Aslında hâlâ bize umursuz havamızın ninnisi gibi geliyordu. Oysa dünya açık ve tehlikeli mesajlar şimşek gibi çaktırıyordu. Şimşeğin ekonomik şimşekleri değildi elbet. Örnek gösterilen Avrupa bile hem yazın sıcaklığında kuraklıklarla birlikte çaresizce savruluyor, peşinden de alışılmamış yoğun yağış ve giderek artan orman yangınlarına tanık oluyordu. Öylesine değişimler oluyordu ki Ren Nehri’nden Tuna’ya, nehirlerdeki sular dahi azaldı. Yine alışılmamış şekliyle Avrupa’nın hem de kuzeyine doğru su sorunu haberlerine rastlıyorduk. Tabii ki aynı anda Kıbrıs da kaynıyordu. Gerçi biz hem alıştık hem de kavrulmamıza rağmen bunun adını dahi koymaktan kaçtık. Öyle kaçtık ki demeğin gitsin. Alıştırılan teslimiyet kültürüyle de birilerinden gelecek talimatla konuşma derecesinde ısınmaya devam dedik.
Son dönemde adamıza da emek sömürüsü için taşınan işçi kervanına, Nepal işçilerine ve özellikle kadınlarına da rastlıyorduk. Nepal adı böylelikle karşımıza çıkan sömürülme insan manzaralarıyla dağarcığımıza girdi. Nepal’de alışılmamış bir doğa olayı oldu. Zaten, normal sel veya fırtına olsa, pek de haber yapma zahmeti yoktu. Özellikle Himalayalardan düşen büyük buz parçasının göle isabet etmesiyle oluşan felaket, bir anda Nepali de dünya gündemine soktu. Hâlâ felaketin sonu bilinmiyor.
Bunlar hep bilimsel çevrelerde şu basit ama senelerdir söylenen gerçekle isimlendiriliyordu: iklimler ısındı. Bu da bir kaçıştı. Daha net konuşan kesim ise “iklimlerin bozulması” diyor. Sonuçta ortak tespit, artık dünya bildik eski mevsimler koşullarla yaşamamaktadır. Sermayenin hırsıyla darmadağın edilen dünyamız, iklimlerin de resmen ırzına geçildi. Bozulan iklimlerin en net göstergesi ise bildik doğa olaylarının hem daha sık hem de çok daha fazla sert şekliyle yaşanmaya geçmesi idi.
Yukarıda özetlenen kervana Kıbrıs’ın da katılmaması mümkün değildi. Üstelik iklimlerin en çok bozulmaya devam eden bölge de Akdeniz kesimi oluyordu. Öyle ki artık denizlerdeki Aslan ve Balon balıklarının çoğalması dahi ısınan deniz gerçeğinin, hayata yansıtılan değişkenlik olarak da kabullenildi.
Yazın özetini yukarıda yaptım. Kıbrıs da sıcaktan epey etkileniyordu. Ama umursuzluk ile kolay kabullenme sonucu olay pek de genişletilerek iklimsel boyuta taşınmadı. Zaten sömürgesel kültürleşme sonucu böylesi düşünme yöntemimiz çoktan sildirtildi. Ama gelin görün ki Türkiye’yi de sarmalayan değişimler, hafta sonu iki şekliyle adamızı da vurdu.
Biz Nepal korkunç gerçeğini dahi konuşmazken, Avrupa’da sıcaklık ile kuraklık üstüne yoğun yine yıkıcı yağışa da ilgisizlik derecesini artırarak yaşarken, önce uyarı sonra da gerçekle karşılaştık. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin önce sarı sonra turuncu alarm verip birkaç günün korkunç fırtınasını uyarırken, son anda farkına varan bizim kesim de bunu açıklayarak kervana katıldı.
Ben cuma günü Karpaz’a doğru giderken, olay başladı. Hatta konuştuğum özellikle Omorfolu arkadaşlar hâlâ günlük güneşlik denildi. Ama cumartesi artık söylenen fırtına ve yağışlar Kıbrıs’ı da vurdu. Öyle vurdu ki hâlâ hesap kitap net değildi. Dünya iklim bozulması ağustosa veda derken, ikinci yüzüyle de adamızda yaşandı. Tahribatı büyüktü. Öyle ki alışılmamış şekliyle güneyde dahi elektrik kesintisine neden olacak arızalar bile oldu.
