Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı yardımlar oldukça tartışmalı bir konu. Bir yandan “yardım” kavramı doğal olarak olumlu çağrışımlar yapıyor. Öte yandan hiçbir yardımın bütünüyle karşılıksız olmadığı, yardım alan tarafta bir minnet veya borçluluk duygusu yaratabildiği ve sürekli hâle gelen yardımların zamanla bir bağımlılık ilişkisine dönüşebildiği de biliniyor. Bu açıdan bakıldığında, dış yardımların pek çok olumsuz sonuç doğurabildiği de bir gerçek.
Yıllardır dış yardımlar konusunda yapılan çalışmalarda elde edilen bulgulara ve Kuzey Kıbrıs’ın vasat kalkınma performansına bakarak, Tufan Ekici hoca ile birlikte 2021 yılında bir çalışma yapmış ve bu çalışmada Türkiye’den gelen dış yardımın Kuzey Kıbrıs’ın kalkınmasına kayda değer bir katkı sağlayıp sağlamadığını incelemiştik (https://doi.org/10.1080/14683857.2021.1939378). Bu çalışmadaki analizlerimizin sonuçları, bu yardımların ekonomideki toplam yatırım düzeyinin artmasına ya da ekonomik büyümeye katkıda bulunmadığını göstermekteydi.
Türkiye’den alınan yardımların neden ekonomiye daha olumlu etki etmediği o günden beri kafamızı kurcalayan bir soru oldu. Bu çalışmanın hemen ardından, yardımların etkisinin neden daha olumlu olmadığını araştırmak istemiş, ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü bünyesinde bu konuda bir proje başvurusu yapmıştım. Ne yazık ki proje, orada maruz kaldığım mobbinge kurban gitti. Oysa yardımların nasıl daha etkili hâle getirilebileceğine ışık tutabilecek bu araştırma hem Türkiye hem de KKTC açısından yararlı olabilirdi.
Yardımlar konusundaki merakım yine de sona ermedi. Önceki çalışmamızın devamını yapmak amacıyla, 2022 yılında Türkiye’nin yardımlarının özellikle kamu sektörü üzerindeki etkisini araştırmaya başladık. Ancak ODTÜ’nün aynı yıl beni haksız bir şekilde işten çıkarmasının ardından Amerika’ya taşınmam ve burada başka projelere yönelmem nedeniyle bu araştırmaya bir süre ara vermek zorunda kaldık. Sonunda geçen sene yarım kalmış bu projeyi tekrar gündemimize aldık ve çalışmamızı geçtiğimiz haziran ayında Contemporary Politics dergisinde yayımlattık (https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/13569775.2026.2687740). Bu çalışmamızın bulgularını sadece akademik dünya ile değil, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanlarla da paylaşmanın önemli olduğunu düşündüğüm için bu yazımda bu konuyu ele almak istedim.
***
Çalışmamız Türkiye’nin 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’a yaptığı ekonomik yardımların kamu maliyesini, kamu sektörünü ve siyasi sistemi nasıl etkilediğini inceliyor. Cevap aradığımız soru ise şuydu: Kuzey Kıbrıs uzun yıllardır Türkiye’den büyük miktarda mali destek aldığı hâlde neden hâlâ bütçe açıkları, verimsiz bir kamu sektörü, zayıf kamu hizmetleri ve ekonomik bağımlılıkla karşı karşıya?
Bildiğiniz üzere, Kuzey Kıbrıs yalnızca Türkiye tarafından tanınan, yani uluslararası tanınırlığı olmayan fiili bir devlet. Uluslararası alanda tanınmaması, dış yatırım çekmesini, uluslararası kuruluşlardan kredi almasını ve dünya ekonomisine normal yollarla bağlanmasını zorlaştırmakta. Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askerî desteği Kuzey Kıbrıs’ın varlığını sürdürebilmesi açısından elzem. Ancak biz çalışmamızda bu desteğin aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ın bazı sorunlarının devam etmesine de katkıda bulunduğunu iddia ettik. Bu iddiamız aslında Kuzey Kıbrıs’a özel bir iddia değil. Hatırı sayılır büyüklükte dış yardım alan her ülkede yardımlar ekonomik sorunları çözmede pek başarılı olamıyor. Bunun da gayet yapısal sebepleri var.
Dış yardımların yarattığı olumsuz etkileri İngilizce “moral hazard” dediğimiz, Türkçe olarak “ahlaki tehlike” diyebileceğimiz kavramla açıklamak mümkün. Bunun anlamı şu: Bir yönetim, yaptığı hataların maliyetini kendisinin ödemeyeceğini bildiği zaman daha sorumsuz davranmaya meyilli olur. Bunu Kıbrıs’a gelen dış yardım konusuna uyarlarsak, Kuzey Kıbrıs hükümetleri ekonomik sorunlarla karşılaştığında Türkiye’nin her zaman yardıma koşacağını düşünmekte. Bu beklenti de hükümetlerin vergileri daha etkili biçimde toplama, harcamaları kontrol etme, kamu sektörünü küçültme ve gerekli reformları gerçekleştirme isteğini azaltmaktadır.
