Kapitalist sistem neoliberal sürece geçerken, kendi resmi ideolojik bakışını da yerleştirdi. Bir anlamda emperyalizm sömürgeleşme sürecini yeniden, hem kültürel hem de kavramsal oynamaya dek yeniden şekillendirdi. En başta da var olan sistemi sorgulayan bilimsel bakışı sıfırlama çabasıyla oldu. Kuramları ya hiçleştirdi veya başka kavramlarla anlamsızlaştırdı. Diyalektik yöntemin en basit ilkelerinden biri olan “neden-sonuç” ilişkisini de yokmuşçasına dek geriletti. Yeni bir bakışla bireyselleşme dönüşümleri oluşturdu. Artık değerlendirmelerde neden-sonuç kuralı işletilmiyor. Kuramlar bambaşka anlamda dolaştırılıyor. Öyle ki emperyalizmi veya faşizmi dahi kullandırmamaya dek gelindi. Dahası var: kendince bir yöntemle artık basitleştirilmiş tekil indirgemeye gelindi. Örnek, konumuz olan İran saldırılarını, sanki İran-Amerika sonuç denklemiyle tartıştırma peşindedir. Küreselleşme, popülizm gibi kavramlarla açıklamalar yapılıp gerçek kuramı yumuşatmaktadır.
Bunu İran-Amerika savaşında yaşıyoruz. Üstelik girilen emperyalist kriz sonucu otoriterleşme de arttı. Ona göre liderler de seçimle iktidara getirildi. Trump bunların en önemlilerinden biridir. Şaka değil: süper güç merkez hegemonya devletinin başına getirildi. Kural tanımayan, dengesizlikle adeta bilinmezlik yaratan sermaye destekli bir seçenektir.
Tüm bunlar var olan planların da uygulanmasında yansıyacaktı. Son Amerika’nın İran saldırıları bunun net göstergesidir. Defalarca hatırlattık. Ama ne yazık ki kendine akademisyen veya liberal demokrat kesim diyen kesim aynı yalana sarılıp güdükleştirdi. Oysa ta doksanların ortasından beri şekillenme halindeki Ortadoğu projesinin son halkası İran’dı. Ve Amerika-İsrail merkezli bu plan senelerdir uygulandı. Yine de sanki yan yana iki devlet savaşır gibi son Amerika’nın bozduğu anlaşmayla saldırganlaşmasını yine algı oyununa takılıyor. Amerika-İran arasındaki savaş denilmektedir.
Fakat başka çirkin gerçek de var: son gerek İran, gerek Lübnan, hatta Gazze soykırımında gördük ki anlaşma veya eski yasal kurallar hiç gündemde değil. Üstelik yalan söylemek de epey ucuzlaşan bir politik söylem oldu. Öyle ki Amerika ta uzaktan gelip Ortadoğu’yu karıştırıyor. İran’a saldırıyor. Senelerdir ambargolar uyguluyor. Birçok İran lideri resmen İsrail ve Amerika tarafından katledildi. İnsanları öyle bir hale soktular ki anlaşma falan denildiğinde hep kuşku içinde kalınmasını sağladılar. Çünkü var olan veya yapılan anlaşmaları bizzat batılı blok ihlal edip savaşı yeniden başlatıyor. Ukrayna’dan başlayın, Lübnan’a gelin ve İran’da yeniden bakın: aynı kural hep işledi. Tıpkı son mutabakat gibi. İmzalanması ve en azından geçici ateşkes gibi algılatılan anlaşmayı, Amerika’nın her an bozacağı tahmini hep vardı. Tabii ki sistem akademisyenleri veya kendine liberal demokrat diyenler öyle düşünmedi. Onlar sistemin istediği dille yorum yaptılar.
Son anlaşma da direkt Amerika tarafından bozuldu. Üstelik en basit savaş kuralını dahi tanımadan yıkımlara devam denildi. Açıkgöz Kıbrıslı hemen şunu diyecek: bana ne. Sana ne de her füze sıcağın seni yakmasına, soluduğun havanın zerreler saçıp hastalıklarla boğuşmanı sağlamasına? Suların kirlenmesi, petrolün fiyatının yükselmesi demektir. Ama bunları hiç bilmemem gerektiğini sistem çoktan analiz etti. Bir İran veya başka belirlenen düşman fobisi yaratıp adeta beyinler teslim alındı.
Şimdilik önemli bir ayrıntı var: bu defa hem de iştahlı saldırma düşüncesi olan İsrail hâlâ direkt açık şekilde savaşa katılmadı. Sadece körfezlerdeki Arap şehlerinin yanında bir şeyler yapıyor. Bu düşündürmesi gereken bir tutum. Ama Amerika daha bir küstahlaştı. İran’ın içme suyu kaynaklarını dahi vuruyor. Sanki kara harekatı yapma koşullarını zorluyor. Hürmüz Boğazı hegemonya siyasal mesajları veriyor. Saldırılan yer ise İran. Anlaşmayı yırtıp füzelerle yeni kıyımlar yapan bir Trump gerçeği var.
Tekrarda yarar var: körfez emirleri kendilerini havada görüyorlardı. Gaz ve petrol zenginliğinden sarhoş oldular. Dolarları Amerikan silahlarına verdiler. Ülkelerine üsler kurdurttular. Ama çare olmadı. Tam aksine Amerika’yı hedef görenlerin saldırı yerleri haline geldiler. Şimdi Amerikan kıyımlarının karşılık verildiği yerler haline gelerek bedel ödüyorlar. Ne Amerikan dolarları ne de üsleri kendilerini korumaktan uzaktır.
En rahat yine saldırganın kendi ülkesi. Ne savaş hali yaşıyor, ne de gelecek füze korkusu var. Şimdilik ceset torbaları da pek yok. O zaman Amerika İran’ı yakmış, kime ne. İşte Amerika’nın önemli gerçeği bu. Emperyalist karakteristik, seçilen yeni faşist lider ve savaşları başlatıp genişletirken, kendi ülkesinde hissedilmeme gerçeğiyle rahatlık. Tabii askeri sanayi de tıkır tıkır işlerken, istihdamla işsizlik azalması da bir artıdır.
Kısaca: yeniden İran saldırıları başladı. Tam bir emperyalist genel planın önemli halkasıdır. Amerika istediğinin olmasında ısrarlı. Kural falan da yok. Tesadüfe bakın: Amerika İran’da köprüleri, su tesislerini dahi vururken, İsrail Lübnan’da köy boşaltma hareketleri veya Gazze’de çocukların oynadığı çadır önlerini bombalıyor. Ama hâlâ birileri Ortadoğu’daki barış rüzgârlarından söz etmesi de akademisliğin ne denli soyutlanıp boşaltıldığının kanıtıdır.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



