1. “Anti-işgal” ilan eden her şey özgürleşmeyi desteklemez
Bu metin, yıllardır birbirimizle güvenli biçimde zor konuşmalar yapma pratiğine sahip olduğumuz çok sesli bir alandan doğuyor. Yelpazemiz, yatay örgütlenme pratikleri için arketipler kurmaktan en iyi tarhana/τραχανά yapma yöntemine kadar uzanıyor. NiMAC’taki sergi üzerine süren tartışmaya dair paylaştığımız kaygıları ele almak için bu alanı kullanmayı özellikle anlamlı buluyoruz. Bu tartışmada, bu sergiden çok daha eski ve tek bir sanatçıdan çok daha büyük bir siyasi refleks görüyoruz: Kıbrıs’ta işgale karşı olmak ne anlama gelir? Kimin, hangi işgalin işbirlikçisi olduğuna kim karar verir? Ve daha da önemlisi, bizi onlarca yıldır aynı labirente hapseden dayatılmış ikili düşünüşün ötesinde Kıbrıs hakkında konuşacak sözcükleri ve dilleri bulma mücadelesini nasıl canlı tutabiliriz?
Takip etmeyenler için: NiMAC’taki protestonun ve çevrimiçi kampanyanın temel nedeni, Emin Çizenel’in 1984’te “KKTC” bayrağını tasarlamış olması gerekçesiyle bir sergiye katılmasıydı. Kıbrıs Yeşiller Partisi sergiye karşı lobi yaptı ve açılış gecesinde iki kişi “işgali normalleştirmeyi durdurun #artwashing” yazılı bir pankartla protesto düzenledi. Talepler: serginin iptali ya da Çizenel’in eserinin kaldırılması, ayrıca Çizenel’den, küratör Esra Plümer Bardak’tan ve NiMAC yönetiminden özür ve açıklama. Çizenel’in sergideki eseri, Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Koleksiyonu’nun bir parçası olup geçici olarak ödünç verilmiştir. Kampanya çevrimiçi olarak sürüyor.
Siyasi terminolojinin dikenli ormanına girmeden önce, en baştan açık ve net söylüyoruz: Protesto, kâğıt üzerinde özgürleşme ve anti-kolonyalizm yanında duran bir dil kullanıyor gibi görünebilir; ama sorun tam da bu “kâğıt üzerinde” oluşunda yatıyor — bağlamı göz ardı edip silen ve Kıbrıs’ı siyasi ve tahayyül düzeyinde tuzağa düşüren aynı ikili, cezalandırıcı, statüko mantığını yeniden üreten bir “kâğıt üzerinde”lik bu.
“İşgali normalleştirmeyi” ciddi bir kaygı olarak kabul ediyoruz. Kuzeydeki Kıbrıslı Rum mülkleri üzerine kurulu yasa dışı açgözlülük ekonomisinden ve toplumun ahlaki ve siyasi pusulasının her lifini aşındıran amansız yağma kültüründen derin rahatsızlık duyuyoruz. Sınır rejiminin sertleşmesine, artan gözetime, kurumsal ayrışmaya, bölünmenin gündelik yeniden üretimine ve yeniden birleşmeyi daha da imkânsızlaştıran siyasi/mali yatırımlara karşı seferber oluyoruz.
Sorunun tam olarak nerede başladığını düşündüğümüz nokta şurası: siyasi kavramlar, maddi tarihlerden, niyetten, pratikten ve sonuçtan koparılmış metaforlara, ahlaki rozetlere ya da sloganlara dönüştüklerinde ağırlıklarını yitirirler. Burada bu kavramlar, konumlanmış siyasi sorular olarak değil, güçlü destek ve güvenilirliğe sahip özgürleşme hareketlerinden devşirilmiş “kopyala-yapıştır” suçlamalar olarak ele alınıyor. Bu, kolonyal bir refleksi tekrarlıyor: cisimleşmiş siyasi kavrayışın zor işinden kaçınırken ahlaki bir kelime dağarcığını ithal etmek.
