18 Ağustos’u 19 Ağustos’a bağlayan gece İsrail savaş uçakları, İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 60-70 kilometre mesafedeki Abu al-Duhur hava üssünü, bir Türk heyetinin tesisten ayrılmasından yalnızca birkaç saat sonra vurdu. İsrail saldırının amacını gizlemedi: Ankara’nın üsse yerleşmesine ve Türk askeri varlığının güneye doğru genişlemesine engel olmak. Daha da önemlisi, İsrailli yetkililer bu uyarının daha önce de iletildiğini, fakat yeterince anlaşılmadığı için bu kez sözle değil eylemle tekrarlandığını söyledi. Saldırı bu anlamda Türkiye’nin Suriye’deki hareket alanına çizilen fiili bir kırmızı çizgiydi.
Ankara’nın ilk tepkisi ise kontrollüydü. Türkiye, İsrail’in Abu al-Duhur’a Türk askerlerinin konuşlandırılacağı yönündeki iddiasını reddetti. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı saldırıyı Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan hukuksuz bir girişim olarak tanımladı.
Ancak kanımca asıl dikkat çekici olan en sert tepkinin Washington’dan gelmesiydi (zira ABD uzun süredir Türkiye-İsrail çatışmasını Suriye’nin istikrarı önündeki başlıca risk sayıyor). Ankara Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack, Türkiye’nin saldırıdan haberdar edilmediğini, kuzeye yönelen İsrail uçaklarını gören Türk tarafının karşılık vermeye hazırlanmasının makul olacağını söyledi; olayı gereksiz bir tırmanma olarak niteledi (bu açıklama İsrail basınında Tom Barrack’ın Erdoğan’ın “adamı” olarak adlandırılmasına bile neden olacaktı). Hemen ardından da ABD, İsrail, Suriye ve Türkiye arasındaki temaslara öncülük ettiğini açıklıyordu.
İsrail ve Türkiye arasında bu tür bir gerilim de, bunu yönetmeye yönelik temaslar da yeni değil. Abu al-Duhur’dan önce İsrail, Türkiye’nin askeri kullanımına açılabileceği bildirilen T4 ve Hama hava üsleri ile Palmira çevresindeki askeri tesisleri vurmuştu. Türkiye ile İsrail Nisan 2025’ten beri Suriye’de bir tırmanmayı önlemek için Azerbaycan’ın aracılık ettiği teknik görüşmeler yürütüyordu. Ocak 2026’da ise ABD arabuluculuğunda İsrail, Suriye ve Türkiye arasında bir üçlü toplantı yapılmıştı. Dolayısıyla taraflar bir yılı aşkın süredir hem çarpışma ihtimalini öngörüyor hem de bunu önlemek için doğrudan kanallar işletiyordu.
Ancak bu kanallar gerilimin artmasına engel olmadı.

Neden oluyor: İsrail merceği ile Türkiye’ye bakmak
İsrail’in klasik güvenlik doktrini, 1950’lerde Ben-Gurion döneminde şekillenen üç temel ilkeye dayanıyordu: caydırıcılık, erken uyarı ve hızlı, kesin askeri sonuç. Bu doktrin, savaşın mümkün olduğunca kısa tutulmasını ve çatışmanın hızla düşman topraklarına taşınmasını öngörüyordu.
7 Ekim sonrası temel değişim, saldırgan niyet ile tehlikeli kapasite arasındaki mesafenin kapanması oldu: bir aktörün saldırıya hazırlandığını göstermek artık ana ölçüt olmaktan çıkacak; gelecekte İsrail’in hareket serbestisini kısıtlayabilecek bir kapasitenin oluşması da başlı başına tehdit sayılacaktı. IDF’nin 2025’te açıkladığı yeni sınır yaklaşımı savunmayı “önleyici taarruz” ve sınır ötesi tampon bölgeler üzerinden kuruyor; Gazze, Lübnan ve Suriye’deki güvenlik kuşakları ve önleyici saldırılar bunun sahadaki karşılığı haline geliyordu. Doktrin niyetten çok kapasiteye, özellikle hava gücü kapasitesinin yok edilmesine odaklanıyordu.
Üstelik bu sertleşen doktrine, İsrail’in Netanyahu açısından giderek gerilen iç siyasi dinamikleri eklendi. İçeride sıkışan ve İran konusunda hezimete uğrayan Netanyahu seçim kampanyasını Türkiye ile daha fazla sertleşme üzerinden yürütmeye başladı. Yine de İsrail-Türkiye gerginliğini sadece Netanyahu üzerinden okumak yanıltıcı olacaktır. Zira İsrail’in yenilenen askeri doktrini Netanyahu’ya özgü değil; iktidar değişse de süreceği neredeyse kesin. Kısacası Netanyahu’nun gitmesi Türkiye’yi İsrail’in güvenlik denkleminden çıkarmayacak.
