Her 20 Temmuz sabahı uyandığımda, birçok günü bir anda tarihiyle birlikte aklıma taşırım. Gözlerimi açıp da uyandıkça, medya dolaşımına da çıkınca, nereden nereye geldiğimi de fark ediyorum. Acı olan: 20 Temmuz yakın tarihte olanlar, söylenen şekliyle değil de planlanıp siyasetin günüyle taşınmasını izlemek zorunda kalıyorum. Eğer bilgi yetersizliğiniz de varsa, işler bir başka yöne doğru kayar.
Elli iki yıl öncesine dönelim. Sabahleyin uyandığımda, köyde olduğum için, yatağımın altında radyom vardı. Gözlerimi açınca, gayri ihtiyari şeklimle elim yatak altındaki radyoya gider. Not: karyolanın altından söz ediyorum. Düğmeyi çevirip istasyonu açarım. 20 Temmuz tıpkı 15 Temmuz gibi radyodan marşlar geldi. Rum ve Türk istasyonları dolaştıkça askeri havanın savaş çığırtkanlığını dinledim. Anladım ki Türkiye adaya çıktı. Zaten geceleyin BBC Türkiye’den savaş gemilerinin limandan ayrıldığını haberleştirdiğini de dinlemiştim. Sürpriz yoktu. Etrafta kadınlar konuşuyordu. Kimisi hâlâ hayalinde Dilirga’ya da askerlerin çıkarma yapacağını düşünüyordu. Fakat birkaç kadın asker gelmesine nedense karşıydı.
İkindiye dek köyde sessizlik vardı. Radyolardan haber izliyorduk. Benim Rumcamın iyi olması ve İngilizceyi de anlamam nedeniyle istasyonları da iyi takip etmem sonucu, bazı bilgilerde bana başvuruluyordu. Girne’nin el değiştirmesi gibi.
Gerginlik vardı. Gerçi bir gün önce Rumlardan silahlar alınsa da ertesi gün Yunan askerlerin geldiği bilgisi vardı. Bazıları şunu konuştu: Türkiye’nin çıkarması varken, neden bizim bölgede Yunan askerleri görülsün sorusu vardı. Öğleden sonra teslim olmak için bir Rum gelir. Kabul edilirse, başkalarının da geleceğini belirtti. Bizimkiler reddetti. Bu durum gerilimin de haberiydi. İkindinde ise artık silahlar konuşmaya başladı. Harekât gibi yirmi ikisinin ikindisine dek çatışmalar sürdü.
Çağrılar vardı. Ecevit açıkça garantörlük diyordu. Ondan doğan haklarımız ifadesini belirtiyordu. Ama, herkes biliyordu ki Türkiye çıktıktan sonra geri dönmeyecek. Artık adada eskiye dönüşe kimse inanmıyordu. Onca toprak bütünlüğü ve yasal hükümet devamı sözlerine rağmen, herkes ek olarak “Türkiye’ye fırsat verdiler” diyordu. Öyle ki artık adanın fiilen iki ayrı bölgeye ayrılacağını herkes kabullendi. Zaten çocukluğumuzdan beri bu stratejiyi hep duyduk. Hatta rahmetli amcamın eski Aytotoro’daki evinde iki haritayla adanın resmen ikiye ayrışmasının çizimi vardı.
Aradan elli iki yıl geçti. Güneyde çığlıklarla ağıtlar, kuzeyde bayram havası esiyor. İki ayrı Kıbrıs’ın tarihsel sonuçları uçurum gibi yaşatılıyor. Olmayan, artık kimse adanın birleşmesine inanmıyor. Kuzeyde daha da değişen sosyolojik gerçekler var. 1974 öncesi yaşayan çok az nüfus var. Güneyden gelenler de oldukça azınlıkta. Başka açıdan, kuzeyde rakamlar nüfusun toplam sayısını bildirmese de yurttaş olan-olmayan denkleminde yurttaş olmayan sayı önde. Hele çift yurttaşlık da eklenince işler daha bir vahim hâle gelir.
