Yazlık tatil kavramı son yüzyılda kökten değişti. Bugün çoğu Kıbrıslı için yaz, plajla özdeşleşmiş durumda. Oysa 1926 yılının Kıbrıs basınına bir göz atmak, bambaşka bir gerçeği ortaya koyuyor. O dönemde Lefkoşa sakinleri için ideal yaz rotası kıyılar değil, Trodos’un dağlık bölgeleriydi. Ne kadar yüksek, o kadar iyi; nitekim 1926 tarihli Eleftheria gazetesinin bir yazarının hafif bir alaycılıkla belirttiği gibi, (Trodos’taki) Olimpos’ta “eskiden tanrılar yaşardı, şimdi ise yarı tanrı yöneticilerimiz yaşıyor” — bu sözlerle, Kıbrıs’taki İngiliz yönetiminin yaz aylarında topluca Trodos’un zirvesine taşınma alışkanlığına gönderme yapıyordu.
Bu tercih tesadüf değildi. Klimanın olmadığı bir çağda dağlık bölgeler, Kıbrıs yazının en kıymetli nimetini sunuyordu: serinlik. Bu bölgelerin öne çıkmasında bizzat sömürge yönetimi de önemli rol oynuyordu; yönetim her yaz merkezini Trodos’a taşıyordu. Devlet dairelerinin, üst düzey görevlilerin ve seçkin kişilerin varlığı, bu sayfiyelere itibar kazandırıyor ve onların toplumsal görünürlük ile sosyetik yaşamın mekânları olarak ününü pekiştiriyordu. Böylece sayfiyeler, dinlence mekânı olmanın yanı sıra kentlerin orta ve üst toplumsal katmanları için birer sosyalleşme alanı olarak da işlev görüyordu.
Trodos’un zirvesi, altyapı eksikliği nedeniyle sıradan Kıbrıslılar için ulaşılmazdı; ama bölgenin köylerinde seçenekler vardı. Daha ilkbahardan itibaren gazeteler, dağ sayfiyelerindeki otellerin reklamlarıyla doluyordu. En gözde rotalardan biri Pedulas’tı. Eleftheria gazetesinin 31 Mayıs 1926 tarihli bir yazısında Pedulas, az sayılmayacak “cazibe ve güzelliklere” sahip küçük bir kent olarak tanıtılıyor. Ziyaretçi orada, çamların ve güllerin kokusuyla bezenmiş temiz dağ havasını soluyabiliyordu. Kırmızı, lezzetli kirazlar, bülbüllerin ötüşü, billur gibi su ve iştahı açan canlandırıcı serinlik, Avrupa’nın benzeri sayfiyelerinden geri kalmayan o cennet manzarayı tamamlıyordu. Turizm altyapısının amiral gemisi “Marangos” ve “İlysia” otelleri sayesinde Pedulas; yalnızca Kıbrıslıları değil, İngilizleri, Mısırlıları, Suriyelileri ve Ermenileri de kapsayan bir ziyaretçi kalabalığını ağırlayabiliyordu.
1926’nın bu görüntüsü, bugünkü gerçekle keskin bir karşıtlık içinde. Belki de 1926 bir dönüm noktası sayılabilir… Bir kent efsanesine göre, o yıl ilk kez bir grup Lefkoşalı, o dönemin genç avukatı —sonradan Bölge Mahkemesi Yargıcı ve İstinaf Yargıcı olan— Zannettidis öncülüğünde denize bir gezi düzenledi. Giderek ve özellikle 1960’lı yıllardan sonra değişimler belirginleşti. Yol ağlarının iyileşmesi, kıyı kentlerinin gelişmesi, kitle turizminin yükselişi ve deniz kenarı tatil modelinin yaygınlaşması, tercihlerin giderek kıyılara kaymasına yol açtı. Buna, başka şeylerin yanı sıra neyin uygun ve arzu edilir sayıldığını yeniden düzenleyen çeşitli ekonomik ve toplumsal etkenler de katkıda bulundu. Çıplak bedenin teşhirine ilişkin köklü değişim bunun tipik bir örneğidir: geçen yüzyılın ortalarına dek pek çok kişi için akıl almaz olan bu durum, bugün —özellikle bronzlaşmışsa— yüksek statünün bir göstergesi sayılıyor.
Dağ sayfiyeleri eski cazibesinin bir kısmını yitirdi; yine de eşsiz karşılaştırmalı üstünlüklerini korumayı sürdürüyor: doğal çevre, özgünlük, kültürel miras ve yaz aylarında ideal kalmaya devam eden bir iklim. Eski yayınları okumak bize, bu köylerin atıl durumdaki olanaklara sahip olduğunu ve yeni yöntemlerle değerlendirilmeleri hâlinde geleceğin değerli kaynaklarına dönüşebileceğini hatırlatıyor. Dağ sayfiyelerinin desteklenmesi ve canlandırılması, Kıbrıs kırsalının sürdürülebilir kalkınmasına yapılacak bir yatırımdır; yeniden gündeme gelmeyi hak ediyor.
Orijinali Rumca olan bu makalenin çevirisinde yapay zeka Claude’dan yararlandık. Yayımlanmadan önce çeviriyi bir Yeniçağ Kıbrıs editörü kontrol etti.
Çeviri: Yeniçağ Kıbrıs / Yapay Zeka Claude
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


