ABD demokrasisi denen, Sovyetlerin dağılmasından sonra giderek vahşileşen ve artık kârlarının bir kısmından devrim ve soğuk savaş korkusuyla feragat etmek zorunda olmayan sermayenin mutlak hakimi olduğu, kimisinin oligarşi, benim plütokrasi dediğim sistemde son birkaç günde yaşananlara bakalım.
Delaware eyaletindeki bir üst mahkeme geçtiğimiz salı günü şirketlerin, ortaklıkların, tekellerin ve diğer “tüzel kişiliklerin”, belirli koşullar altında Delaware seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olduğunu onayladı. Eyaletin yürürlükteki yasal mevzuat ve ilgili tüzükleri, “bazı belediyelerin sınırları içerisindeki mülklerin çoğunluğuna sahip tüzel kişiliklere” yerel seçimlerde oy kullanmanın önünü açıyor. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinin (ACLU) bu düzenlemelere karşı açtığı davayı karara bağlayan mahkeme, başvuruyu “tek kişi/tüzel kişilik, tek oy” ilkesini gerekçe göstererek reddetmiş, çünkü “Tekeller, ortaklıklar, limitet şirketler ve anonim şirketler, Delaware kanunlarında açıkça ‘kişi’ olarak tanınmakta”. Bu karar aslında Anayasa Mahkemesinin sermayenin istediği siyasi adayın seçilmesi ya da seçilmemesi için sınırsız para harcamasının yolunu açan, şirketleri de birey gibi görüp siyasi harcamalarını ifade özgürlüğü kapsamına alan, yani bütün Amerikan seçimlerinin sermayenin oyuncağı olmasını yasal çerçeveye bağlayan, 2010 yılındaki “Citizens United” kararının hem doğal bir uzantısı, hem de ACLU gibi örgütlerin mücadelesi başarısız olursa varacağı yer. Milyarderler istediği adayı seçtirip istediği temsilciyi koltuğundan ediyor. Örneğin Epstein belgeleri ile ilgili hâlâ hiçbir soruşturma, iddianame, gözaltı, tutuklama yokken, bu belgelerin yayımlanması için çaba gösteren ve kongredeki aritmetiği değiştiren bazı temsilciler ve senatörler milyarderlerin ön seçimlere akıttığı milyonlar ve fonladığı kara propaganda sayesinde ya tekrar aday olamayacaklar ya da tekrar aday olmama kararı almaya zorlandılar.
Çarşamba günü bu kez haberlerde Adalet Bakanlığının, Trump tarafından cinsel tacize uğradığı daha önce mahkemelerce karara bağlanmış ve bu davalardan tazminat kazanmış Jean Caroll hakkında soruşturma başlattığı vardı. Soruşturma, Carroll’un Trump’a karşı açtığı ve kazandığı davalar sırasında yeminliyken yalan ifade verdiği iddiasındaymış.
Perşembe günü New Jersey eyaletinin Newark şehrinde bir göçmen gözaltı merkezi önünde bu merkezlerdeki insanlık dışı muameleyi protesto edenlere federal polisler yine tekme, tokat, biber gazı ile ve yerde sürükleyerek saldırdı. Salı günü de aynı gözaltı merkezi içerisindeki açlık grevine destek için toplanan eylemcilere karşı polis şiddetle saldırmıştı. Daha önce göçmen polisler sokak ortasında iki eylemciyi infaz etmiş, yönetim de polisleri bütün video kanıtlara rağmen meşru müdafaa diye savunmuştu. Biden döneminde de soykırım karşıtı kampus eylemlerine polis siyonist çetelerle birlikte saldırmıştı.
Perşembe günü yayımlanan resmi raporlara göre işçi ve emekçilerin gayrisafi yurt içi gelirdeki payı, ilgili kayıtların tutulmaya başladığı 1947’den beri en düşük seviyesine, şirket kârları ise 1950’den beri en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.
Diğer yandan İsrail yine ABD’nin tam destek ve yardımıyla Gazze’de soykırıma Lübnan’da etnik temizlik ve savaş suçlarına devam ediyor. Israil çarşamba günü sabaha karşı Lübnan’ın en büyük şehirlerinden Tyre şehri dahil neredeyse bütün Güney Lübnan için zorunlu tahliye emri verdi ve yerleşim yerlerine saldırılarını yoğunlaştırdı. Gazze’de yaptıklarının bir benzerini Lübnan’da deniyorlar. İş birlikçi Lübnan hükümeti bu işgal ve etnik temizliğe sessiz kalmanın da ötesinde yol verirken, son iki senede ağır darbeler alan Lübnan Hizbullah’ı direnişini sürdürüyor.
