Son günlerde adeta dünya kamuoyunda Türkiye’deki yargının CHP’ye karşı son darbesi konuşuluyor. Tabii bir buruk gerçeklik de var: Dünyanın onca ilgisiyle bilgi toparlayarak yorum yapılan duruma K. Kıbrıs oldukça cılız denecek derecede yer buluyor. Bildik bazı kesimler olmasa, olay hiç de medya alanına dahi girmeyecek. Daha da kötüsü, hâlâ konuşur gibi olan “takkeci gazeteci” gibi kişilerin, hâlâ “aman” korkusuyla kendini öven algılarla sınırlı kalması da ne yazık ki ülkemizin teslimiyet derecesini işaret etmeye yetiyor. Tabii şu gerçek de var: Olayı her yönüyle hem K. Kıbrıs’ın olduğu konum hem de habercilik bakımından önemleriyle konuşmaya, yazmaya çalışan kişilerin de yeri geldiğinde nasıl bedel ödetildiğinin, nedense bazı kesimlerce —ben de olmak kaydıyla— hep biraz da alay edilecek derecede hatırlatıldığını eklemesem olmaz…
Önceki yazımda yine olayın olurkenki hâline değindim. Mutlaka kısa makaleyle sınırlı olanak nedeniyle birçok olguya dokunamama gerçeği de vardır. Bu yüzden klasik anlayışımı yeniden öne çıkarıyorum. Durmadan konuşulanların önüne, bazı önemli ama fazla öne çıkamayan “gözden kaçırılanlarla” donanmış makale yazmaya çalışacağım.
Son kararla başlayalım: Mutlak butlan kararı sonrası CHP, YSK’ye başvurdu. Çünkü Türkiye’deki hukuk ve anayasa ilkesine göre seçimlerle ilgili, partilerdeki seçimler dahi son kararı YSK verir. YSK kararları sondur; kesin ve uygulanmak zorundadır. Bir de itirazlar için üç aylık bir zaman dilimi konuldu. Bunu ben istediğim için değil, Türkiye’deki anayasal ve hukuksal işleyişin kendisidir.
Artık neden üç ay gibi zaman konusuna hiç dokunmadan geçelim. Ancak sonuçta son iptal sonrası, YSK gözetiminde ve onaylarıyla partide hem İstanbul hem de genel kurultay seçimleri yapıldı. Onaylandılar. Ama bir bakın devamına: YSK kararı kesinken bir asliye hukuk yargıcı kalkıp bunu iptal ediyor. Hem de öyle bir iptal ki geniş zamanlı tüm parti içi kurultay ve diğer seçimleri yok sayıp Kılıçdaroğlu’na “Buyurun efendim.” emanet kararı aldırtıyor. Bunun üzerine işleyen iç hukukla üst mahkeme de sanki ters düz edilen yeni kuralı onaylıyor. Sonuçta yine kararları hem uygulayan hem de onaylayan YSK yolu görülüyor. Fakat bir ufak değişim var: YSK’nin bazı üyeleri yeni atandı. Bilmem, atamadaki saray gerçeğini yazmaya gerek var mı?..
Sonuçta YSK adeta kendi yetkilerini, uyguladıklarını ve onayladıklarını reddediyor. Yani; YSK, anayasal yetkilerinin ve üst son yetkili olma gerçeğini bir anda asliye mahkemesine devrettiğinin ilanıdır. Hani derler ya; anayasa, kanunlar ve yetkiler hukuku, kuvvetler denklemi… Hepsi bir asliye mahkemesi yargıcıyla kırılıp tuz buz edilen cam gibi yerlerde katledildi.
Birkaç genel sistem hatırlatmasını da buraya ekleyelim: 2006 senesine gidelim. O zaman Türkiye’deki başta Amerika’nın elçisi ve ülkeyle ilgilenen CIA ajanı ülkelerine bir rapor gönderir. Bu rapor seneler sonra Sözcü gazetesi ve BirGün’de yayımlanır. Rapora göre Türkiye’de kuvvetler ayrımı veya çok başlılık olması iyi değildir. Tek adam olması daha iyidir. Birçok kesimi rıza etmeye ikna yapmak zordur, uğraş ister. Oysa bir kişiyle tekleşen güç daha kolay iş birliği yapar ve ikna edilir, deniliyordu özetçe.
