Bildiğiniz üzere, BM Genel Sekreteri António Guterres geçtiğimiz hafta Kıbrıs’a 2 günlük bir ziyarette bulundu. En son 16 yıl önce bir BM Genel Sekreteri adayı ziyaret etmişti. Öncesinde hem adada hem de yurt dışında yaşanan yoğun diplomasi trafiği de bu ziyarete büyük anlamlar yüklenmesine yol açtı. Söylentiler birbirini izledi; çok şey yazılıp çizildi. Hatta María Holguín’in taraflara Kıbrıs’ta bir geçiş dönemi öngören bir öneri sunduğu, tüm tarafların buna sıcak baktığı ve Guterres’in de bu nedenle adaya gelmeye karar verdiği öne sürüldü. Peki, ziyaret bu büyük beklentileri karşılayabildi mi?
Yazıya attığım başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu ziyaretin yarattığı büyük beklentileri karşıladığını düşünmüyorum. Nitekim ziyaret, yeterli ilerleme sağlanması hâlinde yakın gelecekte bir 5+1 konferansı düzenlenebileceği ihtimali dışında kayda değer bir sonuç üretmedi. Yani, güven artırıcı önlemler ve müzakerelerin yöntemi ve esası konusunda “yeterli ilerleme” kaydedildikten sonra genişletilmiş bir toplantı yapılacağı taahhüt edildi; ancak daha somut ve kalıcı bir gelişme elde edilemedi.
Yeni geçiş noktalarının açılmasına ilişkin görüşmeler bile tarafların anlaşamaması nedeniyle tıkandı. Hangi kapıların açılacağı konusunda dahi uzlaşamayan tarafların beşli bir toplantıya nasıl varacağı da doğal olarak kuşkulu görünüyor. Açıkçası, bu sonuç pek şaşırtıcı değil. Eminim Guterres de bunları biliyordu; öyleyse neden geldi?
***
Büyük olasılıkla Guterres, genel sekreterlik dönemi sona ermeden önce dünyadaki bazı sorunları son bir kez gözden geçirmek ve bu sorunlarda herhangi bir ilerleme ihtimali bulunup bulunmadığını yoklamak istedi. Nitekim dünya tam bir kaos içinde. Bir yanda Rusya–Ukrayna savaşı sürerken, diğer yanda İsrail ve ABD’nin başlattığı İran savaşı giderek tırmanıyor. BM ise kınamanın ötesinde bu savaşlara müdahil olamıyor. Dünya bir yandan çok kutuplu bir düzene evrilirken, öte yandan eski kuralların ve ilkelerin hiçe sayıldığı, adeta orman kanunlarının hüküm sürdüğü bir yere dönüşüyor. BM de bu ortamda hâlâ varlığını ve önemini koruduğunu göstermeye çalışıyor.
Nitekim, barışı desteklemek BM’nin en temel görevi. Guterres de bu sebeple diğer krizlere kıyasla daha sakin ve kontrol altında görünen, dolayısıyla çözülme ihtimali daha yüksek gibi görünen Kıbrıs sorununu görevinden ayrılmadan önce son bir kez yoklamak istemiş olabilir.
Ziyaretin herhalde en önemli olumlu sonucu, Guterres’in Kıbrıs’tan hâlâ ümit kesmediğini göstermesi oldu. Hatta Kıbrıs’ta çözüm arayışının her zamankinden daha acil olduğunu belirterek, Ada’daki taraflar ve garantörlerle yeni bir 5+1 toplantısı düzenlemeye karar verdiğini söyledi. Kelimesi kelimesine aktarmak gerekirse, şöyle konuştu:
“Kıbrıs ziyaretim, hızla değişen ve giderek daha istikrarsız hale gelen bir bölgede, çözüm arayışının her zamankinden daha acil olduğunu gösterdi. İleriye dönük yol haritası hakkındaki görüşmelerimize dayanarak güven oluşturma, metodoloji ve içerik konularında yeterli hazırlıklar yapıldıktan sonra halihazırda elde edilen yakınlaşmaları da dikkate alarak, bir 5+1 toplantısı daha düzenlemeye karar verdim.”
Aslında Kıbrıs sorunu, Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin ne istedikleri bakımından pek değişmedi. Fakat sorunu çevreleyen jeopolitik koşullar değişti. Guterres de konuşmasında buna parmak bastı: “Burası önemli jeopolitik hareketlere tanıklık ettiğimiz bir bölge… Bu nedenle, Kıbrıs’ta bir çözümün yalnızca Kıbrıs halkının çıkarlarını ve barışını korumak için değil, giderek tehlikeli ölçüde istikrarsızlaşan bir bölgede istikrar unsuru olması bakımından da son derece önemli olduğuna inanıyorum.”
