve sürekli savaş hali uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Bu durum Müçteba Hamaney’in önüne temel bir liderlik sorunu çıkarmaktadır: Gerçeklik ile ideoloji arasındaki gerilim nasıl yönetilecektir? Bir tarafta devrimin kurucu ilkeleri ve ABD karşıtlığı üzerine inşa edilmiş ideolojik miras bulunmaktadır. Diğer tarafta ise ekonomik baskılar, güvenlik riskleri ve bölgesel güç dengelerinin yarattığı somut gerçeklikler yer almaktadır. Yeni liderin asıl sınavı, bu iki alan arasında nasıl bir denge kuracağı olacaktır. Devrimin temel değerlerini korurken ülkeyi mevcut çıkmazdan çıkarabilmek mümkün müdür? Yoksa İran’ın stratejik yönelimi daha köklü bir değişime mi ihtiyaç duymaktadır?

Bu nedenle ABD ile yürütülen müzakereler yalnızca bir diplomatik süreç değil, aynı zamanda Müçteba Hamaney liderliğinin karakterini ortaya koyacak tarihsel bir test alanıdır. Bu süreçte alınacak kararlar, yalnızca İran–ABD ilişkilerinin geleceğini değil, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik dönüşüm kapasitesini, siyasal esnekliğini ve yeni liderlik döneminin genel yönelimini de belirleyecektir.

RADİKAL VETO

İran–ABD müzakereleri yalnızca iki devlet arasında yürütülen sıradan diplomatik görüşmeler olarak değerlendirilmemektedir. İran’daki radikal muhafazakâr çevrelerin önemli bir bölümü, bu sürecin İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, devrimin iç ve dış politikada savunduğu temel ilkeleri ve “direniş” eksenli stratejik kimliğini tehdit ettiğini düşünmektedir. Bu nedenle müzakerelere yönelik muhalefet, yalnızca ABD’ye duyulan güvensizlikten değil, rejimin ideolojik karakterinin zaman içinde aşınabileceği yönündeki derin kaygılardan kaynaklanmaktadır. Bu durum, İran–ABD müzakerelerinin yalnızca dış politikayı değil, İslam Cumhuriyeti’nin kendi destekçilerini de bölen bir iç siyasal meseleye dönüştüğünü göstermektedir.

İran–ABD müzakerelerinin önündeki en önemli engellerden biri de bu radikal muhafazakâr çevrelerin oluşturduğu fiilî veto potansiyelidir. Bu kesimlere göre İran, son savaşta stratejik üstünlük sağlamış ve bu nedenle müzakerenin gündemini belirleme hakkını kazanmıştır. Onların bakış açısına göre müzakerelerin konusu İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi veya Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik konumu değil; ABD’nin İran’a verdiği zararların tazmini, yaptırımların koşulsuz kaldırılması ve bölgedeki Amerikan askerî varlığının sınırlandırılması olmalıdır. Başka bir ifadeyle onlar, müzakereyi karşılıklı tavizlerin verileceği bir süreç olarak değil, ABD’nin başarısızlığını kabul edeceği bir süreç olarak görmektedir.

Bu çevrelere göre ABD, geçmişteki anlaşmaları tek taraflı biçimde ihlal etmiş ve diplomatik süreçleri baskı aracı olarak kullanmış güvenilmez bir aktördür. Dolayısıyla bugün önerilen müzakereler de samimi bir uzlaşı arayışından ziyade, İran’ın savunma kapasitesini zayıflatmayı, istihbarat toplamayı ve gelecekte yeni baskılar için uygun koşullar oluşturmayı amaçlayan stratejik bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle müzakereye yönelmek, yalnızca diplomatik bir tercih değil, karşı tarafa zayıflık sinyali vermek anlamına gelmektedir. Onlara göre zayıflık, ABD ve İsrail’i daha saldırgan politikalara teşvik edecek; diplomatik tavizler ise İslam Cumhuriyeti’nin stratejik kazanımlarının aşındırılmasına yol açacaktır. Bu perspektifte müzakere, yalnızca yanlış bir politika değil, aynı zamanda devrimin temel ilkelerinden sapma anlamına gelen ideolojik bir taviz olarak görülmektedir.

