Komedyen Deniz Göktaş milyonlarca kez izlenen gösterisinin ardından önceki gün Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne kapatıldı. Tutuklanmasının ardından, iktidarın mizahtan ne kadar korktuğu konuşuldu; sansür mekanizmaları ve ifade özgürlüğü tartışıldı. Şüphesiz hepsi doğru. Ancak muktedirin bilinçli bir pratik olarak önümüze koyduğu yapısal bir gerçek var o da mekân ve tecrit politikası! İktidar sadece yasalarla ya da polis gücüyle cezalandırmaz; itiraz eden zihni ve bedeni nasıl bir mimarinin içine gömeceğini seçerek de politikasını yürütür. Hapishane mimarisi, muktedirin ideolojik imzasını taşır ve içerideki tecrit üzerinden dışarıdaki toplumu hizaya sokmayı hedefler.
Deniz Göktaş’ın götürüldüğü yer rastgele seçilmiş bir cezaevi değil. Kamuoyunda “Kuyu Tipi” olarak adlandırılan, F tipi tecrit modelinin evrildiği daha da koyu bir karanlık! Şubat 2026’da bu “kuyu”dan tahliye olan karikatürist Ümit Çobanoğlu, Bianet’ten Ayşegül Başar’a şöyle anlatmıştı: “Kör hücre abartı değil, gerçeğin ta kendisi. Üç katlı bu yapılarda her hücre bir kuyu gibi. İnsan yüzü göremiyorsunuz; havalandırma yok, güneş yok, temiz hava yok.” 2020 yılından itibaren sessiz sedasız açılan bu yapılar, çeyrek asırlık F tipi geleneğini daha ağır bir izolasyonla güçlendiriyor ve rejimin muradını açıkça ele veriyor.
***
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin Ağustos 2025 tarihli Çorlu Karatepe Cezaevi Ziyaret Raporu, bu insanlık dışı mimariyi hukuki bir çıplaklıkla önümüze koyuyor. Rapora göre bu hapishanelerde hücrelerin önünde bir havalandırma alanı bulunmuyor. Mahpuslar günün 22,5 ya da 23 saatini, adeta bir “fanus” gibi hava akışını engelleyen metal delikli levhalarla kaplı pencerelerin arkasında geçiriyor. Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olmayan tutuklular bile, iç hukuka ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırı biçimde, her gün kesintisiz bir “hücre cezası” rejimine tabi tutuluyor. İçerideki yaşam alanları 7/24 kameralarla izleniyor, kapılar kontrol odasından elektronik mekanizmalarla açılıp kapanıyor. Acil bir sağlık krizinde o kapının açılması tamamen sisteme ve inisiyatife bağlı.
Deniz Göktaş gözaltına alındığında, kimilerinde, dijital görünürlüğün ve milyonlarca izlenmenin tek başına bir zırh oluşturabileceği ve Göktaş’ın tutuklanmayabileceği yönünde bir kanı oluştu. “Bu kadar çok izlenen, bu kadar sevilen birini tutuklayamazlar” algısı, toplumsal refleksin dijital beğenilere sıkıştığı günümüz dünyasında bir teselli iklimi yaratıyor. Temenni olarak anlaşılır elbette, fakat hakikat karşısında zayıf bir yaklaşım. Günün sonunda Deniz tutuklandı. Muktedir, o ekran başındaki 10 milyonun sevgisinden ya da beğenisinden zerre miktar çekinmedi.
***
Nitekim gazeteci Mustafa Kara’nın sahneden.net’teki yazısında dikkat çektiği gibi; “Deniz Göktaş hakkındaki soruşturmayı tetikleyen şey, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) yapılan 185 başvuru. Savcılığın açıklamasına göre bu başvurular toplu olarak değerlendirilmiş ve resen harekete geçilmiş. Tam 10 milyon izleyiciye karşılık, sadece 185 şikayet! Kabaca her 55 bin kişiye karşılık bir ihbar. Ve iktidar, o 10 milyonluk kitlesel kahkahayı değil, 185 kişilik organize jurnalci listesini ‘halk’ sayıyor, onun talebini yerine getiriyor. Meselenin özü de zaten o jurnalciler değil, jurnali bir yönetim tekniği ve sistem haline getiren faşizan iradedir.”
Buradan çıkaracağımız yalın bir sonuç var: İktidar korkmuyor. “Korkudan ne yapacağını şaşırdılar” söylemini artık bir kenara bırakmalıyız. Tam aksine, yapabildikleri için ve en önemlisi bunun bedelini ödemedikleri için bu kadar pervasızlar. Dijital alanda milyonlarca kez izlenmek, o katı tecrit mimarisinin kapısını kırmaya yetmiyor. Oysa bu modelin toplumsal bir hafızası var. Çeyrek asır önce, bu ülkede F tipi hapishane modeline geçilirken yürütülen tartışmaları, açlık grevlerini, ölüm oruçlarını ve bu süreçte ödenen ağır bedelleri hatırlamak gerekiyor. O dönem tecrit mimarisine karşı geliştirilen itiraz, aslında bugünkü genişletilmiş toplumsal denetim ve baskı mekanizmalarının inşasına karşı bir eşikti. O gün o eşikte toplumsal mutabakat ve güçlü bir karşı duruş örgütlenemediği için, F Tipi model zamanla daha katı bir izolasyon içeren “Kuyu Tipi”ne evrildi ve artık sadece siyasi muhalifleri değil; iktidarın sınırlarını zorlayan herkesi, hatta bir komedyeni de içine alacak şekilde genişletildi.
İktidara geri adım attıracak yegane şey ekran başındaki pasif beğeni sayıları değil, sokağa ve sahici bir dayanışmaya tahvil edilmiş geniş halk itirazıdır. Bu yüzden, tecrit mimarisine karşı ses çıkarmaktan, kuyu tiplerinin kapatılmasını savunmaktan ve mücadelenin tam yanında durmaktan başka çaremiz yok.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