Bölgede süren çatışmalar ve enerji arzındaki kesintiler, güvenlik ve enerji mimarisini hızla değiştiriyor. Bu değişim, Kıbrıs sorununun çözümü için geçmişte bulunmayan bir fırsat yaratıyor gibi görünebilir. Peki, yeni koşullar tarafların kapsamlı ve kalıcı bir çözüme yönelik iradesini gerçekten güçlendiriyor mu? Yoksa hem Türkiye hem de Rum tarafı bu koşulları iş birliği yapmak yerine kendi konumunu sağlamlaştırmak ve karşı tarafa “gol atmak” için mi kullanıyor? Nitekim her iki taraf da kendisini 22, hatta dokuz yıl öncesine göre daha avantajlı bir konumda görüyor olabilir. (Beşli masanın diğer taraflarına hiç değinmiyorum, çünkü kabul edelim ki Kıbrıs sorununun çözümünün anahtarı Türkiye’nin ve Rum tarafının elinde.)
Ukrayna savaşı nedeniyle TürkAkım–Balkan hattı, Rus gazının Avrupa’ya ulaştığı az sayıdaki güzergâhtan biri hâline geldi. Avrupa’nın Rus gazına alternatif arayışı da Azerbaycan gazını Türkiye üzerinden taşıyan TANAP ve Güney Gaz Koridoru’nun önemini artırdı. İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki sorunlarla birlikte Irak–Türkiye petrol boru hattı ve Ceyhan terminali de öne çıktı. Böylece Türkiye’nin diplomatik ve jeopolitik pazarlık gücü yükseldi.
Kıbrıs Cumhuriyeti de enerji üretimi, askerî-stratejik erişim, istihbarat, tahliye ve insani yardım operasyonları açısından önem kazanıyor. Kıbrıs doğal gazı artık ticarileşmeye yaklaşıyor. Eni ve TotalEnergies, Temmuz 2026’da Cronos sahasının geliştirilmesini onayladı. Üretimin 2028’de başlaması ve gazın Mısır’da sıvılaştırılarak dünya piyasalarına gönderilmesi planlanıyor. Böylece Kıbrıs–Mısır–Avrupa güzergâhı en gerçekçi seçenek olarak öne çıkıyor. Great Sea Interconnector da Kıbrıs’ı Yunanistan üzerinden AB elektrik sistemine bağlayabilir. Bu planlarda ve anlaşmalarda muhatap tabii ki sadece Rum tarafı.
ABD ile kurulan stratejik diyalog, İsrail ve Yunanistan’la geliştirilen iş birliği ve Mısır’la enerji ilişkileri, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Batı’nın Doğu Akdeniz güvenlik mimarisine daha fazla bağlıyor. Ada aynı zamanda tahliye, insani yardım, lojistik ve istihbarat faaliyetleri için bölgesel bir merkez hâline geliyor. İngiliz üsleri de adanın Batılı askerî operasyonlardaki önemini artırıyor.
ABD ve AB enerji güvenliği ve bölgesel istikrar açısından Kıbrıs sorununun çözümünü daha gerekli görebilir. Ancak Türkiye de konumu, NATO üyeliği ve Rusya’yla ilişkileri sayesinde kilit bir aktör hâline geldi. Öte yandan, Rum tarafının yeni ortaklıkları ve artan silahlanması Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafında çevrelenme algısı yaratıyor.
Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınıyor ve bütün bunlar Guterres’in Kıbrıs’ta çözüme neden önem verdiğini açıklayabilir. Ancak hem Türkiye hem de Rum tarafı Kıbrıs sorunu çözülmeden de stratejik konumlarının güçlendiğini düşünüyor olabilir. Bu nedenle bölgenin değişen enerji ve güvenlik dengeleri tarafları mutlaka barışa yaklaştırmayabilir. Aksine, her iki taraf da yeni koşulların kendisine avantaj sağladığına inanırsa rekabet daha da sertleşebilir. Eminim Guterres de bunun farkındadır.
***
“Bu ziyaretle çözüme ne kadar yaklaştık?” sorusuna gelirsek… En çetrefilli meselelerde hâlâ uzlaşma sağlanmış değil. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, garanti sisteminin tamamen kaldırılması ve Türk askerlerinin tümüyle adadan çekilmesi konusunda ciddi çekinceler taşıyor. Toprak meselesinde geçmiş müzakerelerde belli ölçüde yakınlaşma sağlanmış olsa da hangi bölgelerin iade edileceği ve yeni sınırların nereden geçeceği hâlâ belirsiz. Öte yandan Rum tarafı, siyasal eşitliği ilke olarak kabul ettiğini söylese de bunun karar alma süreçlerine ve Kıbrıslı Türklerin etkin katılımına yansıması konusunda hâlâ isteksiz davranıyor. Bunların hiçbiri değişmedi. Üstelik Kuzey’deki Rum mülkleriyle bağlantılı olarak başlatılan soruşturmalar ve yapılan tutuklamalar Kıbrıs Türk tarafında hukuki bir süreçten çok gözdağı ve baskı olarak algılanıyor. Bunlar iki toplum arasındaki güven ortamına zarar veriyor.