Bunun anlamı şu: 1974 sonrası değişen nüfusla öncesi yakın tarihle alakalı insan sayısı oldukça az. Nitekim artık Kıbrıs konuşulurken mülkiyet yağmacılığı ile yerleşen nüfusun durumu giderek birinci sırada önemini artırdı. Zaten şu yarım asır yaşanan şunun itirafıdır. Oluşan yeni koşullar, göstere göstere oldu. Büyük güçler karşı çıkmadı. Hatta bunların onayı için çalıştılar. Aslında farklı iki Kıbrıs çıktı. Bu, elliler ortasından beri İngiltere’nin seçeneklerinden biriydi. Adanın kontrolü ve başka bloka geçmeme adına hedef konuldu.
Bundan dolayıdır ki 1974 20 Temmuz’unda Türkiye onaylı müdahaleyi yaparken, Kıbrıs’tan bir daha çıkmayacağı inancı kesindi. Zaten adımlarla da kanıtlanıyordu. Bahane başka, garantörlük sosu da eskidi. Çünkü yazılı olan metinler yerine konulan siyasal hedeflerin gerçekleşmesi sağlandı. Çoğu inanmasa da hayat şunu yaşattı: Türkiye’nin Kıbrıs sorununa çekilmesi için 6-7 Eylül provokasyonları dahi Türkiye’de yapıldı. Bazı şaşkınlar bunu dahi “Türkiye’nin engellenmesi içindir” deme saptırmasına dek getirdiler.
Bir başka 20 Temmuz’u Türkiye’den yaşadım. On bir yıl önce Kobani’deki çocuklara dayanışma adıyla oyuncak getiren sosyalist gençler intihar bombacısı tarafından Suruç’ta katledildiler. Otuz üzerinde devrimci genç göstere göstere katledildi. Bunun hesabı sorulmadı. Dahası unutturulmaya çalışıldı.
Bir yıl sonrası 20 Temmuz Allah’ın lütfunun uygulanmasıydı. Türkiye 15 Temmuz darbe girişimiyle iktidar bloku kırılması yaşadı. Devlet ortak bloktaki Fethullahçılar ile Erdoğan çelişkisi darbe girişimine dek geldi. Erdoğan açıkça bunu “Allah’ın lütfu” olarak aldı. Devamında da olağanüstü hal ilan edip kendi tek adam rejimini kurmaya başladı. 20 Temmuz Allah’ın lütfunun ilan edilen OHAL’in tarihidir. On yıl sonrası ise Türkiye’ye bakmak dahi yeterlidir.
Demokrasi dendi, özgürlük kullanıldı. Ama sonuçta her 20 Temmuz resmen başka bir yelpazenin yerleşme tarihidir. Olmayan sadece kullanılan demokrasi ve özgürlüktür.
Bu sabahki 20 Temmuz’da Montrö Anlaşması’nı da öğrendim. Ama pek konuşulmuyor. Hele de Karadeniz hesapları olunca, emperyalizmin Karadeniz stratejileri hesapları yoğunlaşınca, böylesi tarih hiç hatırlatılmaz. Öyle ya, Beykoz’da deniz üssü veya Rusya-Ukrayna savaşındaki müdahale etme şekilleri, birilerinin baştan karşı olduğu Montrö Anlaşması’nın silikleşip sonlanmasını istemeleri gayet doğaldır. Hele de kuralsızlığın yaygınlaşıp adeta dilenen yerde kontrol-savaş taktikleri sonucu, artık yasallık falan da kalmadı.
Kısaca: bir 20 Temmuz sıcak günü geçirdim. Siyasal yakın tarihle günümüz kıyasını yaparken, bozulan iklimlerin buharlaştırma derecesindeki sıcaklıkla da epey sıkıntı yaşadık. Ne yapalım: yaşanan dünyanın nereye gidildiğinin kendi güncelimdeki kendisiyle uğraşmaktayım.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



