
Dünyanın dört bir yanında yerleşik siyasi düzene karşı büyüyen bir başkaldırı var. Bunun nedenlerini burada uzun uzun tekrarlamak istemiyorum. Ama kısaca şunu söylemek mümkün: Küreselleşme çağında verilen demokrasi sözü büyük ölçüde yerine getirilmedi. Bunun yarattığı hayal kırıklığı da bugün karşımıza “popülizm” olarak çıkıyor.
Lakin her popülizm kötü değildir. Popülizmi başlı başına bir siyasi sorun olarak görmek yerine, mevcut siyasi düzende işlemeyen, insanları dışlayan ya da temsil etmeyen bir şeylerin, yani iyi işlemeyen bir demokrasinin belirtisi olarak düşünmek daha doğru olabilir. İnsanlar, seslerinin duyulmadığını ve ekonomik ve siyasi taleplerinin karşılıksız kaldığını düşündüklerinde popülist hareketlere yöneliyor. Bu nedenle sol popülizm, sağ popülizmin yarattığı öfke ve hoşnutsuzluğu daha eşitlikçi, kapsayıcı ve demokratik bir yöne çevirebildiği ölçüde, ona karşı en etkili mücadele yollarından biri olabilir.
SAĞ POPÜLİZMİN AMERİKAN VERSİYONU: TRUMP
Bilindiği üzere Amerika, Donald Trump liderliğinde güçlü bir sağ popülizmden mustarip. Popülizmin Amerika’daki yükselişi belki Avrupa’ya kıyasla biraz daha geç başladı; ancak Trump’ın 2016’da başkan seçilmesiyle popülizm Amerikan siyasetine hiç beklenmedik ölçüde güçlü bir damga vurdu. Tıpkı Latin Amerika’daki bazı örneklerde olduğu gibi, başkanlık sisteminin yapısı da bu etkinin büyümesinde önemli rol oynadı. Parlamenter sistemlerde sağ popülist partiler, seçimlerden birinci çıksalar bile koalisyon dışında bırakılabilir ya da hükümet içinde etkileri sınırlandırılabilir. Oysa başkanlık sisteminde seçimi kazanan bir popülist lider, çok daha geniş yetkileri doğrudan elinde toplayabiliyor ve ülkenin siyasi yapısı üzerinde çok daha derin ve uzun vadeli izler bırakabiliyor.
Amerika’da hem bürokraside hem de Cumhuriyetçi Parti içinde daha ılımlı ya da müesses nizama bağlı isimler Trump’ın ilk başkanlık döneminde onu pek çok konuda frenlemeyi başardı. Trump o yıllarda siyasette henüz yeterince deneyimli değildi ve birlikte çalıştığı kadro devlet kurumlarının işleyişini bilen kişilerden oluşuyordu. Her ne kadar Trump bazılarıyla yollarını sonradan ayırsa da, Trump ilk döneminde Amerikan siyasi sistemine büyük değişimler getirmedi.
Daha sonra COVID krizinin de yardımıyla 2020 seçimlerinde Joe Biden’a yenilen Trump, seçim sonuçlarını kabul etmeyerek 6 Ocak 2021’de yaşanan Kongre baskınına giden süreci körükledi ve Amerikan siyasetinde uzun yıllardır görülmemiş bir istikrarsızlık yarattı. Bu olayların ardından hakkında davalar açılan, hatta hapse girebileceği düşünülen Trump, buna rağmen 2024’te yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olmayı başardı. Ve bu seçimi kazanarak ikinci kez başkanlık koltuğuna oturdu.
Amerika’nın uluslararası sistemdeki ağırlığını düşündüğümüzde, Trump yalnızca Amerika için değil, küresel düzeyde de bir tehlike. Bu nedenle popülizmin Amerika’da böylesine güçlü bir şekilde ortaya çıkması, yalnızca Amerikalılar açısından değil, bütün dünya için de büyük bir talihsizlik. Nitekim Ocak 2025’ten bu yana bunun sonuçlarını çok daha açık biçimde görüyoruz. ICE baskınları ve sertleşen göçmenlik politikalarıyla göçmenlerin maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddet; LGBTQ haklarının ve kadın haklarının geriletilmesi; muhafazakâr değerlerin topluma giderek daha fazla dayatılması meselenin yalnızca bazı iç politika boyutları.