Yeni bir şey daha var: İlk kez Guterres’in kullandığı ve Erhürman’ın da sık sık tekrarladığı “Müzakere olacaksa bu kez farklı olmalı” sözü, çözüm sürecinin kalıplaşmış ifadelerinden biri hâline geldi. Erhürman’ın önerdiği dört maddelik yöntem; siyasi eşitliğin tartışmaya açılmamasını, geçmiş uzlaşılara bağlı kalınmasını, takvimli ve sonuç odaklı bir süreç yürütülmesini ve müzakereler başarısız olursa eski statükoya geri dönülmemesini öngörüyor. Guterres’in de güven yaratıcı önlemler ile müzakerelerin yöntemi ve esasına vurgu yapması, Erhürman’ın yaklaşımına yakınlaştığı izlenimini verdi. Erhürman’ın istediği, sonuç almaya yönelik gerçek bir irade ve güvence içeren farklı bir süreç. Ancak kritik soru şu: Bu “farklı metot” bizi gerçekten çözüme mi götürecek, yoksa müzakere masasına oturmamanın yeni bir bahanesine mi dönüşecek?
İki liderle yaptığı görüşmeden sonra Guterres şunları söyledi: “Hiçbir barış süreci, esaslı tüm meseleler üzerinde anlaşmaya varılarak başlamaz.” Bence iki taraf için de oldukça önemli bir hatırlatma. Guterres ayrıca şimdiye kadar varılan uzlaşıların “değerli bir diplomatik birikim olarak görülmesi” gerektiğini ve bunların “bir kenara atılmaması ya da yeniden müzakereye açılmaması” gerektiğini de sözlerine ekledi. Bu da Guterres’in 2017 Crans-Montana görüşmelerinden daha gerilere gidilmemesi yönündeki beklentisini ortaya koyuyor.
Bugün Gazze’den İran’a, Kongo ve Sudan’dan Ukrayna’ya kadar pek çok krizde evrensel değerleri ve uluslararası hukuku savunmaya çalışan BM’nin barış misyonundan kuşkulanmak ve onu emperyalist güçlerin piyonu saymak büyük bir haksızlık olur. Üstelik günümüzde BM bünyesinde görev yapan uzmanlar, bu tutumları nedeniyle çeşitli yaptırımlarla karşılaşıyor; sahadaki personel ise hayatını kaybedebiliyor. Dolayısıyla Guterres’in Suriye’nin ardından Kıbrıs’a gelmesi, şüphesiz görev süresi dolmadan dünya barışına bir katkıda daha bulunma çabası olarak değerlendirilmeli. Ancak hem Guterres’in hem de BM’nin uzun tecrübelerden öğrendiği acı bir gerçek var: Taraflar gerçekten niyetli değilse barış mümkün olmuyor.
Unutmamamız gereken bir nokta daha var: Burada iki devlet arasındaki sıradan bir uluslararası müzakereden farklı olarak, iki toplumu federal bir yapı altında birleştirme hedefleniyor. Federasyon tek vatandaşlık, tek uluslararası kimlik ve dış ilişkiler ile ekonomi gibi temel alanlarda ortak bir devlet demektir. Dolayısıyla yalnızca iki toplumun ayrı ayrı çıkarlarını gözetmek yetmez; ortak çıkarlara da öncelik vermek gerekir. Peki, can alıcı bir soru daha sorayım: Rum ve Türk tarafları hem liderler hem de toplum düzeyinde ortak çıkarlara gerçekten gereken önemi veriyor mu?
Kıbrıs’ta kalıcı barış, bir tarafın kendi tezlerini diğerine kabul ettirmesiyle değil; iki toplumun siyasi eşitliğini temel alan, karşılıklı hassasiyetleri ve güvenlik kaygılarını gözeten, saygıya ve güvene dayalı bir anlayışla mümkün olabilir. Başka bir deyişle, müzakereler “sıfır toplamlı bir oyun” mantığıyla değil, barışın hem her iki tarafa hem de Kıbrıs’ın geleceğine bir bütün olarak yarar sağlayacağı ortak bir vizyonla yürütülmelidir. Elbette söylemesi kolay, hayata geçirmesi zor.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