Kendimize şunu hatırlatmamız gerekiyor: sözde “Kıbrıs sorunu” yalnızca bir “istila ve işgal” vakası değildir ve 1974’te değil, 1963’ten bile önce başlamıştır. Bu şekilde konumlanmanın, Kıbrıs’ta milliyetçi bölünmenin ve emperyalist tahakkümün ötesinde bir gelecek tahayyül etmek için neden hayati önemde olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bu, Türk ordusunun işgalini ya da kuzeydeki yoldaşların ona karşı verdiği mücadeleyi inkâr etmek değildir. Ama şunu söylemektir: ülkemizin derinleşen bölünmesi ortasında, ister anti-işgal, ister anti-emperyalizm, ister ulus adına olsun ya da başka her ne adına olursa olsun, milliyetçi tahakkümü ve statükoyu daha da köklendiren anlatı ve eylemlere yatırım yapmayı göze alamayız. Her zamankinden daha fazla, moda sözcüklerin ötesine geçen kendi kelime dağarcığımızı inşa etmemiz gerekiyor.
Bu iddialara iki birbiriyle bağlantılı açıdan yaklaşacağız: protestonun yöntembilimi ve bundan doğan siyasi tahayyül. Yöntembilime a) kavramsal sahiplenme ve b) simgesel jest merceğinden bakacağız. Ardından genel bağlamı ele alacağız: protestocuların şimdiki anlatısıyla ilişkili olarak daha geniş siyasi ufukları neyi ortaya koyuyor.
2. Yöntembilim üzerine
Bugün küresel ölçekte, anti-kapitalizm/milliyetçilik-karşıtlığı/kolonyalizm-karşıtlığı/otoriterlik-karşıtlığının eleştirel kelime dağarcığının bağlamından yöntemli biçimde koparılıp tam da bu hegemonik yapıları sürdürmeye, derinleştirmeye ve/veya onlardan rant devşirmeye hizmet edecek şekilde kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu, anlamsal bir tuzak işlevi görüyor. Bu sistemik stratejileri ele alıp çözmek önemli — çünkü bunlar yalnızca bu amaca hizmet etmekle kalmıyor, belki daha da önemlisi, toplulukların, kolektiflerin, sektörlerin ve sınıfların (yeniden) birleşmesinin yapı taşlarını titizlikle döşeyen, sahada çalışan insanların entelektüel ve fiziksel emeğini gasp ediyor. Ama bu hiç de kolay bir iş değil. Tuzak sinsi; her an damgalamaktan, kategorize etmekten, bölmekten ve hüküm vermekten yararlanmaya hazır.
Bu yöntemi kurumlar ve siyasi iktidar sahibi kişiler kullandığında daha aşinayızdır. Tuzağın çok daha rahatsız edici bir etkisi, tabana görece daha yakın görünen insanlar tarafından içselleştirilip meşru bir siyasi tartışma yöntemi olarak benimsendiğinde ortaya çıkar. Buradaki tehlike, hegemonyanın artık yukarıdan, kurumsal düzeyden gelmemesidir. İnsanlar aracılığıyla dolaşmaya ve kendini yeniden üretmeye başlar.
Bu yeniden üretim birkaç yönde işler. Birincisi: bağlamından koparılmış kavramlar, seçici silme ve indirgeme yoluyla en baştan bulanık bir iletişim alanı yaratır. Bu bulanıklık, daha geniş ideolojik yatırımları görünmez kılmakta işlevseldir. İkincisi ve buna bağlı olarak: bir silinme yerinden dile getirilen talepler, savunmacı bir tepkiyi ve mutlak sıfır noktasından bir başlangıcı zorunlu kılar — bu da başka pek çok tuzakla dolu bir yolculuktur. Söylemeye bile gerek yok, bu tartışmada yaşamın kendisine yer yoktur, yalnızca makro yapıların tek boyutlu yorumlarına yer vardır. Bu yorucu işe girişen o birkaç kişi ya-ya da ikiliğine hapsedilir; geri kalan çoğunluk ise ya tuzaktan kaçınmak istediği için susturulur ya da zarar verici argümanlara daha fazla alan açmaya iter.
