Kazakistan’la ilgili birkaç defa yazı yazmaya çalıştım. Yazıyı gönderdim ama bir türlü ulaşmadığını anlıyorum. Kuzey Kıbrıs gerçeğinin başka bir esrarını yaşıyorum. Nedense bu günlerde Kuzey Kıbrıs gerçekleri beni çok vuruyor. Sağlıkla ilgili hastane serüvenleri, çalışmayan ev telefonumun çoktandır arızalı olup tamirinin yapılmaması ve internet kanalıyla gönderdiğim bazı yazı veya mesajların ulaşmama dramlarıyla artık normalleşen halimle yaşamaktayım. Bu arada bir cümle etmeden bu bölümü kapatmayacağım: genelde ülkemde özelleştirme konusuna en çok karşı çıkanlardanım. Gerektiğinde yazıyla, yaptığım programlarla da bunu kanıtladım. Fakat kendine kamu diyen, ama ne yazık ki arpalıklaşıp adeta başka bir şekle dönen kurumların artık en basit işte dahi karşılık bulunamaması, bazen istemesem de “özellesin gitsin” deme derecesine beni sokuyor.
Evden ayrılıp elektrik kurumundaki faturayı kontrol ederken alacaklı çıkıp alacağımı alamamam veya yeni eve taşıyamamam beni oldukça kızdıran bir olaydı. Son dönemde farklı nedenlerle yaşadığım ilişki kuramama durumu da aynı şekilde. En son telefondaki arıza oldu. Bu sorun haftalardır sürüyor. Araya arkadaş koyduk, arıza kaydı açtık; ses yok. Tekrar uğraştık; neredeyse her gün hatırlattık. Olmuyor. En önemli etkisi şu oldu: ben dış veya bazı iç programlara ev telefonuyla katılırdım, bu da engellendi. İyi bir arkadaşım şakayla “Senin konuşman için telefonunu yapmıyorlar” dedi. Artık diyecek sözüm yok. Fakat şunu belirtmeliyim: adına kamu kuruluşu denip çoktan arpalıklaşıp rantlaşan bu yerler, en basit işte dahi çözüm üretemeyince insanları bıktırıp “özellesin de bakalım ne yapacak” karşı düşüncelerine ne yazık ki yönlendiriyorlar. Yarın kendilerine karşı çalışanların başına gelecekler olurken, insanların bir kısmının bu tutum nedeniyle “oh olsun” bile diyeceği kesin. Bunu hüzünle hatırlatırım.
Gelelim gidemeyen Kazakistan makalesi bölümüne. Bizde hamasetilik oldukça yaygındır. Gerçeklerden kaçma, yalanı kolayca kullanma, bilgisizliği yalanla süsleyerek sunma kültürü epey yaygındır. Hele içine ırkçılık damıtılınca, şahlanışlı bir aşka dönüşür. Öyle atışlar olur ki sanırsınız gayet mükemmeldir. Bunlar siyasallaştıkça da gerçeklerin daha bir uçurumlara doğru gönderildiği bir konuma sokulur.
Bu alanlardan birisi Kuzey Kıbrıs’ın kendi gerçeğidir. Kullanılan alanlardan biri de Türki Devletler Zirvesi’dir. Kitabına uydurularak biraz da Türkiye’ye memnuniyet yaratma adına gözlemcilik sıfatı konuldu. Ama o da bizlik. Öyle bir gözlemci statüsü ki istenildiği zaman toplantılara çağrılıyor, istenmediği tercihte çağrılmama ikilemleri dahi keyfiyete veya Türkiye’ye memnuniyet yaratma adına gerçekleşmektedir.
En son Kazakistan zirvesine Tufan Beyin de yolculuğu oldu. Öyle bir yolculuk ki Tatarın daha bir soslusu gibiydi. Çekilen resimler, Kazakistan lideriyle yan yana olan resmi; hepsi bir şaheser versiyonu gibiydi. Tüm gerçekler bir anlık örtüldü. Öyle ya Tufan Bey gidendi. Kimisi “Hadi Ersin’i anladık, Tufan da bunu kanıtlıyor” diyecek derecede basit bir aynılaşma yaşandı.
