Son dönemde dünya düzeyinde çıkan sorunlarda Çin devletinin de adını genelde hep karşı tarafta duyma alışkanlığı normalleşti. Artık eskiden tek kutup denilip Amerikan merkezli dünya ele alınırken, son kriz ve savaşlarda olduğu gibi karşıt durumda “Çin ne yapar?” sorusuyla da karşılaşıyoruz. Hatta doksanlardan beri yapılan emperyalist Amerikan merkezli stratejilerde uzun vadede Çin’i kuşatma ifadeleri hep yerini alır. Bir anlamda bazen tek kutup denip de Çin karşıtlık ikilemi kullanılırken, gelecek sistem rekabetinde de Çin’in önemi artık kaçınılmaz ele alınan olgu hâline geldi.
Son başta Orta Doğu, özünde İran ve giderek Ukrayna’dan Afrika kıtasına olan gelişmelerde Çin hep bir başka yer beklentisinden pratik uygulama hâline geldi. Ekonomik krizlerde, oluşan dengelerde Çin’in tutumları da artık direkt etken olarak yorumlara katılıyor. Nitekim son Amerika ve İsrail’in İran’a saldırılarda bulunması dahi beklenti eksenine “Çin nasıl davranacak?” tahminlerini de ekledi. Konuya hâkim çevreler ise Çin’in tutumuyla salt İran’a olan saldırılar değil, gelecek Amerikan merkezli stratejinin de tahminlerini bolca yaptı. Bir anlamda Çin artık günümüz dünyasında yükselen güç olarak direkt, bazen söylenmese de kabullenildi. Çin’in hamleleri veya Çin’e karşı ittifak oluşumları temele oturmasıyla durum hayat pratiğinde netleşti. Bunun sonucu da son Trump-Çin ziyaretinde direkt yaşandı. Hatta öyle yaşandı ki her görüştüğü lideri aşağılayan, laubali davranan Trump’ın Çin lideri karşısındaki tutumu da bir başkaydı. Üstelik kendince en tehlikeli rakibi olmasına rağmen…
Yalnız, Çin dünya siyasetine giderek etkisini kendi yöntemleriyle getirirken önemli bir de yanılsama hemen sırıtıyor. Sanki Amerika gibi ittifaklar, ilişkiler geliştiren bir devlet şekliyle algılanmaktadır. Rekabet denilirken direkt klasik ayrışan emperyalist ikilem tablosuyla da yorum yapılıyor, beklentiler oluşmaktadır. Hâlbuki konu öyle değildir. Bu konuda birkaç söz diyeceğiz.
Çin dünya açılımlı ilişki kurarken, eşittir bildiğimiz Amerikan-İngiliz merkezli tekelci burjuva sömürgesel ağı oluşturmuyor. Bir yere girerken siyasete direkt müdahale, devleti şekillendirme ile yeni veya ilhaklaşma temelinde sömürgeleştirmiyor. İş birlikçi yapı kurumsallaştırma önceliği yoktur. Çin’i anlamada şu gelişen kuram önemlidir: Çin, ulusal kurtuluş mücadelesi sonrası sosyalist yolu seçer. Bir dönem de dünyaya bu gözle bakar. İlişkiler kurar. Hatta Sovyetlerle ayrışmada da kendi sol partilerini birçok ülkede oluşturur. Bu, Mao’nun dedikleri, kiminin ise biraz karşı olup Mao değil de bazı Çin ÇKP çevresinin olduğu denilen “Üç Dünya” bakışıyla enternasyonalist soldan veya kendine bağımlı sosyalist-komünist partilerden devletten devlete ilişkiye kayar. Sınıfsal niteliğe bakmaksızın üçüncü dünya merkezli duruşa girilir. Rejim ne olursa olsun devletler ilişkisine geçilir. Bu da oluşan sol ittifak arenası yerine klasik devletler ilişkisi demektir.