Bu görüş ayrılığı, İran yönetimi açısından önemli bir iç siyasal baskı mekanizması oluşturmaktadır. Çünkü müzakere karşıtı radikal muhafazakârlar, rejimin en örgütlü, ideolojik ve mobilize toplumsal tabanlarından birini temsil etmektedir. Savaş sürecinde düzenlenen destek gösterilerinin en istikrarlı katılımcıları da büyük ölçüde bu çevreler olmuştur. Dolayısıyla onların muhalefeti yalnızca kamuoyu düzeyinde kalmamakta; karar alma süreçlerini, müzakere heyetini ve siyasi elitlerin hareket alanını da doğrudan etkilemektedir. İran yönetiminin zaman zaman sergilediği söylem değişiklikleri ve kararsızlıklar da büyük ölçüde bu iç siyasal baskının yansıması olarak okunabilir.

Paradoksal biçimde, İran’daki radikal muhafazakârlar ile İsrail birbirlerinin en sert düşmanları olmalarına rağmen, müzakere sürecini zorlaştıran karşılıklı bir güvenlik sarmalı üretmektedir. İsrail’in askerî operasyonları ve tehditleri İran’daki müzakere karşıtı çevrelerin “ABD ve İsrail yalnızca güçten anlar” tezini güçlendirirken; İran’daki radikal söylemler de İsrail’in güvenlik merkezli politikalarına meşruiyet sağlamaktadır. Böylece taraflar birbirlerinin argümanlarını besleyen bir etkileşim içerisine girmektedir.

Bu nedenle İran–ABD müzakerelerinin kaderi yalnızca Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik pazarlıklara bağlı değildir. Aynı zamanda İsrail’in güvenlik politikalarının İran iç siyasetini nasıl etkileyeceğine ve radikal muhafazakâr çevrelerin bu gelişmeleri rejim üzerinde ne ölçüde bir veto mekanizmasına dönüştürebileceğine de bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında müzakerelerin önündeki en büyük engellerden biri dış aktörler değil, diplomatik açılımın rejimin ideolojik kimliğini aşındıracağına inanan iç siyasal dirençtir.

DEVLET MUTABAKATI, STRATEJİK AYRIŞMA

İran–ABD müzakerelerine yönelik radikal muhafazakâr çevrelerin sert itirazlarına rağmen, İran devletinin temel kurumlarının müzakere sürecini genel olarak desteklediği görülmektedir. Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Devrim Muhafızları ve diğer temel devlet kurumları, farklı gerekçelerle de olsa müzakerelerin sürdürülmesinden yana bir tutum sergilemektedir. Müçteba Hamaney’in de bazı ilkesel çekincelerini dile getirmesine rağmen müzakere sürecine onay verdiği ve görüşmelerin kendi bilgisi ve denetimi altında yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle mevcut müzakere süreci, belirli bir hükümetin politikası olmaktan ziyade İran devletinin benimsediği stratejik bir tercih olarak değerlendirilebilir.

Bununla birlikte devlet kurumlarının müzakereleri desteklemesi, bütün aktörlerin aynı hedeflere ve aynı stratejik yaklaşıma sahip olduğu anlamına gelmemektedir. İran siyasal sistemi içerisinde Batı ile daha kalıcı ve istikrarlı bir normalleşme arayışını savunan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a yakın çevrelerle, müzakereleri yalnızca mevcut güvenlik krizini yönetmeye yönelik taktiksel bir araç olarak gören Devrim Muhafızları arasında önemli yaklaşım farklılıkları bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle uzlaşı, müzakerenin gerekliliği konusunda; ayrışma ise müzakerenin amacı ve nihai yönelimi konusunda ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle asıl tartışma, müzakerenin yapılıp yapılmayacağı değil; hangi koşullarda yürütüleceği, hangi konuları kapsayacağı ve hangi sınırlar içerisinde kalacağıdır. İran’ın karar alıcı elitleri, devrimin temel ilkelerini ihlal etmeden ABD ile müzakere edilebileceğini düşünmektedir. Onlara göre müzakere tek başına ideolojik bir geri çekilme anlamına gelmez; belirleyici olan, müzakerenin hangi tavizleri içerdiği ve devrimin kırmızı çizgilerini ne ölçüde etkilediğidir.