Türkiye “Yeni İran”dır söylemi
Asıl niteliksel ve kalıcı değişim ise İsrail’in Türkiye’yi yalnızca sorunlu bir komşu ya da diplomatik rakip olarak değil, ortaya çıktığını düşündüğü yeni bir “Sünni eksen”in merkezindeki aktörlerden biri olarak tanımlamaya başlamasında. Ankara’nın Hamas’ı terör örgütü olarak görmemesi, Katar’la birlikte Hamas üzerinde nüfuz sahibi olması ve Müslüman Kardeşler çizgisine yakın aktörlerle tarihsel ilişkileri ve genişlemeci/etki alanı artırıcı dış politikası bu okumayı besliyor.
Nitekim Netanyahu Şubat 2026’da “yaralanmış Şii ekseni” ve Müslüman Kardeşler etrafında şekillenen “Sünni eksen” ana tehditler olarak yan yana koydu ve İsrail’in buna karşı Hindistan, Yunanistan ve Kıbrıs’ın içinde olduğu ve bazı Arap ve Afrika ülkelerine uzanan kendi karşı eksenini kurması gerektiğini savundu. Eski Başbakan Naftali Bennett doğrudan “Türkiye yeni İran’dır” diyerek Ankara’nın Katar ile birlikte “düşmanca bir Sünni eksen” oluşturduğunu söyledi.
Bu okumalar tekil çıkışlarla ya da siyasi elitler ile sınırlı değil. Hükümetin görevlendirdiği Ocak 2025 tarihli Nagel Komisyonu raporu, Türkiye yörüngesine giren bir Suriye’yi “İran tehdidinden bile tehlikeli” bir senaryo olarak tanımlamış; oradan başlayarak da İsrail basınında Türkiye’nin “yeni İran” olarak tanımlanması da oldukça yaygınlaşmıştı. İsrail açısından İran ile Türkiye arasındaki benzerlik ideolojik değil, stratejik. İki durumda da İsrail’in çevresinde kendisine bağlı aktörler ve askeri altyapı oluşturabilen bölgesel bir gücün ortaya çıkması korkusu söz konusu. Türkiye, evet, İran değil. Fakat İsrail güvenlik zihniyetinde Türkiye İran’ın daha önce işgal ettiği “bölgesel sistematik tehdit” kategorisine yerleşiyor.
Benzer bir durum Türkiye için de geçerli. Türkiye’nin İsrail’le derdi uzun süre esas olarak Filistin meselesi üzerinden, insani ve kimlik temelli bir husumetti; Suriye ise bu merceği değiştirdi. Ankara artık İsrail’i yalnızca Filistin sorunu üzerinden değil, giderek doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor. Zira Ankara’nın Esad sonrası politikası nötr bir devlet-inşası projesinden fazlasını ifade ediyor. Türkiye, yeni Şam yönetiminin askeri kapasitesinin oluşumunda doğrudan rol üstleniyor ve ülkenin stratejik yöneliminin Ankara ile yakın biçimde bağlantılı olduğu bir düzen kurmaya çalışıyor. Ağustos 2025’te imzalanan askeri eğitim ve danışmanlık mutabakatı bunun kurumsal ayağı. Hatta daha ileri gidersek, Türkiye’nin PKK ile yürüttüğü çözüm süreci de İsrail kaynaklı güvenlik kaygılarından besleniyor.
Değişen bölgesel mimari
Türkiye-İsrail rekabetini asıl önemli kılan, iki ülkenin karşı karşıya gelişinin bölgesel güç dağılımındaki daha geniş bir yeniden yapılanmayla çakışması. Esad rejiminin çökmesi, İran’ın vekil ağının ağır biçimde zayıflaması ve Amerikan güvenlik garantilerinin eskisi kadar yeterli görülmemesi, Orta Doğu’da uzun süredir işleyen denge mekanizmalarını aşındırdı. Ortaya çıkan boşluk tek bir yeni hegemon tarafından doldurulmuyor. Bölgesel güçler aynı anda birbirleriyle işbirliği yapıyor, birbirlerini sınırlıyor ve farklı tehditlere karşı farklı ortaklıklar kuruyor.
Bu nedenle yeni Orta Doğu’yu sabit bloklar üzerinden okumak giderek zorlaşıyor. Suudi Arabistan İsrail’le normalleşme ihtimalini tamamen kapatmıyor, fakat aynı zamanda Türkiye ve Pakistan’la güvenlik işbirliğini derinleştiriyor. Katar Türkiye ile yakın ilişkilerini sürdürürken ABD’nin bölgedeki temel askeri ortaklarından biri olmaya devam ediyor. BAE Abraham Anlaşmaları içinde kalırken Ankara ile ekonomik ve siyasi bağlarını geliştiriyor. Bu aktörlerin yaptığı şey kamp değiştirmekten çok risklerini dağıtmak.