Dış politikada ise fahiş gümrük vergileriyle başlayan süreç, Batılı müttefiklere karşı giderek daha tehditkâr bir tutuma, Grönland ve Kanada üzerinden ortaya atılan toprak taleplerine ve ardından İran’la savaşa kadar uzandı. Üstenci, yayılmacı ve saldırgan bir anlayışla şekillenen bu yeni Amerikan dış politikası, dünya çapında şok dalgaları yaratmaya devam ediyor.
TRUMP CEPHESİNDE İLK ÇATLAKLAR
Eskiden oldukça sıkıcı bulduğum Amerikan siyaseti, artık neredeyse her sabah yeni bir absürtlüğe ya da tedirgin edici bir gelişmeye uyandığımız bir kabusa dönüşmüş durumda. Ama madalyonun bir de başka yüzü var. Amerika’da siyasi hatların daha kesinleştiği ve müesses nizamın o eski sinik siyasi tutumunun artık pek kimseyi ikna edemediği bir dönemdeyiz. Bununla birlikte, bu yaşanan siyasi felaketin belki olumlu gelişmelere de ön ayak olacağı umudu da yeşeriyor. Yani Trump etkisi, karşı tepki de yaratıyor. Nitekim, Amerika’da sadece sağ popülizm değil, sol popülizm de yükseliyor.
Amerika’da yerleşik düzene duyulan memnuniyetsizlik hâlâ çok yüksek. Trump, bu hoşnutsuz kesimin önemli bir bölümünü peşinden sürüklemeye devam ediyor. Ancak, Trump’a hiçbir zaman oy vermeyi düşünmemiş geniş bir kesimin varlığının yanı sıra, Trump’tan umduğunu bulamayan ciddi bir kesim de oluşmakta.
Bunun en önemli nedenlerinden biri, çalışan kesimlerin ekonomik sıkıntılarının Trump döneminde de hafiflememiş, hatta bazı açılardan daha da ağırlaşmış olması. Bir başka önemli mesele ise İsrail’in Orta Doğu’daki politikaları ve Amerikan siyaseti üzerindeki artık gizlenemez hâle gelen etkisi. Bununla bağlantılı olarak, 28 Şubat’ta İsrail’in kışkırtmasıyla başlayan İran savaşı da ciddi bir kırılma yarattı.
Bütün bunlar, Trump’ın seçilmeden önce verdiği sözlerle açıkça çelişiyor. “Bağımsız ve büyük Amerika” vizyonu, Amerika’nın dışarıdaki çatışmalar yerine kendi iç sorunlarına odaklanması gerektiği söylemi ve çalışan kesimlerin ekonomik sıkıntılarını hafifletme vaadi, bugün gelinen noktayla hiç bağdaşmıyor. Buna bir de Epstein skandalını eklediğinizde, Trump’ın özellikle ahlaki ve dini değerleri önemseyen seçmenler arasında ciddi bir destek kaybı yaşamasını beklersiniz. Nitekim, Marjorie Taylor Greene ve Thomas Massie gibi bazı siyasetçiler Trump’la özellikle ahlaki ve siyasi konularda ters düşerken, Tucker Carlson ve Steve Bannon gibi sağcı ideologlar da dış politika üzerinden ona açıkça yüklenmeye başladı.
Bunlara rağmen, Trump’ın kendi tabanı ve Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisi hâlâ çok güçlü ve popülaritesinde ciddi bir çözülme yaşandığını söylemek zor. Lakin sol cephede güçlü bazı kıpırdanmalar başlamış durumda.
AMERİKA’DA SOL POPÜLİZM VE ZAFERLERİ
Amerika’da sol popülizm yıllar boyunca Vermont Senatörü Bernie Sanders’la özdeşleşti. Kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Sanders, aslında bağımsız bir siyasetçi; ancak, 2016 ve 2020’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yarıştı. Özellikle 2016 ön seçimlerinde Sanders büyük bir heyecan yarattı. Gençlerden ve çalışan kesimlerden güçlü destek aldı, fakat Demokrat Parti’nin müesses nizamı büyük ölçüde Hillary Clinton’ın arkasında durdu. Sonuçta Clinton adaylığı kazandı, ancak seçimlerde Donald Trump’a yenildi.