Dolayısıyla İran açısından temel mesele, müzakerenin kendisi değil; “ilkelerin korunması” ile “stratejik esneklik” arasında kurulacak dengedir. Ancak tam da bu nokta, İran siyasetinin en karmaşık tartışma alanını oluşturmaktadır. Çünkü devrimin temel ilkelerinin nerede başladığı, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu ve hangi noktadan sonra ideolojik sapmanın başlayacağı konusunda devlet elitleri arasında tam bir uzlaşı bulunmamaktadır. Bu nedenle İran–ABD müzakere süreci yalnızca dış politika açısından değil, İslam Cumhuriyeti’nin gelecekteki kimliğinin ve stratejik yöneliminin yeniden tanımlandığı iç siyasal bir mücadele alanı olarak da değerlendirilebilir.

PRATİĞİN LABORATUVARI

ABD’nin İran’a yönelik askerî müdahalesi, savaş sürecinde İslam Cumhuriyeti’nin farklı siyasal eğilimlerini ortak bir güvenlik tehdidi etrafında büyük ölçüde birleştirmişti. Ancak savaşın sona ermesi ve İran–ABD müzakerelerinin başlamasıyla birlikte bu geçici birliktelik çözülmeye başlamıştır. Bugün radikal muhafazakâr çevreler müzakereye açık biçimde karşı çıkarken; reformcular, ılımlılar ve muhafazakârların önemli bir bölümü diplomatik süreci desteklemektedir. Böylece savaşın oluşturduğu güvenlik konsensüsü, yerini yeniden siyasal ve ideolojik ayrışmalara bırakmaktadır.

Bunun doğal sonucu olarak savaş döneminde etkili olan siyasal söylem de değişmektedir. Savaş sırasında Batı karşıtlığı ve güvenlik merkezli söylemler toplumsal meşruiyet kazanırken, müzakere sürecinde ekonomik normalleşme, uluslararası entegrasyon ve diplomatik çözüm arayışını savunan aktörlerin söylemleri güçlenmektedir. Bu durum önemli bir paradoks ortaya çıkarmaktadır. Savaş döneminde rejimin en önemli dayanaklarından biri hâline gelen Batı karşıtı söylem, müzakere sürecinde diplomatik açılımın önündeki en önemli engellerden biri olarak görülmeye başlanmaktadır. Bir anlamda savaşı Batı karşıtları yürütürken, ortaya çıkan diplomatik fırsatların siyasal kazançlarını Batı ile ilişkilerin normalleşmesini savunan çevreler elde etmektedir.

Müzakereyi destekleyen kesimlerin temel argümanı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Onlara göre 1979 Devrimi’nden bu yana uygulanan katı ABD karşıtlığı, pratikte ne İran’ın güvenliğini tam anlamıyla sağlamış ne de ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözebilmiştir. Aynı şekilde ABD de yaptırımlar, diplomatik baskılar ve askerî müdahalelere rağmen İran’da rejim değişikliğini gerçekleştirememiştir. Dolayısıyla kırk yılı aşkın süredir devam eden karşılıklı çatışma, her iki tarafın da temel stratejik hedeflerine ulaşamadığı bir yıpranma süreci üretmiştir.

İran’daki batı yanlı çevrelere göre İran açısından bu tablo daha belirgin bir çelişki doğurmaktadır. Siyasal ve ideolojik kimliğinin önemli bir bölümünü Amerika karşıtlığı üzerine inşa eden bir sistem, aynı zamanda petrolünü satabilmek, uluslararası finans sistemine erişebilmek, yabancı yatırım çekebilmek ve ekonomik krizlerini aşabilmek için küresel ekonomiyle ilişki kurmak zorundadır. Bu küresel yapının en etkili aktörü ise hâlâ Amerika Birleşik Devletleri’dir. Geçmiş on yılların deneyimi, Washington ile sürekli yüksek gerilim içinde kalan hiçbir İran hükümetinin sürdürülebilir ekonomik kalkınma sağlayamadığını göstermektedir. Aynı şekilde ABD de yoğun baskı ve askerî yöntemlere rağmen İran’ın stratejik yönelimini köklü biçimde değiştirememiştir. Sonuçta ne kesin bir zafer ne de kesin bir yenilgi ortaya çıkmıştır; her iki tarafın da kaynaklarını tüketen uzun süreli bir stratejik çıkmaz oluşmuştur.

