Sonuçta insanız. İstemesek de inkâr etsek de fark etmez: Mutlaka düşüncemiz belli birikimlerle gelişir. Geliştikten sonra ne kadar tarafsız dense de verilen bilgiler, öğrenilen nesneler bu birikimlerin etkisinde mutlaka kalır. Örneğin siz, kendinizce iyi veya kötü öğrendiğiniz, kendinizce düşünceleşen olguların bilgisini tekrardan alırken biriken bilgiyle resmen çakışarak sürer. O da öğrenmeniz ile olanın devamı gibidir. Örnek olsun diye konumuzla alakalı kısa bir anlatı yapalım:
Çin devleti denilince hemen kimisi tarihî düşman hafızasıyla, kimisi sosyalist geçmiş ama kötüleme gözlüğüyle aklına yerleştirildi. Sonrası da var: Çin önemli değişimler yaşadı. O zaman da yine Çin devleti denilince belirli kesim hâlâ sosyalistmiş gibi düşünceyle bilgileri süzer. Kimisi de tam aksi, Çin’in bırakın şimdiki konumunu, sanki sistemin bir sömürgesi gibi algılayıp beklenti yorumları yapar. Bazıları da güncel akışla anlık düşünüp bırakır.
Aynı durum ne yazık ki Rusya için de geçerli. Sovyetler dönemi bu ülkeye sosyalizme duruşlarla bakılıp bilgiler öğrenilip yorumlanırken, Sovyetlerin dağılması ve kapitalist ipli devletler oluşmasına rağmen hâlâ her karşıt olmada eski Sovyet düşünce modeliyle değerlendirmeler yapıldığını hep gördük. Hatta siyasal farklarda veya kullanımlarda da salt günümüz kapitalist emperyalist ideolojik propagandalarına takılıp iyice statikleşmeye geçildi.
Neden bunları sıraladım? Son Trump-Pekin ziyaretiyle dünyada yapılan değerlendirmelerde ilgili düşünce modelleri etkin oldu. Öyle ki bir dönemin Avrupa’daki ikiye ayrılan kapitalist ülkeler rekabetiyle örnekleştirip özdeşleştiren epey kesim var. Tabii ki konuya direkt algı ve emperyalist sistem birikimiyle bakanlar da süper güç Amerika’nın bakışlarıyla olayı yorumladılar. Sol kesim karışık: Bir kısmı eski sol eksenli, bir kısmı da karışık şekillerle olay bilgilerini önceleyip tartıştılar.
İsterseniz Çin’le Batı flörtlüğü üzerinden gelişen ilişki şekillerindeki aksak değişken görüşlere de yaklaşalım. Öncelikle fazla geri gitmeyeceğim: Çin’e Amerika’nın yaklaşımında eski dışişleri ve düşünce temel kuruluşlarından birinin lideri olan Kissinger’ın rolü vardır. Amerika’ya hem Sovyetler hem de Çin’e karşı birlikte karşı durmayacaklarını anlattı. Politik olarak da bu bloku kırma hamleleri yapıldı. Yetmiş altı yılında Pekin ziyaretiyle girişim somutlandı. Öyle somutlandı ki tam da sol içi Çin-Sovyet kırılmasının atışma eşiğinden döndüğü tarihti. Mao’nun sözü ise tarihî Çin’i anlatıyordu: “Biz yüz yıl dahi beklemeye hazırız.” diyordu.
Bu çizgi neoliberal sıkışmada yeniden başvurulan silah hâline geldi. Doksan sekizde başlayan Asya Kaplanları krizi ile neoliberalizm tarihî sürecini tüketiyordu. Peşinden Latin Amerika ve Brezilya krizleri de ekonomileri sarstı. Emperyalist dünya bu defa da yine sol pazarlara açılarak nefes almayı deniyordu.