Artık gündeme fırtına ve yağış düştü. Artık devamı olacak derken, hafta sonu bu defa denizde facia gerçekleşti. Girne’den Taşucu’na bir yolcu gemisi giderken, Girne açıklarında battı. Artık söz konusu olan felaketle birlikte can kaybı da vardı. Hele de olayda durmadan yeni yanlışlar da halkalara eklendikçe, kiminde öfke kiminde de sırf sistemi savunma adına bahaneli acı marazlı masal söyleme girişimleri oldu. Ama nereden tutarsan çirkef lafı bir anda geminin batma sürecinde yaşandığı anlaşılıyor. Tabii burası Kıbrıs, başka bir gerçek de siyasal sırıtışa eklendi. Eğer Tufan ve Sıla koltuk hesabında olmasa, gemi batmasında neden Güneyden de yardım istenmediğini sorgulayacaklardı. Fakat, biri sarayda ötekisi de baş makamı beklediği için olay konu edilmedi. Güneydeki iddialara göre de yardım teklif edilmesine karşın ret edildiği görüşündeydi. Daha önceleri muhalefette olup da beklenti de yokken, ilk yapılan eleştirilerden biri “neden Güneyden de teklif edilen yardımın alınmaması idi” bir de iki toplumlu koordinasyon komitesinin toplantıya çağrılmasını da unutmayalım. Şimdi o da olmadı.
Aslında gemi faciası birçok hata sayılmaya başlayınca, sistemin kendisiyle karşılaşıyoruz. Tüm tercihlerin üstüne, Kuzeyi de kimin idare ettiği malumken, sanki onlar değilmiş gibi de demeçler peş peşe geliyor. Ama nereden tutarsan çirkef veya tutarsızlık lafları onca acı üstüne çok iyi yerleşiyor. Geminin kendisi dahi sorguda. Bilgiler ise oldukça sıkıntılı. Nasıl olur da başlayacak sorular ise hâlâ net sorulmuyor. Hepsinin toplamı ise ölen ve kayıp insanların yükselen feryatlarıdır.
Bir de şu gerçek var: Genellikle Girne Taşucu yolcuları yoksul kesimlerden oluşuyor. Bu yolun da ne kadar normal şartlara bağlı da bilinen sorulardır. Biz zamanında gerek öğrenci gerekse festivallere giderken feribotları kullandık. Aksaklık ve kurallara uymamada ne ararsak vardı. Fakat karaya çıkınca da unuturduk. Fazla yolcu koymaktan tutun, artık görev yapamayacak gemilerin kullanılma durumları sürpriz değildi. Şimdi batan geminin aynı kuşkulu soruları çok. Hele denetimi de eklenince, sistemin aynası ortaya serilir. İdare et de gitsin kültürü bizde yaygındır. Tabii gemi konusunda başlayan bilgilenmelerin Türkiye ayağı ve MHP yoluna girmesi ise biraz da ürpererek sorular acabayla da sınırlanır.
Kısaca, bazılarının bir kelimeye sıkıştırdığı durumları yaşadık. Kapitalizm. Ama bence yetersiz. Sistem elbet kapitalizm. Uygulattığı kâr merkezli ve sömürme şekli sonucu iklimler de nasibini alır. Ama Kıbrıs’a gelince bazı sorulara dalarsak, devamının olması gerekir. Kapitalizm ve ona bağlı sömürgecilik siyaseti demek gerekir. Sömürge koşullarının da bir başka vahşileşme amacı var. Ama yine de bazen yetmeme eksikliği oluşur. O zaman da kapitalizmin sömürge durumu ve ilhaklaşma politikası. Kuzey Kıbrıs’a tam da buna göre gelişmeler tamamlanır. Sistemin bozduğu, sömürge olmanın kurallarıyla kurallara dahi uymadan kültürleşme ve sonuçta yandaş kayırmacılıkla siyasal teslimiyeti bir arada sürdürünce, Girne gemi felaketindeki resmin sorgulanma yöntemi de ortaya çıkar.
Herhalde Ünal Üstel adalet derken, öyle bir hafıza kaybımız vardır ki birileri Jet, Adapas veya ihalesiz akaryakıtla başlamamaktadır. O zaman da birileri yanarken, birileri de devam diyecektir. Acılar da yenisi gelene kadar, ağır ağır unutularak normalleşecek. Hatırlayın Adıyaman’ı: kravatlarla uçakları dolduran “siyasetçilerimizin” gitmesini. Durmadan “Türk adaletine güveniyoruz” deyişleri. Sonrası: malum. Beklenen adalet olmayınca, bir başka kullanıma ertelendi. Şimdi makamcılar bozuk akorla “üstüne gideceğiz. En son aşamaya kadar araştıracağız”… Acaba en basit Jet olayında dahi kimin Jeti geldi sorusuna dahi yanıt veremeyen adaleti mi konuşuyoruz?
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