Bu giderek yayılır. Aynı zamanda Çin kapitalist dünyaya da girdikçe sistemin kurallarını kendince uygular. Nitekim son dönemde neoliberal serbest piyasa modelini Batılı kapitalistlerden çok Çin savunur hâle geldi. Bu şu demektir: Çin’in kurduğu ilişki direkt sistemsel sömürü değil, devletten devlete ilişkiler temelindedir. Bu da en basit uygulama ile ilgili ülkenin siyasal yapısıyla fazla ilgilenmez. Daha çok kendi çıkarları ile ilgili ülkeyi bağdaştırıp gelişme sağlar. Bunun sonucu da Çin, Amerika gibi birçok ittifakın başında değil. İttifakla ele geçirdiği ülke modeli yoktur. Daha çok devletler arası ilişkiyle gelişme sağlar. Sanırım en net görünüm, son dönemin tartışılan uluslararası yol koridorlarıdır. Çin öyle bir koridor oluşturuyor ki ülke Amerika’ya yakın veya Çin’le hep beraber davranacak ilkesine rastlamazsınız. Salt devletler ilişkisiyle genişleme yapılır. Bu da Amerika’nın aksine Çin’in hâlâ kendine yakın ülkelerde dahi direkt müdahale pek yapmamasını sağlar. Onlar adına askerî mücadelelere geçmez. Salt ekonomik ve yatırım üzerinden ilişkiler geliştirilir. Bu da Amerika’nın en yakın ülkelerinde dahi Çin ilişkili ekonomik gelişmeleri kolayca yakalamayı mümkün kılar.
Başka açıdan: Çin dikkatli ilerliyor. Kolay kolay krize girmez. Hatta kaybeder gibi göründüğü yerlerde dahi krizi tırmandırmaz. Hep dikkatle, ağır ağır genişliyor. Kısacası Mao’nun dediği gibi: “Acelemiz yok. Yüz sene de bekleriz.” Hele hâlâ askerî açıdan Çin fazla müdahil değildir. Bu da Çin’in, tıpkı Amerika gibi ittifakla bölgesel sistemsel ortaklıkları olmadığını gösterir. Çelişen devletlerle dahi benzer anlaşmalar yaptığı da görülür. Askerî alana pek kaymaz. Mümkün oldukça da ülke içi sorunlara gereğinden fazla müdahil olmaz. Bu da Çin ile ilişkilerdeki birçok sorunun temelinde Çin’den çok karşıtlarının Çin’e karşı tutumlarının öne çıkmasını sağladı.
Önemli başka bir nokta da şu: Çin belirli sosyalist bir merkezi çizgi izledi. ÇKP hâlâ ülke yönetiminde. Merkezi denetim etkin. Bir anlamda dıştan gelen yabancı sermaye olsun, dışa karşı yapılan yatırımlar olsun, sonuçta merkezi bir devlet denetimiyle de birlikte olmaktadır. Planlama vardır. Sosyal yön de geliştirilmektedir. Alt yapı ile sağlık gibi konularda da devletten devlete ilişkilerde yerini alır. Bu da birçok yerde uğraşmalara karşın direkt Batılı emperyalist bağımlılıklarla benzemez. Tabii ki ilişkilerde devlet çıkarı var. Çin de bunu yapıyor. Ama devlet kapitalizmi merkezli yön olması, Batılı emperyalist genel tekelci burjuva ağıyla farklılıkları da oluşturur. Bunlar karşımıza Çin’i bildik Amerikan sistemi yapılanışından bazı farklı olma kurallarına dikkat etmemizi de zorlamaktadır. Bunları anlamadığımız anda Çin yatırımları veya “Çin de mi savaşa karşı tarafta yerini alacak?” sorularına yanlış yanıt vermemizi sağlayacaktır.
Bu konular önemlidir. Kapitalist sistem, hele de iki bin sekizde Amerika’nın merkezini de vuran finansman kriziyle artık aşınmada. Savaşlar kullanımda normalleşen politik araçtır. Amerikan hegemonyası geriliyor. Çin yükseliyor. Ama Çin, Amerika’nın özellikle askerî yönünün hâlâ seçeneği değil. Ama ekonomik yönden büyüyüp genişlemektedir. Gerileyen ama yeri doldurulamayan ile yükselen ikilemde emperyalist çağ krizlerle yönetememe konumunda. Çin bu nedenle genişlemesiyle rakip derecesine gelme olasılığı hep konuşulmaya başlandı. Bir farkla: Çin farkını hiç gözetmeden.
İşte son Amerika-Çin zirvesi ile takılan ekran görüntüleri bu tablonun pratiğe yansıyışıdır.




