yazılariktibasPakistan, ABD savaşlarının askeri ve ara bulucusu nasıl oldu? - Kamran Abbas

Pakistan, ABD savaşlarının askeri ve ara bulucusu nasıl oldu? – Kamran Abbas

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net

Pakistan 1947’de dünya haritasında yerini aldığında, muazzam hayaller taşıyan ancak kaynakları son derece sınırlı olan kırılgan bir devletti. Bölünmenin yaraları hâlâ tazeydi. Milyonlarca mülteci sınırları geçmişti. Ekonomi zayıftı, sanayi neredeyse yok denecek kadar azdı ve yeni devletin idari altyapısı yetersizdi. Bu koşullar altında, Pakistan’ın yönetici eliti, hayatta kalmayı, askeri yardımı ve ekonomik desteği garanti edebilecek bir dış destekçi arayışına hemen başladı.

Tam o sırada, dünya da iki kampa bölünüyordu. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki kapitalist blok, diğer tarafta ise Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyalist blok yer alıyordu. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler, bu iki güç arasındaki nüfuz mücadelesinin savaş alanı haline geliyordu.

Pakistan bu küresel arenaya güçlü ve bağımsız bir aktör olarak değil, koruma arayan savunmasız bir devlet olarak girdi.

Amerikan kampı tercih edildi

Pakistan’ın dış politikasının ilk yılları, ülkenin alacağı gelecek yön hakkında çok şey ortaya koyuyor. Ünlü bir tarihsel olay hâlâ sembolik bir öneme sahip. Sovyetler Birliği, Başbakan Liyakat Ali Han’ı Moskova’ya davet etti. Bu, Pakistan’ın bir dünya gücünden aldığı ilk önemli davetti. Ancak Liyakat Ali Han bu daveti Amerikalılara bildirdi ve Washington’un da kendisini davet etmesi konusunda ısrar etti. Sonunda, Sovyetler Birliği yerine Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret etmeyi tercih etti. Bu tek karar, diplomasinin çok ötesinde sonuçlar doğurdu. Bu sadece Moskova ziyaretinin iptal edilmesi değildi; Pakistan’ın Amerika ile uzun süreli stratejik ittifakının başlangıcıydı.

O günden itibaren Pakistan, giderek Amerikan kampının bir parçası haline geldi.

Bunun nedenleri sadece ideolojik değildi. Pakistan’ın iktidar kesimi Hindistan’dan derin bir korku duyuyordu, ekonomik olarak bağımlıydı ve siyasi açıdan güvensizdi. Bu arada Amerika, Sovyetler Birliği çevresinde müttefikler arıyordu. Çıkarları örtüşüyordu.

Ancak asıl trajedi, Pakistan’ın hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız bir ekonomik yapı geliştirememesi oldu. Feodalizm devam etti, sanayileşme sınırlı kaldı ve servet küçük bir seçkin kesimin elinde yoğunlaşmayı sürdürdü. Birbirinden sonraki hükümetler, kendi kendine yeterliliğe yatırım yapmak yerine, dış kredilere, askeri yardıma ve stratejik rantlara bel bağladı.

Bu bağımlılık, Pakistan-ABD ilişkilerinin genel karakterini şekillendirdi.

Pakistan ekonomisi zayıfladığında devlet, Washington’a, IMF’ye, Dünya Bankasına ve Batı kontrolündeki diğer finans kurumlarına yöneldi. Yardım her zaman geldi, ancak hiçbir zaman koşulsuz olmadı. Pakistan ayakta kaldı, ancak nadiren istikrarlı oldu. Ülke kriz üstüne kriz atlattı, ancak gerçek bir ekonomik egemenlik hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

Pakistan ABD’ye nasıl hizmet etti?

Buna karşılık Pakistan stratejik hizmetler sundu.

Soğuk Savaş sırasında Pakistan, Amerika’nın Asya’daki en önemli müttefiklerinden biri haline geldi. Pakistan, her ikisi de sosyalizmi ve Sovyet etkisini sınırlamak için oluşturulan SEATO ve CENTO gibi askeri ittifaklara katıldı. Pakistan’daki ilerici sesler tarafsızlık ve bağımsız dış politika savunurken, devlet kararlı bir şekilde Batı’nın güvenlik yörüngesine girdi.

Bu ittifak, Pakistan içindeki askeri kurumların rolünü de güçlendirdi. Dış yardım genellikle askeri yardım şeklinde geldi ve bu da seçilmemiş kurumların gücünü artırdı. Zamanla demokrasi, “stratejik çıkarlar”ın gerisinde kalmaya başladı.

