Yine herkes Mağusa’yı hatırladı. İkinci harekâtın 52’nci yılı vesilesiyle çekmecelerden bir kez daha kararlar çıkarıldı, süren işgale ilişkin endişeler dillendirildi. Bunlara, mevcut durumun tersine çevrilmesine yönelik kararlılık açıklamaları da eşlik etti. Nikos Hristodulidis yayımladığı mesajda, “52 yıl çok uzun bir süre, ancak bizi teslim almaya yetmedi” dedi ve “sürdürülebilir ve işlevsel bir çözüme ulaşmanın en yüksek ulusal öncelik olmaya devam ettiğini” vurguladı. DİKO, “işgalle uzlaşmadığını” ve “özgürleşme, yeniden birleşme ve geri dönüş mücadelesini tutarlılık ve kararlılıkla sürdürdüğünü” belirterek Kıbrıs sorununun öncelikle bir işgal ve işgal altında tutma meselesi olmaya devam ettiğini hatırlattı. Annita Dimitriu ise “Mağusa bizi bekliyor” ve “işgal altındaki bütün toprağımız adaletin yerini bulmasını bekliyor” ifadelerini kullandı. “Yarım vatanla uzlaşmadıklarını” söyleyerek Cumhurbaşkanı’nı Türkiye’yi müzakere masasına getirecek her fırsatı değerlendirmeye çağırdı. ELAM ise “işgal altındaki tüm toprakların kurtarılmasının tartışılmaz hedef ve değişmez tutum olduğunu” açıkladı. Marios Pelekanos da “Ne yaparlarsa yapsınlar, bir yerde bir mermer ve bir haç Yunanistan’a ve Hristiyanlığa tanıklık etmeye devam edecek” dedi ve “vatanlarımızı kimseye bırakmayız” mesajını verdi. Elli iki yıldır uzun soluklu mücadeleyi bayrak edinenler bir kez daha sıraya girip “unutmadıklarını ve mücadele ettiklerini” anlattılar, herkesi Kıbrıs sorununu doğru temelde ele almaya çağırdılar. Son 13 yılda belki de en büyük müzakere boşluğunun yaşandığı döneme tanıklık eden eski ve mevcut siyasetçiler ise hareketsizliğin oldubittileri kalıcılaştırdığını yeniden hatırladılar.
Peki her yıl, tam 52 yıldır, ikinci harekâtın yıldönümünde çıkıp “uzlaşmıyoruz” ve “oldubittileri tersine çevirmek için mücadele ediyoruz” diyen bütün bu insanlar çözüme ulaşmak için ne yaptılar? Birleşmiş Milletler kararlarını Mağusa sakinlerinin kentlerine dönmesi için nasıl değerlendirdiler? Kıbrıs sorununun “Mağusalaştırılması” ya da “Maraş’ın beş mahallesindeki oldubittilerin meşrulaştırılması” gibi sloganlarla kenti bir güven yaratıcı önlem olmaktan çıkarıp toprak başlığının ayrılmaz bir parçası haline getirenler bunların aynısı değil miydi? Ve her yeni girişim öncesinde, herhangi bir anlaşmayı fiilen imkânsız kılan ön koşulları ortaya koyanlar da yine bunlar değil miydi? Bugün izlediğimiz gelişmeler, çözümün olmamasının sonuçları olarak yıllardır kayda geçirilen gelişmeler değil mi? Bütün bu süre boyunca, risk olarak sıraladığımız şeylerin gerçekleşmemesi için ne yaptık? Bunları önlemeye nasıl çalıştık? Bugün hâlâ ne yapıyoruz? Geri dönüş konusundaki kararlılığımızı tekrarlamanın ötesinde ne yapıyoruz? “Unutmadık ve mücadele ediyoruz” demenin ötesinde ne yapıyoruz? Mağusa’nın geri dönüşü için ne zaman somut adımlar attık? Kent sihirli bir şekilde gerçekten bizi bekliyor olsa bile, onu geri almak için hiçbir şey yapmamaya karar verdikten sonra bunun bir önemi olabilir mi?
Nikos Hristodulidis’in, üç yıldır tek bir geçiş noktası bile açamazken çözümün en yüksek öncelik olduğunu büyük bir gayretle açıklaması mümkün mü? Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin adadan ayrılmasının üzerinden bir ay geçtikten sonra Kıbrıs Türk toplumu lideriyle görüşmeyi kabul ediyorsa bu nasıl açıklanabilir? Annita Dimitriu’nun bir yandan Cumhurbaşkanı’nı müzakerelerin yeniden başlaması için her fırsatı değerlendirmeye çağırması, yarım bir vatanla uzlaşmadıklarını söylemesi, diğer yandan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kıbrıs’tayken yürütme kurulu toplantısı düzenleyip kamuoyu yoklamalarını değerlendirmesi ve 2028 adaylığı için zemin hazırlaması nasıl açıklanabilir? Elli iki yıldır bir mücadeleden diğerine koşanlar, bu mücadelelerin bizi nereye getirdiğini gerçekten görmüyor mu? Ve şimdi yeni mücadeleler vaat ediyorlar. Bugün kaygılarını dile getirip yeni talepler hazırlayan bütün bu insanlar, oldubittileri gerçekten tersine çevirmeye çalıştığımızı iddia edebilir mi? DİSİ son on yılda çözüme ulaşılması için ne yaptı? Nikos Hristodulidis bugün ne yapıyor? Nikos Anastasiadis döneminde yapılanların aynısını tekrarlamak ve Kıbrıs sorununu tam bir çıkmazda tutmak dışında ne yapıyor? Etki yaratmaya yönelik hamleler ve açıklamalarla mı yetiniyor? Üstelik tek hedef iç kamuoyuyken?
Kimse Türkiye’nin tutumunun oldubittilerin tersine çevrilmesini kolaylaştırdığını iddia etmiyor. Ancak 52 yıllık bu sürecin altında bizim kendi siyasi tercih ve uygulamalarımızın da çok belirgin bir imzası var. Bu tablo yıllardır süren bir hareketsizliğin sonucudur. Aynı zamanda mevcut statükoyu koruyan bilinçli bir durağanlık siyasetinin de sonucudur. Bu tablo, ideal bir çözümün mümkün olduğu yönündeki bitmek bilmeyen ikiyüzlülüğün sonucudur. Ve bir noktadan sonra Kıbrıs sorununun yalnızca Türkiye’nin elindeki bir oyun olmaktan çıkıp her Kıbrıslı Rum popülist siyasetçinin elindeki bir oyuna dönüşmesine yol açan siyasi ahlaksızlığın da sonucudur. Avrupa çözümü söylemiyle, “yeni strateji” söylemiyle, geçiş noktaları tartışmalarıyla ve hiçbir bedeli olmayan sloganlarla birlikte. Uzun soluklu mücadeleyi olduğu gibi koruyan her şeyle birlikte. Bugün hâlâ aynı şeyi yapıyoruz: Yüksek sesle vatanlarımızı bırakmayacağımızı söylüyoruz. İşgalle uzlaşmadığımızı tekrarlıyoruz. “Unutmadık ve mücadele ediyoruz” diyoruz. Ve Mağusa’dan bizi beklemesini istiyoruz. Ama kimse beklemiyor. Ne Mağusa bekliyor ne de tarih. Zaman geçtikçe her şey unutuluyor. Ve sloganlar, acı gerçekleri örtmek için kullanılan bir bahaneye dönüştüğünde vatanlar da böyle kaybediliyor. Geri dönüş de bir yaşam hedefi olmaktan çıkıp bir ikiyüzlülük alanına dönüşüyor.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