Bernie Sanders: ‘Kibutz solu’
Aynı günlerde ABD’de kendisini “demokratik sosyalist” diye tanımlayanların idolü ve başkan adayı Senatör Bernie Sanders’in 2017’de verdiği bir demeç sosyal medyada gündem oldu. Söyleşiden yayılan klipte Filistinli sunucunun Filistinliler ve İsrailliler için eşit haklar ve eşit vatandaşlık öngören tek devletli çözüm ile ilgili düşüncelerini sorması üzerine “Bu [Filistinliler ve İsrailliler için eşit haklar ve eşit vatandaşlık] İsrail devletinin sonu olur; ben İsrail’i destekliyorum” diyor. Burada İsraillilerin Filistinlilerden üstün olduğu, apartheid’ın, yani ırka dayalı yasal, kurumlaşmış ayrımcılığın, gerekli ve İsrail’in güvenliği için elzem olduğunu, yani İsrail’in ırkçılık, zulüm ve şiddetle var olabildiğini ve kendisinin de bu varoluşu desteklediğini ilan ediyor.
Sanders iki yıl boyunca olan biteni soykırım olarak nitelemekten kaçınmış, örneğin 2024 yılında bir söyleşisinde ısrarlı soruya dayanamayıp Yahudi soykırımı ile karşılaştırdıktan sonra soykırım olabilmesi için yeterli sivilin öldürülmediğini söylüyordu: “Görmek istemediğim şey, o kavramın ‘sekiz kişi [öldürüldü]; bu soykırım!’ gibi bir şeye dönüşmesidir”. Yine 2024 yılında kendi seçmenleriyle bir toplantıda Gazze ile ilgili soruya “Hamas füze atıyor; bazen kalabalık yerlerden atıyor” diye İsrail’i savunmaya kalkınca soruyu soran kişi tepki göstermiş, Sanders de “Kes sesini” diye bağırarak karşılık vermişti. Her fırsatta sadece Netanyahu’yu suçladı. 2025 yılı sonlarına doğru artık onlarca uzman ve kuruluşun soykırım olarak tanıması ve seçmenlerin baskısı sonucu daha fazla inkar edemeyip “İsrail soykırım yapıyor” dediği köşe yazısına bile “Bir terör örgütü olan Hamas, bu savaşı 7 Ekim 2023’teki acımasız saldırısıyla başlattı…” diye başlamış ve yazının bütününde on yıllardır süren etnik temizlik, mülksüzleştirme ve katliamları görmezden gelerek “evet soykırım, ama bu Filistinlilerin suçu” mesajını vermişti.
Sanders’in sosyalizmin kırıntılarından bahseden sosyalizm anlayışı bile İsrail’de sözde sosyalist ideallerle yönetilen, adına Kibutz denen (kelime anlamı toplanma) ve bir sömürgeleştirme biçimi olan tarıma dayalı küçük yerleşimlerde geçirdiği günlerden kalma. ABD solu, hatta Batı solu, bu kibutzlara bakıp emperyalizm ve sömürgecilik yerine sosyalizm görüyor; bir sömürgeleştirme biçiminden sosyalizm çıkmaz.
Ganalı sömürgecilik karşıtı devrimci lider ve düşünür Kwame Nkrumah sömürgeciliği, emperyalizmin bir görünümü, “yabancı bir yönetimin bulunduğu bir toprak parçası üzerinde, o yönetimin, idaresi altındaki halkın sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamını kontrol ettiği, bir görünümü” olarak tanımlar. Ancak yerleşimci-sömürgeci, yani ABD, Avustralya, İsrail gibi toplumlarda Avrupalı yerleşimcilerin yerli halkı sadece yönettiği ve sömürdüğü değil, yerli halkları mülksüzleştirip, yok edip yerlerine geçtikleri bir süreç var. Bu toplumlar yerli halkları yok etme ve mülksüzleştirme projesinin devamı için ırkçılığı kullanmış ve bu süreçten avantaj elde eden, çıkarını bu yerleşimci-sömürgeci projenin devamında gören bir işçi sınıfına ihtiyaç duymuştur. ABD emperyalizminin orta doğudaki kaynaklara ve ticaret yollarına hakimiyetinde kilit rol oynayan, ABD’nin ileri karakolu İsrail’in bekası Filistinlilerin yok edilmesine, dolayısı ile Filistinlileri aşağı gören yaygın bir ırkçılığa bağlı. İşte bu projenin ayaklarından biri olan Kibutzlarda sosyalizmi öğrenmiş Bernie Sanders elbette içeride herkese ücretsiz sağlık hizmeti savunurken dışarıda Filistinlileri aşağı görüp İsrail’i destekleyecek. ABD’nin kendini sosyalist diye tanımlayan en popüler muhalefeti böyleyken ABD demokrasisi de elbette şirketlere oy kullandıracak, eylemcileri sokak ortasinda öldürecek ve dışarıda emperyalist müdahale, savaş ve soykırımlar yürütecek.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