Protestocuların iddiası, 1974 öncesinde olanların tartışma uğruna bir kenara bırakılabileceği varsayımıyla işliyor. KKTC’ye o dönemde yüklenen ilk anlamların tek biçimli olmadığını ve bunun işgal rejiminin kuruluşu olarak yaygın biçimde algılanmadığını kasıtlı olarak göz ardı ediyor; onlarca yıllık şiddet ve birçok yerinden edilmeden geçmiş pek çok Kıbrıslı Türk’ün bunu güvenliğe, özgürleşmeye ve/veya gerçek bağımsızlığa doğru bir geçiş olarak yaşadığını ya da umduğunu göz ardı ediyor. Yeniden birleşmenin sadık savunucusu olan pek çok kişinin, ilk yıllardaki tanınma çabalarına katıldığını göz ardı ediyor — bunların bazıları protestocu gruplar tarafından da yüksek övgüyle anılıyor. Ama protestocular tartışmada hangi bilginin kabul edileceği konusunda yetke iddia ediyor.
Bunu söylemek KKTC’nin kuruluşunu romantize etmek, Türkiye’nin yönlendirmesini ve askerileştirmeyi ya da ardından gelen yerel mülksüzleştirme yapılarını inkâr etmek değildir. Beşparmak (Pentadaktylos) üzerindeki dev bayrağın güneydeki insanlara verdiği acıyı hafife almak da değildir. Bu adanın toplumlarının tarihsel deneyiminin tek boyutlu bir ya-ya da ikiliğine indirgenmemesi gerektiğinde ve gerçek bir Kıbrıslı bağımsızlık siyasetinin bu acı verici karmaşıklığı taşıyabilmesi gerektiğinde ısrar etmektir. İşgal altındaki “yaşamın” kendisi de bu gerilimi, ağırlığı ve acıyı taşır. Bu mutlak sıfır başlangıç noktası hızla “mağduriyet kartı” olarak damgalanacaktır; bu yüzden kasıtlı silmeyi geri almaya yönelik her girişim hızla o eski suçlama oyununu tetikler. Eşitsiz bir tartışma zemini adalet bayrağı dikemez. Yabancı bir kelime dağarcığı da böylesine bir dikkatsizlikle yerel bağlama tercüme edilmemelidir.
Çizenel’e yöneltilen diğer suçlamalar arasında, ömür boyu başarı ödülü almasına ve iki toplumlu kültür teknik komitesine katılmasına atıfla “sözde KKTC makamlarıyla işbirliği yapmak” da yer alıyor. Ayrıca, sanatçının ödülü bir bürokrattan alırken çekilmiş bir fotoğrafı, işgali onayladığının kanıtı olarak dolaşıma sokuluyor; keza yakın zamanda hayatını kaybeden çok sevilen Sevgül Uludağ için düzenlenen ada çapındaki yasa katılmış olması da — Uludağ’ın da birkaç yıl önce Ersin Tatar’dan bir ödül aldığı gerçeği görmezden gelinerek. Bu ada üzerinde uzlaşmaya yönelik belki de en zor ve en önemli işlerden bazılarını yapmış biri olarak, Uludağ’ın yaşamı ve mücadelesi, adamızın karmaşık gerçekliklerini özenle nasıl taşıyacağımız konusunda hepimiz için büyük bir derstir. Bu, hangi bilginin geçerli, hangi tartışmanın kabul edilebilir olduğu konusunda yetke iddia etmenin bir başka örneğini oluştururken, daha büyük bir şeyi de ortaya koyuyor: bu bağlamda “işbirliği” kavramına siyasi bir yük yüklemenin yaptığı şey, kuzeyde yaşamın sürmesine karşı çıkışı gizlemektir.
Kuzeyde insanlar, mevcut yapılarla bir tür temas kurmadan yaşayamaz, çalışamaz, sergi açamaz, ders veremez, maaş alamaz, örgütlenemez, arşivleyemez, yayın yapamaz ya da kültürel yaşamı sürdüremez. Her böylesi temasa “işbirliği” demek, anti-işgal bir tutum değildir; bunun yerine, çözülmemiş koşullar altında kuzeyde yaşamın sürmesine karşı bir tutuma dönüşür. Bu argüman, tek bir sanatçıyı işaret etmekten çok daha fazlasını yapar; kuzeydeki kültürel varoluşun bütün alanını denetler. Bu, bu grupların siyasi ufkunu az sonra değineceğimiz bu iddialarla bağladığımızda daha da netleşir. Bununla birlikte, bölünmenin her iki yakasında da kimin bölünmeden nasıl rant sağladığını ifşa etmek için yapılması gereken kritik işte ısrarlıyız — ama bu iş, siyaseti ve/veya ifadeyi salt bir simgesel jeste indirgemenin ötesine geçmelidir.