Biz bu durumu “yumuşak bütçe kısıtı” olarak tanımladık. Normal şartlarda bir hükümet, bütçe açıkları ortaya çıktığında ya harcamalarını kısmak ya da vergileri artırmak zorunda kalır. Fakat açıkların başka bir ülke tarafından kapatılacağı düşünülüyorsa, bu baskı büyük ölçüde zayıflar. Nitekim, Kuzey Kıbrıs’ta bütçe açıklarının uzun yıllar boyunca TC yardımlarıyla kapatılması, mali disiplinsizlik yaratmış ve bu disiplinsizliği kronikleştirmiştir.
Normal şartlarda kalkınma amaçlı yardım veren ülke yardımların etkili olmadığına kanaat getirirse yardım vermeyi keser ya da kesme tehdidinde bulunur. Türkiye ise yardımı kesememekte; çünkü Kuzey Kıbrıs, Türkiye açısından yalnızca sıradan bir yardım alıcısı değil. Ada, Doğu Akdeniz’deki konumu, güvenlik politikaları, deniz alanları ve bölgesel rekabet açısından Türkiye için stratejik öneme sahiptir. Ayrıca Kıbrıs Türkiye’de uzun süredir “millî dava” olarak görülmekte, Kuzey Kıbrıs da “yavru vatan” olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin desteğini kesmesi hem siyasi hem de ideolojik açıdan çok maliyetli görülüyor. Yayınlanan makalemizde bu durumu Türkiye’nin “bağlılık tuzağı” olarak açıklıyoruz. Kısacası, yardımlar etkili olmasa da “alan memnun, veren memnun” gibi bir durum var.
Türkiye, Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik ya da siyasi olarak ciddi bir çöküş yaşamasına göz yumamayacağı için yardımları sürdürmeye devam ediyor. Kuzey Kıbrıslı siyasi aktörler de bunun farkında. Her ne kadar ilişkide daha zayıf taraf olsalar da Türkiye’nin bu bağlılığı onlara belli bir pazarlık gücü sağlıyor. Bu yüzden bütçe açıkları büyüdüğünde ya da kamu harcamaları sürdürülemez bir noktaya geldiğinde, Türkiye üzerinde yeni yardım sağlama baskısı oluşuyor. Yani bütçe açıkları yalnızca yardımların bir sonucu değil; aynı zamanda yeni yardımları ortaya çıkaran bir neden hâline de geliyor.
Çalışmamızın önemli bulgularından biri de Türkiye’den gelen yardım arttıkça Kuzey Kıbrıs’taki vergi gelirlerinin düşme eğilimi göstermesidir. Yardımların gelecekte de devam edeceği beklentisi, hükümetlerin vergi toplama ya da harcamaları kısma çabalarını azaltmakta. Bu nedenle dış yardım, yerel gelirlerin üzerine eklenen bir kaynak olmak yerine zaman zaman yerel gelirlerin yerini almakta.
***
Kuzey Kıbrıs’ın bütçesi, incelediğimiz dönemin neredeyse tamamında açık vermiştir. Tek önemli istisna 2018 yılıdır. Bu dönemde CTP’nin başını çektiği dörtlü koalisyon hükümeti, Türkiye’nin sunduğu ekonomik protokolün bazı şartlarına karşı çıkmış ve Türkiye’den gelen kaynaklar büyük ölçüde durmuştu. Protokolde yer alan bu şartları, Türkiye’nin verdiği yardımın kendi istediği doğrultuda kullanılmasını güvence altına alma çabası olarak görebiliriz. Aslında yardım veren ülkelerin bu tür koşullar öne sürmesi pek de şaşırtıcı değil. Sonuçta hiçbir yardım karşılıksız gelmez.
2018 yılına dönersek… TC yardımı azaldığında dörtlü koalisyon (CTP-TDP-HP-DP) hükümeti daha sıkı bir bütçe politikası izlemek zorunda kalmıştı ve bütçe açığı ortadan kalkmıştı. Bu örnek, yardım beklentisi azaldığında mali disiplinin artabildiğini göstermektedir. Ancak bütçenin dengelenmesi, Kuzey Kıbrıs’ın artık yardıma ihtiyaç duymadığı anlamına gelmiyor. Çünkü bütçe dengesi kısmen yatırımların ertelenmesi ve harcamaların kısılması sayesinde sağlanmıştı ve yatırımların sürekli ertelenmesi ve/veya harcamaların uzun süre kısılması ise uzun dönemde ekonomik büyümeye ve kalkınmaya olumsuz etki eder. Dolayısıyla bütçenin dengede kalması için daha uzun dönemli ve yapısal değişimler de gerekir.