Benzer bir tablo 2020’de de yaşandı. Sanders ön seçimlerde yeniden güçlü bir çıkış yaptı; ancak Demokrat Parti’nin merkez kanadı bu kez Joe Biden’ın arkasında birleşti ve partinin adayı Biden oldu. Biden başkanlık seçimini kazansa da, başkanlık döneminde başarılı bir performans ortaya koyamadı. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı ve yönetimin yaşlı ve yorgun görüntüsü Demokratlara duyulan güveni daha da aşındırdı. Bunun sonucunda Trump, 2024 seçimlerinde yalnızca geri dönmekle kalmadı, daha da güçlenerek başkanlık koltuğuna oturdu.
Oysa Demokrat Parti içinde uzun süre “radikal” diye etiketlenen demokratik sosyalistler, belki de Trump’ın sağ popülizmine karşı en etkili panzehir olabilirdi. Ne var ki, onların mücadelesi yalnızca Trump’a ve diğer sağ hareketlere karşı değil. Aynı zamanda Demokrat Parti’nin yerleşik elitleriyle ve mevcut düzeni fazla sorgulamayan merkez kanadıyla da mücadele etmek zorundalar.
Bütün bu zor koşullara rağmen, demokratik sosyalistlerin son dönemde peş peşe kazandığı zaferler Amerika siyasetinde umut ışığı arayanları sevindiriyor. Bunun ilk çarpıcı örneği, 16 Kasım 2025 tarihli BirGün yazımda da ele aldığım üzere, Zohran Mamdani’nin New York belediye başkanı seçilmesiydi. (Bknz. https://www.birgun.net/makale/donalda-karsi-zohran-somut-soylem-ve-taban-orgutlenmesinin-gucu-669166.)
Mamdani ile başlayan bu sol dalga, bu yıl başka zaferlerle de devam etti. Özellikle Justice Democrats’ın (Adalet Demokratları) desteklediği adaylar önemli başarılar elde etti. Demokrat Parti içindeki ilerici solu güçlendirmeyi amaçlayan bu siyasi eylem komitesi, ön seçimlerde genç, işçi sınıfından, kadın ve azınlık kökenli adayları destekleyerek yerleşik siyasetçilere meydan okuyor.
Örneğin, Filistin kökenli Amerikalı cerrah ve eski asker Adam Hamawy, 2 Haziran’da New Jersey’nin 12. Kongre Bölgesi için yapılan Demokrat Parti ön seçimini on iki rakibini geride bırakarak kazandı. Filistin haklarını açıkça savunan Hamawy, Justice Democrats’ın desteklediği adaylar arasında yer aldı. Benzer şekilde, Filistin hakları savunucusu Chris Rabb da 19 Mayıs’ta Pennsylvania’da Kongre ön seçimini kazanmıştı. Bu zaferler, Demokrat Parti içindeki İsrail yanlısı yerleşik kanat açısından ciddi bir yenilgi olarak yorumlandı.
Diğer taraftan, eski asker ve istiridye çiftçisi Graham Platner, milyarderlerin gücü, sendikalar, sağlık hizmetleri, konut maliyetleri ve savaş karşıtlığı üzerinden açıkça popülist ve parti karşıtı bir kampanya yürüttü ve 9 Haziran’da Demokratların Maine Senato ön seçimini kazandı.
23 Haziran’da da Mamdani’nin desteklediği adaylar (Darializa Avila Chevalier, Brad Lander ve Claire Valdez), New York’taki üç Kongre üyeliği yarışında Demokrat Parti’nin adaylığını kazandı; ayrıca Albany’deki eyalet yasama organı için yapılan seçimlerde de beş sandalye elde ettiler.
Bu başarılar, Demokrat Parti siyasetinde ülke çapında önemli bir değişime işaret ediyor. Mamdani bunu, “Bu ulusal bir mesajdır; çünkü ortada ulusal çapta bir kriz vardır,” sözleriyle ifade etti. Buna karşılık kendilerini “ılımlı”, Mamdani’yi ise “radikal” olarak tanımlayan 15 Demokrat vekil, Mamdani ve destekçilerini hedef aldığı düşünülen bir mektup yazarak, “Biz sosyalist değil, kapitalistiz. Aşırı değil, ana akımdayız. Amerika’dan utanmıyor, onunla gurur duyuyoruz,” dedi.