Batı ile daha istikrarlı ilişkileri savunan çevreler tam da bu nedenle mevcut stratejinin gözden geçirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Onlara göre bugün İran, ABD’yi zayıflatmaktan çok kendi ekonomik kapasitesini, toplumsal refahını ve uluslararası hareket alanını sınırlandırmaktadır. Sürekli kriz üreten ideolojik döngü, ülkeyi uzun vadeli bir stratejik atalete sürüklemektedir. Bu nedenle İran–ABD müzakereleri yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik görüşmeler değildir. Aynı zamanda kırk yılı aşkın süredir devam eden ideolojik söylem ile jeopolitik gerçeklik arasındaki gerilimin en somut sınavıdır. Başka bir ifadeyle bu müzakereler, devrimin kurucu retoriği ile devletin pratik ihtiyaçlarının karşı karşıya geldiği tarihsel bir laboratuvar işlevi görmektedir. Müzakerelerin gerçek önemi de tam olarak burada yatmaktadır.

Sonuç

İran–ABD müzakerelerini yalnızca savaş sonrasında ortaya çıkan geçici tıkanıklıkları aşmaya yönelik diplomatik bir girişim olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Bu süreç, hem Washington’un hem de Tahran’ın son kırk yılı aşkın süredir izledikleri stratejilerin sınandığı tarihsel bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. ABD, askerî baskının tek başına İran’ın davranışlarını değiştiremeyeceğini gördükten sonra, ekonomik teşvikler ve kontrollü uluslararası entegrasyon yoluyla aynı hedefe ulaşmayı denemektedir. İran ise ideolojik kırmızı çizgilerini koruyarak müzakereleri savaş riskini azaltacak, ekonomik kapasitesini yeniden inşa edecek ve rejimin güvenliğini sağlamlaştıracak stratejik bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla taraflar aynı masaya oturmuş olsalar da, farklı hedeflere ulaşmayı amaçlayan iki ayrı stratejiyi uygulamaktadır.

Bu durum, müzakere sürecinin yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, her iki tarafın uzun vadeli güvenlik anlayışını da yeniden şekillendirmektedir. Washington açısından temel soru, ekonomik entegrasyonun İran’ın dış politika davranışlarını dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Tahran açısından ise asıl mesele, devrimin temel ilkelerinden vazgeçmeden uluslararası sistemle daha işlevsel bir ilişki kurmanın mümkün olup olmadığıdır. Bu nedenle müzakereler, tarafların yalnızca birbirlerini değil, kendi stratejik varsayımlarını da test ettikleri bir süreç hâline gelmiştir.

Aynı nedenle müzakere süreci, İslam Cumhuriyeti içinde de önemli görüş ayrılıklarını görünür kılmıştır. Tartışma, müzakerenin yapılıp yapılmaması konusunda değil; hangi sınırlar içinde yürütüleceği, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu ve devrimin temel ilkelerinin nasıl korunacağı üzerindedir. Benzer biçimde ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılığı da İran’ın değiştirilebilir olup olmadığı sorusu etrafında şekillenmektedir. Washington ekonomik dönüşüm ihtimalini sınarken, Tel Aviv bunun mümkün olmadığına ve baskının sürdürülmesi gerektiğine inanmaktadır.