***
Makalede üzerinde durduğumuz diğer önemli konu ise kamu sektörü. 1974 sonrasında özel sektör yeterince gelişmediği için devlet çok sayıda kişiyi kamu kurumlarında işe almıştı. Zamanla kamu sektörü yalnızca hizmet üretmek için değil, siyasi destek kazanmak için de kullanılmaya başlandı. Kamu pozisyonları güvenli, maaşları ve emeklilik hakları görece daha iyi olduğu için toplumda büyük talep görmekte. Siyasi partiler de yıllarca kamu görevlerini kendi destekçilerine dağıtarak oy kazanmaya çalıştı.
KKTC düzeninde kamu pozisyonları, erken emeklilik, uygun krediler, devlet arazileri, ruhsatlar, sübvansiyonlar ve vatandaşlık siyasi destek karşılığında dağıtılabilmektedir. Buna kayırmacılık veya “klientalizm” denir, yani siyasi partilerin kendilerine oy verenlere ya da vermeyi taahhüt edenlere iş, gelir veya başka maddi imkânlar sağlaması. Çalışmamızda, Türkiye’nin sağladığı yardımların Kuzey Kıbrıs’taki klientelist sistemin mali açıdan sürdürülmesini kolaylaştırdığını da savunuyoruz.
Bu yapı en fazla uzun süre iktidarda kalan UBP ile ilişkilendirilse de, başka partiler de hükümete geldiklerinde benzer yöntemlere başvurmuştur. Çünkü kayırmacılığın yerleştiği bir sistemde, bu yöntemleri reddeden bir parti seçimlerde dezavantaj yaşayabilir. Vatandaşlar da bu sistemin verimsiz olduğunu bilmelerine rağmen elde ettikleri işi, maaşı veya başka bir avantajı kaybetmekten çekinebilirler. Yani, aslında sadece siyasetçiler değil, seçmenler de sistemin sürdürülmesine katkıda bulunuyor.
Biz bunu “çift katmanlı ahlaki tehlike” olarak adlandırdık. İlk katmanda, Türkiye’den sürekli yardım geleceğini düşünen siyasi yöneticiler mali disiplinden uzaklaşmakta. İkinci kaymanda ise devlet imkânlarından yararlanan vatandaşlar, verimsiz olduğunu bilseler de bu sistemi değiştirmek için isteksiz davranmakta. Sonuçta kayırmacılık yalnızca siyasetçilerin uyguladığı bir yöntem olmaktan çıkıp toplumun belirli kesimlerini de sisteme bağlayan bir düzen hâline gelmekte. Bu sorun Kuzey Kıbrıs’ın en büyük ikilemi ya da kısır döngüsü haline gelmiş durumda.
Sonuç olarak, çalışmamızda Türkiye’nin yardımlarının Kuzey Kıbrıs’ın ayakta kalması açısından vazgeçilmez olduğunu kabul ediyoruz. Ancak yardımların sürekli ve büyük ölçüde öngörülebilir olmasının vergi toplama çabasını, mali disiplini ve kamu reformlarını zayıflattığını savunuyoruz. Yardımlar aynı zamanda kamu istihdamına ve siyasi kayırmacılığa dayanan sistemin devamını kolaylaştırmıştır.
***
Özetlemek gerekirse, çalışmamız TC yardımlarının her koşulda devam edeceği beklentisinin Kuzey Kıbrıs’ta ciddi bir sorun olduğuna parmak basıyor, çünkü bu beklenti hem yerel yöneticilerin hem de vatandaşların davranışlarını olumsuz etkilemekte ve Kuzey Kıbrıs’ın kendi gelirlerine dayanan, daha verimli ve bağımsız bir ekonomik yapı kurmasını zorlaştırmaktadır. Yani, diyeceğimiz o ki, eğer kendi kendimize yetme konusunda ciddiysek, kemerleri sıkma ve ekonomideki verimsizlikleri azaltma konusunda ciddi adımlar atmamız gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın, önerimiz klasik IMF acı reçeteleri değil. Kamu sektörünün liyakatle işlediği bir ortamda öncü bir rol üstlenmesi ve yatırımların daha akılcı biçimde yapılması pek çok olumsuzluğu düzeltebilir. Lakin KKTC’nin tanınmayan bir devlet olduğunu ve sadece serbest pazar kuralları ve kendi kaynaklarıyla ayakta durmasının her hâlükârda zor olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Hazır seçimler yaklaşırken, bu bulgular üzerinde daha fazla düşünmeliyiz. Bir yandan çeşitli siyasi partilerin bu meseleye nasıl yaklaştığına dikkat etmemiz lazım. Öte yandan seçmenlerin, özellikle de Türkiye’ye bağımlılıktan şikâyet eden kesimlerin, bu bağımlılığı azaltmak için gereken fedakârlıkları yapmaya gerçekten hazır olup olmadıklarını da kendilerine sormaları gerekir. Nitekim her bağımlılık gibi, dış yardım bağımlılığı da kurtulması zor ama kurtulunca da sizi güçlendirecek bir şeydir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