Eklemeden olmaz: Daha seksen başında kapitalist dünya neoliberal dönüşüme girerken, yeniden toparlanma adımları atarken bazı kapitalist ekonomistler dahi bunun kısa ömürlü olduğunu belirtti. Öyle de oldu. Ancak ilk önemli sarsıntı başlangıcında imdatlarına doksanlardaki Sovyet bloğunun dağılmasıyla açılan yeni pazarlar nefes aldırttı. Fakat o da fazla sürmedi. Doksan sekizdeki Asya Kaplanları krizi ise artık neoliberal tıkanmanın imdat çığlığı idi. Ancak emperyalist sermaye kesimleri yeni bir hamleye geçtiler: Çin ve Hindistan pazarı. Başta Dünya Bankası ve IMF kesimi bu pazarlara girilerek oradan en az hedef beş yüz milyon kişinin orta sınıf eksenine çekilip tüketim pazarında rahatlama yapılacağını planladılar. Öyle de yaptılar. Hatırlarım o dönemi: Çin pazarıyla ucuz emek ile orta sınıf güçlü tüketim pazarı sayesinde krizleri atlatacaklarını belirttiler. Yapılan kapitalist ekonomi ve siyasal yorumlarda sanki Çin yeni sömürge ülke gibi kabullenilip değerlendirmeler geliştiriliyordu. Çin’deki merkezi planlama ile oluşan kamusal kurumsal gerçeklikler pek dikkate alınmıyordu. Hatta bunların yeni sömürge ülkedeki özelleştirme peşkeşleşmesi ile ranta açılıp yabancı sermaye kıskacına alınacağı hesapları vardı.
Yanlış yere konulan Çin ve Hindistan sonunda kendi yapılarına göre kapitalizm geliştirdi. Ama yabancı sermaye esiri olmadılar. Merkezi denetim, ikili ekonomik yapılanış ve Çin’deki ÇKP gerçeği kendi modelini geliştirdi. Birikim ile dıştan gelen katkıyla günümüz Çin’ine gelindi. Fakat girişteki tespitim doğru çıkarcasına yaşandı. Çin yeni sömürge değil. Devlet kapitalizmi şekilli ama soldan kapitalistleşen süreci yaşayan ülke olarak karşımıza geldi.
Tabii ki birikim yanlış, bilgilenme ekseni kırık olunca devamı da gelir. Örneğin bugün de Çin eşittir öteki emperyalist kapitalist ülke gibi alınıp yorumlar yapılır. Tıpkı Amerika veya öteki emperyalist ülke sömürgeleştirme ilişkileriyle yorumlanır. Oysa Çin nasıl ki kendi özellikleriyle sermaye birikimi de yaptıysa dış ilişkilerde de Amerikan tipi sömürgeleştirme değil, Çin tipi devletler arası ilişkilerle etkin olmaktadır. Bunlarla da Çin kendi gerçeğiyle değil, herkesin kendi penceresindeki konulan dar gözlükle bakılmaktadır. Onun için de her kritik durumda Amerika gibi tavır göstermesi beklenir.
Sanırım bu kısa makalemde neyi anlatmak istediğimi anladınız. Son İran gelişmelerindeki Çin tıkanışı değil de politik hamle ikilemi de şu: Çin ta baştan doksanlardan beri kendini kuşatma planı olduğunu herhâlde bilmeyecek durumda değildir. Yine Çin, İran halkası sonrası kendine daha da yaklaşılacağını da kesin biliyor. Zaten Obama dönemiyle Amerika, Orta Doğu’da vesayetçilerine durumu bırakıp Pasifik taktiğine geçmeye başladığını da ilan etmişti. Ama Çin Amerika değildir. Fakat dünyamızın güçlerindendir. Ayrıca hâlâ Çin direkt Amerika’yı eşitlemiş değildir. Hele de askerî saldırganlık veya müdahalelerle devletlerde darbe falan da yapmadı.
Tüm bu gerçeklerle başlamak için de kavrama göre yerine koyma ve sistemsel ilkelerle değerlendirme gerçekleştirmenin önemi burada yatar. Siz Çin’i yeni sömürge ülke gibi algılarsanız gerisi çorap söküğü gibi gelir. O zaman da günümüzdeki her olayı okumada hep yanılmaya açık aday hâline gelirsiniz.