Fakat şenlik yine çok kısa geçti. Kıbrıs Cumhuriyeti heyeti Kazakistan’a gider. Uçak seferleri resmen başlıyor. Elçilik açılıyordu. Gerçi, çoktandır Kazakistan’ın birkaç ülke ortaklığıyla ortak elçiliği vardı. Bu bilgi hamasi havada çoktan yok edildi. Ama bu defa ziyaretle birlikte elçilik de resmen açılıyordu. Hemen yalancı ve hastalıklı hamasi bir türkü başladı: “Türki cumhuriyetler güneyi tanıdı!” Bu basit meselede bile cahilane şovenist düşünce oynuyordu. Oysa doksanlarda Sovyetler dağılıp yeni cumhuriyetler kurulurken, kısa süre sonra bunlar Kıbrıs Cumhuriyeti’ni zaten tanımışlardı. Ama bu basit gerçek bile bilgisizlik mezarına gömülüp gerçeklerden hamasi havada kaçınma kuralına sarıldı.
Şimdi biraz suskunluk var. Yarın yeniden bir davetle Türkiye’yi kırmama adına çağrılınca aynı hava başlayacak. Hele de atıyla şahlanıp gideceklerin sözleri de başka bir kokuyla ağızdan çıkacak.
Bizler kendimizce övgüler çizeriz. Türki cumhuriyetler hikâyemiz de öyle; orada olanları fazla kafamıza takmayız. Gerçeklerle karşılaşmak ise hep bir sağırlar diyaloğu masalı gibi gelir. Örneğin bizim de kullandığımız Filistin gerçeğinde neden kınama dahi çıkmıyor sorusu koltukçu keyfiyette yok. Oysa dünyada İsrail soykırımı kınanırken, bazı hem de Hristiyan etiketi taktığımız ülkeler “Kolombiya’dan İspanya’ya” ilişkileri doğrudan etkileyen davranışlar sergilerken, neden Türki cumhuriyetlerinin ortak toplantısında bir kınama dahi çıkmıyor? İsrail’e yönelik basit bir eleştiri bile yok.
Biraz deşince her şey ortada. Konumuz olan Kazakistan örneğine bakalım. İsrail, yeni Ortadoğu projesinde İbrahim Anlaşmaları’yla kendini yaymaktadır. Birkaç ülkeyle normalleşme ve tanıma anlaşmaları yaptı. Bunlardan birinin de Kazakistan olduğunu neden aklınıza koymuyorsunuz? İsterseniz tehlikeli bir de şunu ekleyelim: daha proje başlarken eşbaşkan ilan edilen Türkiye ne çabuk unutuldu. Herhalde o kadar cahil değilsinizdir; tutup da yine size Ortadoğu projesini hatırlatmak zorunda kalayayım.
Kısa bir devam örneği daha: İsrail soykırımları yaparken, Lübnan’ı yerle bir ederken kullandığı mazotu Azerbaycan’dan almaktadır. Üstelik Azerbaycan’da askeri üssü de var. Ermenistan’a karşı savaşta da Azerbaycan’a açık destek verdi. Dahası: Azerbaycan petrolü Türkiye üzerinden geçiyor, Türkiye gemileriyle de Hayfa’ya taşınıyor.
Neden sorusunun yanıtını buldunuz mu? Hatta konuşulmasının bile şöyle bir geçiştirilmesinin etkisinin kıvılcımını gördünüz mü?
Ama tüm bunların bir anlamı yok. Kazakistan’da çekilen resim, söylenen hamasi sözler; hepsi önemli bir kardeşlik mesajı olarak alınıp cebe kondu. Türki cumhuriyetleriyle yaklaşık yarım asra varan bağımsızlığın ne denli yol aldığının vitrini olarak sunuldu. Ama şu Kazakistan dersi, hem de biz hamasetiği Kıbrıs Cumhuriyeti elçilikle hava yolculuğunu pratiğe sokarken hâlâ kafaya NATO mermeri gibi işlenmeye devam ederse, çok yanılıp aldatılarak yasadışı koşullarda sömürgeciliğin ilhaklaşma cenderesinde yaşamaya devam edilecektir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