Pakistan’ın Soğuk Savaş döneminde üstlendiği en önemli rollerden biri, Amerika ile Çin arasında köprü görevi görmekti. 1970’lerin başında, Washington ile Pekin arasındaki ilişkilerin gergin olduğu dönemde Pakistan, iki ülke arasındaki gizli diplomasi sürecine aracılık etti. Henry Kissinger’ın Pakistan üzerinden Çin’e yaptığı ziyaret, Amerika ile Çin arasındaki tarihi yakınlaşmanın önünü açtı.

Pakistan’ın yöneticileri bu başarıyı gururla kutlayarak, ülkeyi vazgeçilmez bir stratejik aktör olarak sundular. Ancak sıradan Pakistanlılar, bu jeopolitik zaferlerden pek bir ekonomik dönüşüm görmediler.

Afganistan tuzağı

Ardından 1979’da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali geldi. Afganistan savaşı Pakistan’ı sonsuza dek değiştirdi.

ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı Afgan mücahit gruplarını destekledi. Milyarlarca dolar Pakistan’a aktı. Silahlar, istihbarat ağları ve militan altyapılar hızla genişledi. General Muhammed Ziyaülhak, Washington’un bölgedeki en yakın müttefiklerinden biri haline geldi.

Amerika, Afgan savaşçıları “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirirken, Pakistan ise dini sloganlar altında savaşı destekledi. Medreseler çoğaldı, militanlık yayıldı ve kalaşnikof kültürü topluma girdi. Sovyetler Birliği Afganistan’da bir çıkmaza girdi, Pakistan da hiçbir zaman tam olarak kurtulamadığı bir tuzağa düştü.

Sovyetlerin çekilmesi, Amerika ve müttefikleri için bir zafer olarak kutlandı. Ancak Pakistan için uzun vadeli sonuçlar yıkıcı oldu: Mezhepsel şiddet, aşırıcılık, uyuşturucu kaçakçılığı ve toplumun militarizasyonu.

Savaşta müttefiklik, barışta mesafe

Sovyetler Birliği çöktükten sonra Amerika, bölgeyi büyük ölçüde terk etti. Pakistan, amacına hizmet ettikten sonra yaptırımlarla ve izolasyonla karşı karşıya kaldı. Bu model, Pakistan-Amerika ilişkilerinde alışılmış bir hal aldı: Savaş sırasında stratejik yakınlaşma, barış sırasında mesafe.

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından tarih tekerrür etti. General Pervez Müşerref, Pakistan’ı Amerika’nın “Teröre karşı savaş”ına dahil etti. Pakistan bir kez daha cephe devleti haline geldi. Amerikan baskısı çok büyüktü ve Müşerref, Pakistan’ın “Amerika’nın yanında mı yoksa Amerika’ya karşı mı” olduğuna karar vermesi gerektiğini söylediği meşhur sözünü sarf etti.

Pakistan, Taliban ve el Kaide’ye karşı yürütülen operasyonlarda ABD’ye yardım etti. İstihbarat iş birliği derinleşti. Askeri yardım yeniden başladı. Ancak çelişki apaçık ortadaydı. Bir zamanlar Sovyet karşıtı cihat sırasında desteklenen aynı militan ağlar, artık ABD’nin savaşında hedef haline gelmişti.

Pakistan devleti, Washington ile iş birliği yaparken bir yandan da Afganistan’da “stratejik derinlik” olarak adlandırdığı şeyi korumaya çalıştı. Bu ikili politika, muazzam gerilimler yarattı. Bir yandan Pakistan Amerika’ya yardım ederken, diğer yandan devlet içindeki bazı kesimler Afganistan’daki nüfuzlarını kaybetmekten korkuyordu.

Sonuçta kafa karışıklığı, güvensizlik ve bitmek bilmeyen şiddet ortaya çıktı.

Binlerce Pakistanlı, bombalı saldırılarda ve askeri operasyonlarda hayatını kaybetti. Bütün bölgeler yıkıma uğradı. Ancak muazzam fedakarlıklara rağmen, Pakistan Amerikan yetkililer tarafından sürekli olarak “Daha fazlasını yapıyor ama yine de yetmiyor” diye suçlandı.

Yine de ilişkiler hiçbir zaman tam anlamıyla sona ermedi. Neden? Çünkü her iki ülke de birbirine ihtiyaç duymaya devam etti.