Simgesel jestler anlamdan yoksun değildir. Özellikle özgürleşme hareketleri bağlamında, hareketleri yaygınlaştırmak, ezenlerin lehine işleyen mutabakatı sarsmak, kamusal söylemin dengesini kaydırmak için kullanılırlar. Boykot, ret, sembol takma — hepsinin bir yeri vardır.
Ama bir jest, karşı çıktığını iddia ettiği maddi, kültürel ve tarihsel koşullardan koparıldığında; güya karşı çıktığı toplumsal-siyasi koşulları yeniden ürettiğinde; birlikte yaşamanın, onarımın, hesap verebilirliğin ve diyaloğun fiili koşullarına katkıda bulunmadığında ya da onları hesaba katmadığında, gerici bir gösteriye dönüşme riski taşır.
Eğer ufuk iddia edildiği gibi yeniden birleşmeyse, bu jest ne inşa ediyor, neye zarar veriyor? Bu jestten toplumsal, ahlaki, siyasi ya da mali sermaye kazanan kim? Sonrasında daha kırılgan hale gelen kim? Sonuçları taşıması istenen kim? Bunlar, bir simgesel jestin hesaba katması gereken zor sorulardır.
Zaten güvenli konumdaki insanlara ahlaki ve toplumsal sermaye mi kazandırıyor? Toplumlararası kültürel alışverişi daha kırılgan mı kılıyor? Her iki toplumda da şüpheyi mi körüklüyor? Simgesel olmayan kültürel işbirliği alanlarına zarar mı veriyor? Milliyetçi eğilimleri mi şişiriyor? Milliyetçi aktörlerin özgürleşmenin savunucusu gibi görünmesine izin vererek grupların işini mi zorlaştırıyor?
Evet. Bu simgesel jestin bedeli budur.
Protestodan görüntüler, güneyde gerici milliyetçi sayfalar tarafından yeniden dolaşıma sokuldu — ressam Gavriel’e karşı nefret kampanyasını başlatan sayfa da dahil — ve gazeteciler tarafından da; yorum bölümünde kitleler ırkçılık ve nefret kustu. Ayrıca ELAM’ın meclis üyeleri şimdi belediyenin, belediye mekânlarında düzenlenen tüm sanat sergilerinde sergilenen eserler hakkında bilgi verilmesini zorunlu kılmasını talep ediyor. Kısacası, bir sonraki sansür perdesinin zemini döşenmiş oldu.
Karşı karşıya olduğumuz şey, uzlaşma, milliyetçilik-karşıtlığı, özgürleşme ve sanatsal ifade özgürlüğü mücadelesinde zaten kırılgan koşullarda olan ve büyük bir ağırlık taşıyan az sayıdaki insan, grup ve kolektif için açıkça zarar vericidir.
3. Siyasi tahayyül üzerine
Protesto dekolonyal bir dil kullanıyor, ama çevresindeki kelime dağarcığı, gerçek siyasi ufukları hakkında çok farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu ufuk, taleplerinin kökenini bağlamına oturtmamızı sağlıyor.
Protestocular güneyi “serbest bölgeler” olarak adlandırıyor; bu da bütün Kıbrıs sorununu tek boyutlu, tek etnili bir bakış açısına indirgeyip diğer kolonyal, jeopolitik ve iç çatlakları siliyor; ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti içinde hüküm süren güncel yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, yolsuzluğu, otoriterliği ve sansürü küçümsüyor. Protestocular, ELAM’ın anti-LGBT+ kampanyasına karşı protesto eden bir Kıbrıslı Türk’e yanıt olarak “en azından ELAM’lılar Kıbrıslı” gibi ifadeler kullanmakta da bir sakınca görmüyor.