Mamdani’nin müesses nizam Demokratlar açısından yarattığı asıl tehlike, partinin emekçi kesimlere daha fazlasını sunması gerektiği yönündeki tezini artık somut başarılarla destekleyebilmesi. Nitekim New York Belediyesi yaklaşık 1 milyon apartman için kiraları dondurma kararı aldı. İki yaşındaki çocuklar için ücretsiz bakım programı da başlıyor. Mamdani ayrıca parti yönetimini olumlu bir vizyon ortaya koyamamakla ve yalnızca Trump’a karşı çıkmanın yeterli olduğunu sanmakla eleştirdi: “Sadece neye karşı olduğunuzu söylemek yetmez; neyi savunduğunuzu ve bunun çalışan insanlar için neden önemli olduğunu da anlatmalısınız.” (Guardian, 28 Haziran 2026, https://www.theguardian.com/us-news/2026/jun/28/zohran-mamdani-new-democratic-politics).
Solun yükselişi ilerici kuzeydoğu eyaletleriyle sınırlı kalmadı. Demokratik sosyalist Melat Kiros, 30 Haziran 2026’da Colorado’yu 15 dönemdir Kongre’de temsil eden Diana DeGette’i mağlup ederek ön seçim sezonunun en büyük sürprizlerinden birine imza attı. Bernie Sanders, Working Families Party (Çalışan Aileleler Partisi) ve Justice Democrats’ın desteklediği Kiros’un zaferi, ilerici sol grupların bu seçim dönemindeki yedinci başarısı oldu.
Kongre’ye girecek tüm bu yeni radikal solcu siyasetçiler, Demokrat Parti’nin yerleşik kanadı açısından kontrol edilmesi zor bir grup olabilir.
Öte yandan, 3 Mart’ta Demokrat Parti’nin Teksas’taki Senato adaylığını 36 yaşındaki James Talarico kazanmıştı. Talarico’yu da bu yeni sol dalgayla ilişkilendirmek mümkün, ancak o Demokratik Sosyalistler ve Justice Democrats’ın desteklediği adaylardan biraz farklı bir yerde duruyor. Talarico, ekonomik eşitsizlik, sağlık hizmetleri, yolsuzluk ve çalışan sınıfların sorunları üzerinden belirgin biçimde ekonomik popülist bir söylem kuruyor. Aynı zamanda kendisi ilahiyat eğitimi alan dindar bir Hristiyan ve ilerici politikalarını sevgi, dayanışma ve sosyal adalet gibi Hristiyan değerleri üzerinden anlatıyor. Bu nedenle kampanyası “ilerici Hristiyan popülizmi” olarak tanımlanabilir. Demokratik Sosyalistlerin ve Justice Democrats adaylarının daha çok ilerici eyaletlerde öne çıktığı düşünülürse, Talarico gibi yeni tip siyasetçiler de muhafazakâr eyaletlerde Trump ve MAGA hareketinin etkisini kırabilecek farklı bir alternatif olma potansiyeli taşıyor.
TEMKİNLİ İYİMSERLİK
Peki tüm bu gelişmelerden yola çıkarak Amerika’da solun yükselmekte olduğu çıkarımını yapıp Amerikan siyasi geleceği için umutlanabilir miyiz? Hem evet hem hayır.
Amerikan toplumunda geniş kesimlerin artık mevcut düzenden memnun olmadığı ve gerçek alternatifler aradığı açık. Bu iyi haber. Ancak Trump’ın da tam olarak bu arayışın bir ürünü olduğunu unutmamak gerekiyor; bu da kötü haber.
Trump’ın bir sonraki seçimde kaybedip kaybetmeyeceği yalnızca ekonominin gidişatına bağlı olmayacak. Demokrat Parti’nin müesses nizam siyasetinden ne ölçüde uzaklaşıp güçlü ve inandırıcı bir alternatif yaratabileceği de belirleyici olacak. Yukarıda sözünü ettiğim yeni sol siyasetçiler parti içinde ciddi bir kıpırdanmanın başladığını gösteriyor. Ancak Demokrat Parti’nin bu yeni kuşağı kucaklayarak kendini yenilemeyi mi seçeceği, yoksa onları “radikal” diye yaftalayıp yerleşik düzeni korumaya mı çalışacağı henüz belli değil. Parti ancak ilk yolu seçerse umutlanabiliriz. Üstelik yalnızca Amerika için değil, tüm dünya için.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