Amerika, Pakistan’ın coğrafi konumuna, istihbarat kaynaklarına ve bölgesel etkisine ihtiyaç duyuyordu. Pakistan ise mali desteğe, diplomatik desteğe ve uluslararası meşruiyete ihtiyaç duyuyordu.

Pakistan’ın yönetici kesimleri sık sık egemenlik ve bağımsızlık dilini kullanır, ancak ekonomik bağımlılık bambaşka bir hikaye anlatır. Borç batağında boğulan bir ülke, kendi politikalarını tam olarak belirleyemez. Bütçeler IMF kredilerine bağlı olduğunda, döviz rezervleri tekrar tekrar çöktüğünde ve istikrar için dış onayın vazgeçilmez hale geldiğinde, siyasi bağımsızlık da sınırlı hale gelir.

Bu nedenle birçok Pakistanlı, en azından Amerika’nın zımni onayı olmadan hiçbir hükümetin gerçekten iktidara gelemeyeceğine inanır. Bu algı tamamen doğru olsun ya da olmasın, bu inanç, Amerikan etkisinin Pakistan’ın siyasi hayal dünyasına ne kadar derinlemesine yerleşmiş olduğunu yansıtmaktadır.

İmran Han belgesi

Pakistan-Amerika ilişkilerinde son dönemde öne çıkan bir konu, İmran Han’ın görevden alınmasıyla bağlantılı “şifreli belge” etrafında dönen tartışma oldu. İmran Han’ın destekçileri, hükümetinin Amerika’nın hoşnutsuzluğu nedeniyle devrildiğini savunuyor ve diplomatik yazışmaları ile siyasi gelişmeleri yabancı müdahalenin kanıtı olarak gösteriyor. Sızdırılan kayıtlar, mahkeme süreçleri, medyada yer alan anlatılar ve birbiriyle çelişen yorumlar tartışmayı daha da alevlendirirken, bu konu Pakistan’ın yakın tarihindeki en çok tartışılan siyasi meselelerden biri haline geldi.

Ancak, bu hikayeye tamamen inansak da tamamen reddetsek de, daha geniş tarihsel gerçeklik değişmez. Pakistan’ın siyasi yapısı, ekonomik bağımlılığı, güvenlik kurumu ve stratejik önemi, on yıllardır ülkeyi Amerikan etkisine derinden bağlı tutmuştur. Dolayısıyla asıl mesele, şifrenin var olup olmadığı değil; asıl mesele, Pakistan’ın dış güçlere bağımlılık konusunda uzun geçmişinin, bu tür iddiaların milyonlarca insan için inandırıcı hale geldiği koşulları yaratmış olmasıdır.

Ve eğer İmran Han Hükümetinin yabancı güçlerin hoşnutsuzluğu nedeniyle devrildiği argümanını kabul edersek, o zaman bir başka, aynı derecede önemli soru da gündeme gelir: Küresel güç yapılarıyla bu kadar derin bağlantıları olan bir siyasi sistemde, İmran Han ilk etapta nasıl iktidara geldi? Bu soru, hükümetlerin genellikle sadece halkın iradesiyle değil, aynı zamanda iç kurumların, uluslararası çıkarların, stratejik hesaplamaların ve devleti çevreleyen daha geniş jeopolitik ortamın etkileşimiyle şekillendiği Pakistan siyasetinin karmaşık doğasını yansıtıyor.

Emperyalizme bağımlılık sorunu

Liyakat Ali Han’ın Washington ile erken dönemdeki ittifakından Soğuk Savaş’a, Afganistan cihadına, Terörle Savaş’a ve tekrarlanan IMF müzakerelerine kadar, Pakistan ile Amerika arasındaki ilişki her zaman tek bir hükümetin veya siyasi liderin ötesinde, bağımlılık, stratejik pazarlık ve güç politikaları tarafından şekillendi.

Pakistan’daki sol için mesele hiçbir zaman sadece “Amerika’ya karşı Antiamerika” şeklinde özetlenemez. Asıl mesele bağımlılığın kendisidir.

Pakistan’ın kendi egemen sınıflarını analiz etmeden atılan körü körüne Antiamerikan sloganlar anlamsızdır. Pakistanlı elitler, bu ittifaklara kendi çıkarlarına da hizmet ettiği için isteyerek girmiştir. Yerel elitler iş birliği yapmadıkça, yabancı güçler tek başlarına bir ülkeyi egemenlik altına alamaz.

Aynı zamanda, Amerika’nın küresel rolü de göz ardı edilemez. Washington, stratejik çıkarları gerektirdiğinde, dünya çapında defalarca diktatörlükleri, askeri rejimleri ve savaşları desteklemiştir. Pakistan da bir istisna değildi.