NiMAC protestosunun ötesinde, bu grubun bir dizi iddiasına tanık olduk; bunlar, aynı eski anti-işgal klişesinin bölücü statükonun sürmesini nasıl mümkün kıldığını daha da gösteriyor. Örneğin, “İki Bölgeli İki Toplumlu Federasyon apartheiddir” iddiası yalnızca yanlış değildir — herhangi bir apartheid sistemi bir grubun ırksal, ekonomik ve toplumsal üstünlüğünü varsayar — aynı zamanda Güney Afrika ve Filistin gibi bu tür rejimler altında acı çekmiş ya da çekmekte olan insanlara hakarettir. Bu metnin kapsamı İBİTF lehine argümanları ortaya koymak olmasa da, geçtiğimiz 50 yılda halkımızı birleştirmeye ve yabancı orduları defetmeye yönelik çabaları besleyen tek uygulanabilir siyasi ufku “apartheid” olarak nitelendirmek, herhangi bir anti-işgal mücadelesine yapıcı biçimde katkı sunma becerisizliğinin bir göstergesidir.
Ayrıca, “Kıbrıs Cumhuriyeti tek çözümdür” demek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bizzat sorunun bir parçası olduğu gerçeğini siliyor. Kıbrıslı Rum seçkinlerince diğer bütün toplulukları iktidardan dışlamak için silahlandırılmış bir yapı, Kıbrıslı Türklerin görünmezleştirilmesini mümkün kılmış bir yapı, çözümün parçası olamaz. Gerçekten de, Kıbrıs Cumhuriyeti kurumlarından, işgalle sözde işbirliği gerekçesiyle kendi meşru yurttaşlarını dışlamalarını talep etmenin özgürleşmede yeri yoktur.
Kıbrıslı Türk figürü, Kıbrıs bağlamında “ebedi Öteki” figürüdür: Kıbrıslı Rum çoğunluk için hiçbir zaman yeterince Kıbrıslı değil, yeterince Türk de değil; tanınmıyor ya da muhatap alınmıyor; eyleyen bir siyasi özne değil; yabancı değil ama yerli de değil; yurttaş ama vatandaş değil. Bu “Öteki”nin 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını mı yoksa 1984’te KKTC bayrağını mı tasarladığından bağımsız olarak, tahakküm yapılarının —kuzeydeki işgal ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güneyde ikinci bir Yunan devletine dönüştürülmesi gibi— sürmesini mümkün kılan, bu Ötekiliğin sürekliliğidir.
4. Sonuç olarak
Protestocular, Çizenel’in Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki diğer sergilere/etkinliklere katılımını engellemeye çalıştıkları birçok durumda küratörlerden, işbirliği yapan sanatçılardan ya da kurumlardan destek görmediklerini kendileri de kabul ediyor. Dolayısıyla yakından bakıldığında, “hassasiyetleri görmezden gelme” suçlaması, hassasiyet imal etmeye dönüşüyor.
Bu, Emin Çizenel hakkında değil.
Bu, temasın şüpheli hale geldiği, baskı —ve işgal!— altındaki yaşamların kendilerini defalarca mutlak sıfır noktasından açıklamaya zorlandığı ve ayrıcalıklı olanların, sonuçlarını başkalarının çektiği jestlerden ahlaki ve toplumsal sermaye kazandığı ne tür bir siyasi kültür inşa ettiğimizi sormakla ilgili.
Bir özgürleşme siyaseti yalnızca neyi reddettiğiyle ölçülemez. Aynı zamanda hangi ilişki biçimlerini mümkün kıldığıyla da ölçülmelidir. Radikal olan iş, bu zor konuşmaların yapılabileceği ve artık “Öteki” olmaktan çıktığımız, yeterince güvenli temas alanları inşa etmektir.
Orijinali İngilizce olan bu makalenin çevirisinde yapay zeka Claude’dan yararlandık. Yayımlanmadan önce çeviriyi bir Yeniçağ Kıbrıs editörü kontrol etti.
Çeviri: Yeniçağ Kıbrıs / Yapay Zeka Claude
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


