Ufak bir normal ilgiyle başlamak, yeterli gelecek. Nasıl bir dünya sorusunu kolayca yakalarız. Tabii ki en ufak düşünce gerçekleriyle yaklaşırsak. Çünkü, yalanların havasında, yanlışların harcında ve umursamazlığın tutsaklığında öyle doğal hâl aldık ki düşünme modelimiz kültürel değerlerle de saydamlaştırıldı. Yine de ufaktan ufağa bir gözümüzü kaldırıp beynimizle yakaladıklarımızla soruya da yanıta geçelim.
Uzaklara gitmeye gerek yok. Dünyayı bizim coğrafya etrafında yakalamak kolay. Tabii arada kulaklarımıza “uluslararası hukuk, özgürlükler, demokrasi için” lafları da gördüklerimizin paradoksu olarak da ikili şekliyle de yaşamaya devam edelim.
Dünyanın en korkunç soykırım sürgünleştirmesine tanık olduk. Gazze.. ama arada şunu da duyduk: “Srebrenitsa soykırımı”.. kıyasta dahi laf olamaz. Kayıplarla yüzbinin üstünde insan yok edildi. Sistemin temel güçlerinin de desteği ile.
Bölgemiz yine ta uzaktan gelen ve buradaki müttefikleriyle birlikte bir İran savaş sürecinden geçiyoruz. Üstelik şu laf da önemli: Hürmüz Boğazı’nın adı dahi Trump yapılma peşinde. İlanı bile edildi. Kimse sorgularken el konulan İran paraları veya neden bu ülke sorgusu pek yok.
Daha da tartışmasız tablonun parıldayan rengine göz atalım: Amerika’nın lideri ve dünyanın her yerinden talepleri olan Trump, hani övülen o Amerikan demokrasisi için hangi önerileri seçmene yaptı derseniz: “ben kazanırsam, size beşbin dolar vereceğim.. seçimlerde kazanmak için hileler dahi yapın… bunu söyleyen basit bir diktatör değil, kapitalizmin süper gücü Amerikan devlet başkanı oluyor. Tıpkı Kanada’dan Grölanta toprakla eyalet talepleri gibi..
Herhalde bu birkaç örnek yeterlidir. Ama daha da apolitik diyeceğiniz örnek isterse, yaşadığınız günlerin sıcaklık ve yağış durumuna bakın. Dünden bugüne nereye geldiğinizi, beyninizle bilginizi koyarak kıyaslayın. Olmadı mı, sokaklara çıkıp, sansürsüz manşetlere bakarak kriminal suçlardan sokaktaki resimleri şöylesine görüp geçin. Kafanızda ne oluşur artık tahmin edemem.
*****
İstersek, ülkemiz normal sohbetli siyasal havasına da eklenelim. Elbet biraz duyarlı kesim kim kazanacak sorusunu hâlâ soruyor. Ama resimler artık seçim koşuluna göre çiziliyor. En ufak haberde durmadan değişen müdürlerden sonra şimdi de makamcılara geldi. Öyle bir iki atama yapıldı ki düne dek kendi partisi dahi nasıl baktığı aklınıza gelecek. Hele biri hem de Y.67 oyla parti başkanı olurken, parlamenter seçim kazanırken, bir gecede nasıl tepetaklak gittiği hatıranızda vardır. Hiç gıkı çıkmadı. Üstelik bazı sokak konuşmalarında dahi örnekler verilmeğe devam edilirken. Suskun ve beklentili hâliyle de eleştirenler oldu. “Nerededir” soruları dahi soruldu. Ansızın hem de seçim sürecinde koltuğun birinde kendini buldu. Seçmenle kazandığı, partili ile başkan edilmesi bir gecede, kulağına bir lafla giden kişi, şimdi onu gönderenler, talimatla başa getirdikleri şahsın onayı ile makama oturtuldu. Ne güzel demokrasi!
Hele de şimdiki Üstel, makama gelirken, devrilen şahsı tutup hem de makama oturtması da teslimiyet ile oy hesabının basitleşecek bir kültürel teslimiyet örneği olarak bireyselleşerek kaydedilmesinin kendisidir.
