Yeniden belirtmekte fayda vardır: Her araştırmacı mutlaka bulunduğu coğrafyanın da etkisine dikkat eder. Gelişecek gelişmeleri, kendi coğrafi yaşamına göre de ele alma dayatması da olur. Ülke koşulları, bölgesel konum ve genel sistem eksenli mutlaka her olguda önem verip Marksist yöntemle incelemek önemlidir. Bu koşulları düşündüğünüz zaman da en yakın Türkiye ile Kıbrıs pencereleri bazen aynı öneme göre de kullanılması gerektiği koşulu vardır. Türkiye’nin durumu ve Kıbrıs ikilemde sorunlar başkalaşması da kolaydır. Hatta K. Kıbrıs-Türkiye ilişki biçimi nedeniyle de gelişen konu bazen birine göre dikkat, ötekine göre de önemsiz olma tavırları da gayet doğaldır. Yine oluşan koşul, her ülke bakımından değişik biçimde yorumlanması da doğaldır. Kıbrıs hâlâ kendi sorunuyla çözümsüz şekliyle fiilen ikiye ayrılıp hatta önemli farklılıklar daha derinleştirilerek siyasal çalkalanmasına devam ediyor. Oysa Türkiye sömürge tipli Kıbrıs’tan çok daha farklı yelpazede. Hatta Kıbrıs’ta sözü olup değiştiren güçlerden biridir. Bu yüzden en basit konuda Kıbrıs kendine göre dersler alırken, Türkiye’de de değişik eksenden anlaşılması gayet doğal şekliyle yaşanmaktadır.
Kıbrıs sorunu varlığı ve hâlâ ikili çizgide çalkalanıp durması, ister istemez sisteme dek gözlerimizi diker. Uluslararası müdahalelerle şekillendirilen Kıbrıs elbet aynı sistemin sorunlara yaklaşımı ve çözüm şekli Kıbrıs’ı da en azından Acaba sorusuyla da ilgilendirir. Örneğin Kıbrıs klasik sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe geçerken, direkt ilk denenen eylemiyle de Türkiye’den İngiltere’ye sistemin de kendisini yaşadı. Yine yetmiş dört dönemi Kissinger siyasetinin uygulandığı adalardan biri idi. Müdahalelerle ada fiilen ikiye ayrıldı. Öyle müdahale ki hesapta uluslararası anlaşmalara göre adanın garantörü olan Türkiye ve Yunanistan resmen direkt müdahalelerle adayı fiilen ikiye ayırdılar. Tabii ki en başta Amerika ve İngiltere onay ve belirleyici düşünceleri ile.
Konuyu uzatmayalım: Son dönemde emperyalist sistem önemli yeni siyasal kullanım yöntemleri izliyor. Tabii ki hâlâ Kıbrıs sorunu da ne kadar normalleşse dahi varlığı sürüyor. Örneğin, hâlâ K. Kıbrıs yasal kural ile sisteme entegre olmadı. Yasadışı ilişki biçimi veya Türkiye üzerinden sistemle buluşmaktadır. Bu yüzden günümüz sistemsel çözüm veya kriz tetikleme politikaları hâlâ bizi direkt etkileme olasılığı vardır. Konu bu olunca da başta Amerika’nın çözüm yöntemleri bize benzeyen sorunlu ülkelerdeki çıkışlara yaklaşım, bizi ilgilendirmektedir. İlgilendirmez derseniz, en son Annan Planı’nda düştüğümüz oyun sahasındaki kandırılmalarla da oradan oraya savrulmamızı da getirir.
Bu günlerde dünya bir anlaşmayı tartışıyor: Gröland anlaşması. Anlaşma Danimarka ile Amerika arasında oldu. Halbuki düne dek böyle bir krizli sorun yoktu. En basitiyle hem Amerika hem de Danimarka NATO üyesidir. Uluslararası örgüt ortaklığı vardı. Birbirine tehdit veya karşıt olma şansı da yoktu. Demek ki politik sistem içi bir kırılma oluyordu. Yeniden hatırlatalım: İki bin sekiz finansman krizinin Amerika’yı vurup hâlâ dalgalar halinde sürdüğü dönem yaşanıyor. Bu da etkileri artırıyor. Kendi içinde de rekabet ve otoriterleşme ile devletsel geniş hegemonya olgularını güçlendirdi.
Sonuçta birçok yerde olup normalleşen davranış hâle geldi. Böyle olunca da Amerika’da Trump ikinci dönem başkan olunca, teklerin yeni rekabet ve pazar çizgisi daha bir devletsel merkeze konuldu. Hiç olmayacak denilen krizler dahi oluştu. Trump en yakın dostu Kanada’yla dahi hegemonya mücadelesine girdi. Gröland gibi yerleri de direkt ilhak talebiyle gündeme soktu. Değişen koşullar sistemin aynı kalmasına rağmen sömürgesel alan rekabeti sürüyordu.
Halbuki Danimarka Amerika’nın müttefiki. NATO’da istenen görevleri yaptı. NATO genel eski sekreteri de Danimarkalı. Ama tıkanan neoliberalizm ve ekonomik kriz, sonuçta taşları da sarsıyordu. Açıkça Trump Gröland’ı istedi. Kendine bağlı ilhaklaşma ile hamlelerini de gerçekleştirdi.
Konuyla alakalı yazdığım makalede nedenleri sıraladıydım. Özellikle iklim bozulmasıyla metalaştırılan Gröland iştah kabartıyordu. Danimarka sözde direndi. AB artık gücü yetmese de istemese de tavır koymak zorunda kaldı. Ama görüldü ki uzaktan öten horoz, yaklaşınca korkak horoz olduğunu da yansıtı. Sonuçta Trump dayattı. Danimarka efelenir gibi oldu. Almanya ve Fransa göstermelik asker gönderdiler. Ama olmuyordu. İş pratiğe gelince de ince kandırmalı teslimiyet anlaşması da imzalandı.
Öyle bir anlaşma ki hesapta Gröland Danimarka’ya bağlı kalacak. Ama: Amerika dilediği yere üs kuracak. Zengin kaynakları keyfince kullanacak. Başka ülkelerle yapılacak anlaşmaları Amerika onaylamazsa olmaz hâle sokuldu. Bir anlamda Amerika resmen ilhak derecesinde adayı kuşatıp kontrola geçti. Uydurma hazır: Rusya ve Çin damıtması oluşturuldu. Sanki Çin gelip Gröland’ı alacakmış veya Rusya saldıracakmış havasını da suni şekilde anlaşmanın gerekçesine kondurtuldu.
Özetlenen bu anlaşma her şeyi anlatır. Ama gücü yetmeyen Danimarka başbakanı ise Gröland’ın kendilerine bağlı kaldığını belirterek, iflasını örtmeye çalıştı. AB de aynı havayı çaldı. Hele Ursula Hanım kıvırtarak adeta teslim olmanın dansını sahnede sergiledi. Arada şu soru da geldi: Yarın Gröland bağımsız olursa ne olacak? Şimdiden bu soru duyulur gibidir.
Kısaca. Gröland anlaşması günümüz direkt ilhaklaşma politikaları bakımından yeni bir teslimiyet örneğidir. Kıbrıs’a benzer yanları da var. Ama bizdeki İngiltere üstleri egemen İngiltere toprağıdır. Bunları daha ileride ihtiyaç duyuldukça da yazmaya devam edeceğim.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