Ancak tarih bize başka bir ders de vermektedir: Bağımlılık, haysiyet getirmez.

Bir ulus, yalnızca stratejik önemi sayesinde kalıcı bir egemenlik kuramaz. Coğrafya, bir ülkeyi yararlı kılabilir, ancak mutlaka refah içinde olmasını sağlamaz. Pakistan’ın iktidar kesimi, eğitim, sağlık, toprak reformları, işçi hakları ve endüstriyel kalkınmayı ihmal ederken, ülkeyi defalarca küresel güç politikasına hizmet eden bir güvenlik devletine dönüştürmüştür.

Sıradan Pakistanlılar bedelini ödedi.

İşçiler enflasyonla boğuştu. Köylüler topraksız kaldı. Demokrasi zayıf kaldı. Aşırılık yayıldı. Borç arttı. Bu arada, seçkinler birbiri ardına küresel güçlerle yeni anlaşmalar yapmaya devam etti.

Bugün dünya yeniden değişiyor. Amerika artık eskisi gibi rakipsiz bir küresel güç değil. Çin, önemli bir ekonomik güç olarak ortaya çıktı. Rusya ise etkisini yeniden tesis etmeye çalışıyor. Yeni bölgesel bloklar şekilleniyor.

Pakistan artık Amerika ve Çin arasındaki ilişkilerde denge kurmaktan söz ediyor. Ancak ülke iç ekonomik ve siyasi yapısını dönüştürmedikçe, dış ittifaklar tek başına pek bir şey değiştirmeyecek.

Gerçek bağımsızlık, ekonomik adalet, demokratik kurumlar ve elitlerin stratejik oyunlarından ziyade sıradan insanların çıkarlarına dayanan politikalar gerektirir. Aksi takdirde Pakistan, bir kurtarma paketinden diğerine geçerek hayatta kalmaya devam edecek… Hayatta, ama asla tam anlamıyla özgür olamayacak.

*Aylık Manshoor Dergisi Editörü


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Diğer yazıları

Bolivya’da toplumsal krizin tetikledikleri — Pablo Meriguet

Bolivya’da siyasi ve toplumsal kriz sönümlenecek gibi durmuyor. Ülkenin...

Sivil darbeden fazlası… — Murat Çakır

Türkiye’deki ana muhalefet partisine yönelik “Mutlak Butlan” kararı birçok...

Sessizlik rejimi: Baskıcı sistemlerde yaşam — Can Ertuna

“… Suçları coşkuyla alkışlayanlar vardı. Başkalarının zararına da olsa...

Ahmedinejad İran savaşının bilmecelerinden birine nasıl dönüştü? — Ela Ava

New York Times’ın raporuna göre, ABD ve İsrail, İran’a...

Batı’nın Mali yalanı — Pavan Kulkarni

Batı medyası, mevzilerini koruyamayan El-Kaide savaşçılarının sivil yakıt tankerlerine...
4,483BeğenenlerBeğen
1,557TakipçilerTakip Et
3,957TakipçilerTakip Et
850AboneAbone Ol

Son eklenenler

Bolivya’da toplumsal krizin tetikledikleri — Pablo Meriguet

Bolivya’da siyasi ve toplumsal kriz sönümlenecek gibi durmuyor. Ülkenin...

Mücadele ve direniş senkronları — Volkan Yaraşır

Kapitalizmin yapısal krizine karşı sermayenin yeniden yapılanmasını ifade eden...

Türkiye, Avrupa ve otoriter rejimlerin normalleşmesi — Yücel Özdemir

Son bir haftadır Avrupa basını ve kamuoyu, Türkiye’de muhalefet...

Sivil darbeden fazlası… — Murat Çakır

Türkiye’deki ana muhalefet partisine yönelik “Mutlak Butlan” kararı birçok...

Pedro Sanchez Soruşturmaları Üzerine — Özkan Yıkıcı

Son dönemlerde dünya genel siyaset değişiminde hukuk, yeni bir...

Ekonominin Kör Noktaları — Çağla Elektrikçi

Görünmez emek, yalnızca ev içi bir mesele değil; aynı...

Bu Bayram, Epey Isınarak Geçiyor — Özkan Yıkıcı

Önceki Kurban Bayramlarını da şöylesine aklımdan geçirdim. Elbet onlarda...

Sessizlik rejimi: Baskıcı sistemlerde yaşam — Can Ertuna

“… Suçları coşkuyla alkışlayanlar vardı. Başkalarının zararına da olsa...

Canlı yayın