Bu denklemin Türkiye-İsrail ilişkileri açısından iki ana gelişmesinin de altını çizmek isterim. İlki 7 Ağustos 2026’da Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Antlaşma bu üç ülkenin birine yönelik saldırıyı hepsine yönelik sayan bir formül içinde Türkiye’nin ordusunu ve savunma sanayisini, Pakistan’ın nükleer statüsünü ve Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığını buluşturuyor. Trump antlaşmaya destek verirken (ve hatta çok memnun olduğunu söylerken); İsrail ise Mekke Paktı’nı İsrail’in hareket serbestisini kısıtlayıp nüfuzunu kuzey sınırına taşıyabilecek bir tehdit olarak kodladı. Bu durum İsrail ve ABD’nin Ortadoğu politikalarının İran hezimetinden beri giderek ayrışmaya başladığının da bir diğer göstergesi.
İkinci ana gelişme, aslında Mekke’yi önceleyen ve daha kurumsallaşmış/ilerlemiş İsrail-Yunanistan-Kıbrıs hattının derinleşmesi. Aralık 2025’te üç ülke, askeri koordinasyonu, enerji altyapısını ve siyasi hizalanmayı birleştiren yeni bir savunma çerçevesi imzaladı; Yunanistan bu dönemde İsrail’den füze/hava savunma sistemleri aldı ve daha geniş bir İsrail yapımı hava-füze savunma mimarisini değerlendirmeye başladı. Dediğim gibi bu hat yeni değil, ama güçleniyor. Türkiye ise bu cepheyi doğrudan bir “Türkiye karşıtı ittifak” olarak okuyor.
ABD’nin İsrail’i ana müttefik olarak konumlandırdığı bir Ortadoğu tahayyülü ise artık daha zor. Her şeyden önce İsrail karşıtlığı iç politikada giderek daha belirgin hale geliyor. ABD’nin Filistin sorununun geri plana atıldığı İsrail merkezli bir Ortadoğu için elindeki en büyük kart olan Abraham Anlaşmaları da bu düzende ilerlemiyor. Anlaşmaların kurucu mantığı olan normalleşmeyi Filistin sorunundan koparmak Gazze sonrası sürdürülemez hale geldi. Dahası İsrail’in genişleyen askeri doktrini normalleşmenin siyasi maliyetini her Arap hükümeti için yükseltiyor. Suudi Arabistan bu tablonun en görünür halkası: Trump 23 Temmuz 2026’da ABD-Suudi sivil nükleer anlaşmasını Riyad’ın normalleşmesi şartına bağlayarak en büyük havucunu masaya sürdü; ama Riyad iki hafta sonra imzaladığı Mekke Paktı ile buna fiilen “hayır” dedi. ABD için hala İsrail’in bölgesel üstünlüğü önemli ama İsrail’in sınırsız hareket serbestisinin Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini artık her durumda düşünmüyor.
Bitirirken
Sonuç olarak bildiğimiz anlamda geniş çaplı bir Türkiye-İsrail savaşı hâlâ düşük ihtimal. İki taraf da böyle bir savaşta ulaşılabilir bir siyasi hedef tanımlamakta zorlanır. Maliyeti olağanüstü yüksek, sonucu belirsiz olur. Üstelik Ankara şu aşamada gerilimi düşürmeye çalışıyor ve İsrail’de seçim sonrası dönemi diyalog için daha elverişli bir eşik olarak görüyor.
Fakat asıl mesele savaş ihtimali değil. Karşımızdaki yalnızca iki tarafın birbirini yanlış okuyarak istemeden içine sürüklendiği klasik bir güvenlik ikilemi de değil. Türkiye ve İsrail, Esad sonrası Suriye’de ve İran’ın zayıfladığı bölgesel düzende kendi güvenlik alanlarını genişletmeye çalışan, çıkarları giderek daha fazla çatışan ve birbirilerini “ulusal güvenlik tehditi” olarak gören iki güç. İsrail kendi çevresinde rakip askeri kapasitenin oluşmadığı genişletilmiş bir güvenlik alanı yaratmaya çalışıyor. Türkiye ise Suriye’de merkezi kapasitesi yeniden kurulmuş, Ankara ile yakın ilişkili ve Türkiye’nin bölgesel erişimini güçlendiren bir düzen istiyor. Dolayısıyla çatışan yalnızca nüfuz alanları değil, iki farklı bölgesel düzen tasavvuru.
Asıl tehlike de burada. Bu yapısal rekabet, yanlış hesaplama ve tırmanma riskini giderek büyütüyor. Abu al-Duhur saldırısı bu nedenle sıradan bir hava harekâtı değil. İran’ın zayıfladığı, Amerikan güvenlik düzeninin gevşediği ve bölgesel güçlerin kendi güvenlik ağlarını kurduğu yeni Orta Doğu’da, Türkiye ile İsrail’in artık birbirlerini doğrudan askeri tehdit planlamalarının içine almaya başladıklarının işareti. Savaş olsun ya da olmasın, bu rekabet yeni bölgesel düzeni şekillendiren başlıca hatlardan biri olacak.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




