Aylardır gündemde dolaşan, iki günlük toplantı yapılan otuz altıncı NATO liderler zirvesi, yayınlanan bildiri ile tamamlandı. Daha başlamadan oluşturulan algı operasyonları adeta olayı hapsedercesine travmalara dek taşınan durumlar da oldu. Yapılan ülkenin Türkiye olması, oradaki yaşanan gerçekler hepsi birbiriyle yarışırcasına tırmandı. Bir tarafta yeni strateji hesapları, ekonomik rekabet denklemleri hesapları derinleşirken, öte tarafta Türkiye, adeta kuşatmalar, yasaklar ve tutuklamalarla kendi siyasal resmini de NATO’ya yönelik hazırlıklarda yansıtmaktaydı. Değişmeyen gerçek, bu defa NATO liderler zirvesi Ankara’daydı. Hem de ilk değil ikinci defa Türkiye’de düzenlenen toplantıydı.
Elbet toplantı günü ve yapılan açıklamalar bir yanda, öte tarafta İstanbul Belediyesi davasındaki olanlar, bize sistemin genel resmine ulaşacak çok bilgi veriyordu. Zaten algı NATO’su ile gerçek NATO ikilemi hep yaşanıyor. Nitekim abartılar, şovlar ve hesaplar birbirini kovaladı. Ama tutuklamalar ile baskılar da ülke içi uygulanan tutumlardı. Dahası var: soru sorulmasın veya sorulacak soruların bazı gerçeklere dokunmama amacıyla da Türkiyeli soru soracak önemli gazetecinin akreditasyonu yapılmadı. Böylelikle basın karşısında şov yapmak, bazı sorular gelir korkuları da olmamasına önemle dikkat edildi. Kimi gazetecilerin tutuklanması ise işin öteki tedbir adıyla baskı uygulanan kuralıydı.
Yer Ankara olunca, lider de Trump denilince, hele Türkiye’ye gelirken dahi NATO öneminden çok “Erdoğan istediği için geldim” demesi, NATO yapısındaki ne denli siyasal erozyonların olduğunu ortaya koyuyor. Bildiri adeta yansıyış ayna karşısı gibidir. Silahlanma var. Tehditlere Rusya, Çin ve K. Kore konuldu. Harcamaların milli gelir üzerinden artırılıp %5’e çıkarılması istendi. Bu şu demektir, askerileşme, militaristleşme ile saldırganlığa tehditlerin artırılacağı kesin. Üstüne, bu harcamalar için de kaynağın sosyal haklar ve sağlıktan eğitime olan kaynağın kısılmasıyla sağlanacağı demekti. Bu da şimdiden hem de en gelişmiş Almanya gibi ülkelerde dahi hak kısıntıları ile yansımaya çoktan başladı.
Savaşlar ve baskılarla politika yayılmacılığı açıkça ifade edildi. Demokratikleşme, insan haklarına dikkat etme veya yoksulluğu giderme önerileri yok. İklim bozulmasının yavaşlatılması amacından dahi söz edilmiyor. Hep savaş ve sermaye kârı üzerinden rekabet ve pazar pazarlıklarını yansıtan bir bildiriydi. Tabii katılımcılar da bir başkaydı. Trump yine kendi üslubuyla davrandı. Hem Rusya’ya bazı övgüler koyuyor, sonrasında da aynı ülkeyi tehlikeli ilan edip hedefleştiriyor. Aynen direkt yaşanan İran konusu gibi. Fakat Erdoğan ve Trump iyi ilişkilerden, birbirine övgülerle dolu basın toplantıları düzenlediler. Trump’ın “ayrıcalık yok” demesi de Erdoğan için iyi geliyor. Yalnız şu soru sorulamadı: şu anda Amerika-Türkiye ekseninde konuşulan ve şimdi çözülecek konular, yine Trump döneminde konulan yasaklardır. Hatta senelerdir süren Halkbank davasının toplantıya zaman kala kaldırılması da başka bir yaşanan konu olarak sıradanlaşıp bitirildi.
Belli ki kapitalist kriz sürecinde NATO askeri sanayiye kaynak aktarma, pazar bulma amacıyla bu son toplantıyı değerlendirdi. En ilginci yine Amerika’dır. Trump hem Avrupa’dan asker çekecek, hem Avrupa ülkelerini %5 bütçe payı ayırmasını zorlayacak, hem de peşinden gelecek yeni silah kaynağının Amerikan tekellerinden silah alıp paralarıyla kendi sanayisini destekleme tutumunu sergiliyor. Türkiye’nin de özellikle AB pazarına girmek için zorlamalar yaptığı sır değildir. Gelen Türkiye-İngiltere anlaşmaları ise rekabetin emperyalistler arası ne denli hızlandığının da tutanağıdır.
İki günlük NATO liderler toplantısı sonlandı. Bildiri açıklandı. Durmadan savaş, güvenlik ve yayılma ifadeleri altında kararlar oluştu. İyice tek liderleşen bazı devletler ise artık kuvvetler ayrılığı denetimlerinin de kalmadığının itirafı şeklindeydi. Türkiye’nin seçilmesi yanında bir yanda NATO toplantısı propaganda makinesinin liderler gösterileriyle sürmesi, öte tarafta ise İstanbul Belediyesi yetkilileri davasında olanlar, İmamoğlu’na savunma hakkında dahi kısıtlama yapılmak istenmesi ikilemleri, nereden nereye gelindiğinin direkt yol resmidir.
Akreditasyon yapılmadığı için soruları soracak, bazı baskıları eleştirecek medyacı da yok. Danışıklı dövüş şeklindeki soru-cevaplar yaşatıldı. Bol bol şovlar oldu. Trump dilediğine dilediğini söyledi. Dostluktan falan söz etti. Ama yine ansızın görüşme sürerken İran’a saldırmakla da mesajı verdi.
Burada şu noktayı hatırlatmak gerekir: NATO doksanların ortasından itibaren Ortadoğu projesi diye bir plan pişirdi. Bu birinci İstanbul NATO toplantısında son duruma getirildi. Türkiye de eş başkan kılındı. Fakat, son İran konusunda hâlâ başarısızlık var. Plan tamamlanamadı. Ama Trump ve öncesi Rusya’yı kuşatma, Çin hedefli hareket kuşatmaları Pasifik kayışlarla gündeme sokma peşinde. Bu nedenle NATO üyeleri dışında Körfez emirliklerinden Pasifik’teki bazı ülkeler de toplantıya katıldı. Hedef kullanılan savunma güvenliği değil, resmen yayılarak Asya içlerine devam etmektir. Ama tekrar edelim: demokrasi, kuvvetler ayrılığı, eşitsizlikleri giderme falan yok. Tam aksine sosyal planlamalardaki kaynak dahi militaristleşmeye yönlendirme peşindedirler. Emperyalist kriz gerçeği ile rekabet olgularının planlanıp yayılmacılığın kendisidir.
Bir anlamda NATO son Ankara toplantısı ile kuruluşundan sonra üçüncü evresine hamle yapmak peşinde. Artık Pasifik adı daha da konuşturulup planlama ile ilerleme durumunda. Boşuna Ukrayna’ya bu yıl yetmiş milyar dolar kaynak verilmeyecek…
Son bir not: K. Kıbrıs’tan bu toplantıya Kudret Özersay da katıldı. Bu size bir anlam çağrıştırıyor mu? Bunu şimdiden bir yere not edin. Eskiden olanlara, Tahsin bey gelişmelerini de her an aklınızın bir yerine koyup yorumlayın.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