Daha da devamına da gelelim: şu Girne-Taşucu gemisinin batışı. Girne’den çıkıp da facia yaratan durum. İnsanlar öldü. Acı elbet dolu dolu. Ama siyasal kıskaç da devam deniliyor. Birçok soru daha başlamadan bazısı hasır altına çoktan konuldu. Kaçınılmaz acılar üzerinden sorular başlar. Ama Girne’nin açığından öteye gidemiyor. Ne de olsa sansür duvarı öcü gibi korkunçtu. Oysa belirtim: ilgili gemi Girne-Taşucu seferi yapıyordu. Denetimsizlik dendi. Eksik evrak falan araya sıkıştırılıp ama umutun mesajı çakıldı. Çünkü sınır aşılma düşünce tehlikesi vardı. Madem evrak eksikliği, geminin bir yere kadar yolculuk yapma durumu sınırlı gidişat durumu da var. Peki o zaman nasıl olur da Taşucu giriş çıkışı oldu? Hele de geminin sahipleri veya kuralsızlıklar neden göz yumulma karanlığında bırakılıyor.
Sorular ve sorgular bol. Tam da bunlar dalgalanıp acılar yavaş yavaş alışılıp unutkanlığa, politik malzeme kullanımına girerken, konuyla alakalı makamcıyı da görevden alma oldu. Tam bir bizlik hikâye. Tabii kimisi açıkgöz: peki, talimatsız iş alan baş makamsız, bunu elbet kendimi yaptı? Tabii kısa zamanda yanıt da arayan için bulundu. Ama görevden alınan makamcı kadar yerine koyulan da başka bir masal. Yukarıda özellikleri anlatıldı. Ama makamcı tıpkı koltuktayken yaptığı tutumları, giderken de bu defa tarihî kıyaslı açıklama ile adeta kimilerine hatırlattı: “Türkiye’de de Marmara Denizi’nde gemi battı. Ama hiçbir bakan istifa etmedi” deyiverdi. Yani, kıyasın örneği olan yeri işaret ederek kendince haklılık da savurdu.
Öteki makam değişiminde ise resmen tekmelerle oradan oraya koltuklara, partilere uçuşan şahıs oturtuldu. Kendince parti içi muhalifti. Ama nasıl teslim olduğu başkanlığa adayken anlaşıldıydı. Oturtulduğu makamdan, kıçına tekme alıp uçarken ses çıkarmayıp “yarabbi şükür” dedikleri de akla geldi.
K. Kıbrıs seçim sürecinde. Artık şimdilik şok tedavi ile beyinler kelepçelendi. Seçim havası solunacak. İsterse bu hava Güngör çöplüğünden gelen zehirli hava olsun.
Günlerimiz böyle geçecek. Arada bazı işler de çaktırmadan olacak. Önümüzdeki bir yazıyı ne yazık telefonculukla alakalı yazacağımı belirteyim. Önemli ders. Bir K. Kıbrıs klasiği ile Anadolulaşmanın yeni versiyonudur. Sadece bunu söz verdiğim için tekrarlayacağım: son dönemde telefonunda arıza olan birçok arkadaşla konuştum. Çünkü benim de ev telefonum arızalı. Bir uyarı basit yazı yazdım. İlgisizliğin ile teslimiyetin yarın çok tehlikeli olacağını belirttim. Şimdi son tatil arası meclis toplantısında Türkiye ile imzalandığı söylenen, aslında talimatla oluşan protokolde geçti. Telefon dairesi muhteşem üst kesimi ses çıkarmadı. Sendika birkaç kelime hapar gibi oldu. Ama birkaç arkadaş bana şunu hemen haberleştirmemi hatırlattı: “telefonlar aylarca hatta senelere varan kullanılmama yaşanırken, siz kamusal alanımız diye nasıl savunma yaparsınız”.. hayat ve gerçek bazen acı şekilde buluşur. Arpalıklardan ilgisizliğe varan rantiye cep doldurmalar sürerken, talimatla elden gidince de kimseden destek bulunamama aşamasına gelinir. Neyazık telefoncu kardeşim, siz ses dahi veremeden yarını teslim ediyorsunuz. Bolca laf diyene ise “Telekomun ne olduğunu” bilip bilmediği veya “Refik Hariri kim” sorularını zahmetsizce meşhur yapay zekâya sorarak yanıtını alın.
Kısaca, yazının başına nasıl dünya ile başladık. Şöylesine bir bakınca da kitaplar dolusuna gidilecek malzeme yakaladım. Ama yer makale. Üstelik şu andaki güncel yaşam bile yanıt. Fakat işler tıkırında. Hele de demeç verme, seçim havariliği ile anlamsız kelime kullanma savruldukça savruluyor. Havada uçuşup bir yerlere oturuyor. Dünya böyle.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