Bu çerçevede İran–ABD müzakereleri yalnızca diplomatik bir pazarlık değildir. Aynı zamanda dört farklı mücadelenin kesişim noktasıdır: ABD’nin yeni İran stratejisinin sınanması, İsrail ile Washington arasındaki stratejik yaklaşım farklılığının görünür hâle gelmesi, İslam Cumhuriyeti içinde devrimci kimlik ile devletin pragmatik ihtiyaçları arasındaki gerilimin derinleşmesi ve Müçteba Hamaney liderliğinin ilk büyük stratejik sınavı. Bu nedenle müzakerelerin sonucu yalnızca İran ile ABD arasındaki ilişkilerin geleceğini değil, İslam Cumhuriyeti’nin siyasal karakterini, bölgesel konumunu ve önümüzdeki dönemde nasıl bir devlet olarak varlığını sürdüreceğini de belirleme potansiyeline sahiptir.

Sonuç olarak bugün tartışılan mesele yalnızca bir nükleer anlaşma veya yaptırımların kaldırılması değildir. Asıl mesele, İslam Cumhuriyeti’nin kırk yılı aşkın süredir üzerine inşa edildiği devrim mantığı ile devletin giderek ağırlaşan güvenlik, ekonomi ve bekâ sorunlarının dayattığı bekâ mantığı arasında nasıl bir denge kurulacağıdır. Bu nedenle mevcut müzakere süreci, iki ülke arasındaki diplomatik bir pazarlığın ötesinde, İslam Cumhuriyeti’nin gelecekteki yönelimini belirleyebilecek tarihsel bir dönüm noktası olarak okunmalıdır.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Andrew Murray yazdı: Keir Starmer: Siyasi bir ölüm ilanı

Keir Starmer’ın İşçi Partisi liderliği dönemi, çarpıcı anlarla başladı ve sona erdi....

Tuğçe Madayanti Şen yazdı: Kamera NATO’ya dönerken

Gelecek hafta Ankara'da NATO zirvesi var. Kapalı kapıların ardında neler konuşulacağını...

Murat Çakır yazdı: ‘Burgfrieden’ siyaseti ve Alman sendikaları

Orta Çağ’dan kalma “Burgfrieden” teriminin Alman işçi sınıfının...

Mahir Ulutaş yazdı: Yeniden Hürmüz Boğazı krizi üzerine

Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanmasıyla tetiklenen süreç, küresel enerji piyasalarında modern...

Arif Bektaş yazdı: İngiltere’nin yeni başbakanı olması beklenen Burnham: Kapitalizm dostu ‘sosyalist’!

Yaklaşık iki yıllık başbakanlığı döneminde sağcı politikalar uygulayan İşçi...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,933TakipçilerTakip Et
881AboneAbone Ol

Son eklenenler

Serdar Değirmencioğlu yazdı: Filistinli çocuklar ve soykırım siyaseti

Bu yıl Avrupa Basın Ödülü, Hollanda’da yayımlanan De Volkskrant gazetesinden Maud Effting ve Willem Feenstra’nın...

George Koumoullis yazdı: M. Drousiotis Kıbrıs tarihinin seyrini değiştirdi

"Çalma, yalan söyleme ve dolandırma. Neden mi? Çünkü hükümet...

Andrew Murray yazdı: Keir Starmer: Siyasi bir ölüm ilanı

Keir Starmer’ın İşçi Partisi liderliği dönemi, çarpıcı anlarla başladı ve sona erdi....

İbrahim Sirkeci yazdı: İki partili düzenin temsil krizi

Keir Starmer’ın istifası, Britanya siyasetinde artık kimseyi şaşırtmayan olaylar zincirinin son...

Kavel Alpaslan yazdı: NATO neden bir savunma örgütü değildir

Kuruluşundan bugüne, her birimiyle ABD kontrolünde işleyen Kuzey Atlantik...

Gözde Bedeloğlu yazdı: İhtimalen suçlu, resmen hapiste

Ankara 7-8 Temmuz’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor....

Fehim Taştekin yazdı: NATO, ve dönüştürücü yakıt olarak Ukrayna

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’un vıcık vıcık fetih coşkusu...

Özkan Yıkıcı yazdı: Tam bir sistemsel rol ülkesi: Katar

Son Ortadoğu çatışmaları sık sık duyduğumuz gelişmelerdir. Özellikle de...

Canlı yayın