Ardından bir yıl sonrası Türkiye’de ilginç, açıklanmayan bir protokol yapıldı. Protokolün sır olacağı da söylenerek imzalandı. İmzalayan; Anıt ve Erdoğan’dı. Böylelikle iki binli yıllarda başlayan Türkiye’deki devlet içi mücadelesi, sonuçta siyasal İslam kesiminin kazanmasıyla noktalanıp yeni geçiş sürecine giriyordu.
Bu anlaşma hiç açıklanmadı. Hatta iki binlerin başı ile iki bin yedi arasındaki dönemde yaşanan Türkiye devlet içi mücadeleleri —Kıbrıs ayağı dâhil— önemli kırılmalar hiç konuşulmaz.
Neden bunu yazdım? Gerek İmamoğlu operasyonu yapılırken gerekse son CHP mutlak butlan kararı alınırken kısa zaman önce Erdoğan ile Trump’ın telefon görüşmesi yaptığı bilgileri de araya sıkışıp fazla konuşma ve tartışmalarda referans yapılmadı.
Başka şekilde: Aslında pratikteki görevi Amerika’nın Orta Doğu valisi gibi olan Barack’ın birkaç defa tekrarladığı “Orta Doğu’da monarşilerin geçerli olduğu, sempatik monarşist liderlerden” bahsetmesi ise son dönemki bölgemiz siyasal resmi için önemli itiraftı. Hele de Erdoğan’ı Trump’ın meşrulukla ödüllendirip desteklemesi de adeta itirafların tekleşen kaynağı hâline getirildi.
Bir başka hem de anlık gelişme ikilemine değinelim: Türkiye’de yine mahkeme mutlak butlan veya tam anlamıyla CHP’ye darbeli yargı sopasının vuruşu gündeme düşerken aynı anda İngiltere basınına göre ekonomiden sorumlu Şimşek İngiltere’deydi. Orada Türkiye’ye yatırım çekmek için iş adamlarıyla toplantıdaydı. Fakat Türkiye’deki mahkeme kararı duyulunca iş adamları toplantıyı terk ederek Türkiye’ye yardımı değil, kendilerinin gelişmeler karşısında nasıl korunacaklarını tartışmaya başladılar.
Bu haber hem İngiltere hem de Türkiye medyalarında yer aldı. Şimşek ise tam da sermayeden destek isteyecekken birden kendini uçakta bulup Ankara yoluna düştü.
Sadece bu birkaç bilgi sanırım ne demek istediğimi anlatmaya yetiyor. Elbet yargı darbesi sonrası gelen dış eleştirilerde de benzer ortaklık var. Olay, yasal ve hukuki değil de siyasal darbeli karar olarak yorumlandı. Fakat yaşadığımız sistemin emperyalist gerçekliği var: Tüm gelişmelere karşın devletler genelde ilişkileri devam ettiriyor. Hatta yeni anlaşmalarla da besliyor. Onun için foncu palavraları artık çöpe atmak şart. Yok AB üyeliği veya başka hikâyelerle oyalama çemberinden de kurtulmak önemlidir. Zaten ilişkiler “Kral çıplak.” kadar net. Tıpkı İsrail’e sövülürken ticarete devam edilmesi, Azerbaycan petrolünün geçişine hız verilmesi uygulaması gibi.
Anlayacağımız: Türkiye’de önemli bir dönemden geçiliyor. Birçok ezberin artık ortada dolaştığı da kesin. Hâlâ yargı kutsaması, hukukun bağımsızlığı ve yasalara övgü ikilemleri geçerli değildir. Nitekim son kararın kısa zaman dilimi dahi itiraf gibi kesindir. Perşembe sabahı kararın durumunu öğrenmek için ilgili kuruma sorulur. Hâlâ alınmadığı ve bayramdan sonrasına kaldığı söylenir. Öğleden sonra da aynı sözlerle yanıt alınır. Ansızın apar topar kararın yazdırılıp ilan edilmesi ise birilerinin eliyle olduğu imajını daha da yoğunlaştırdı. Ek olarak kararın alınıp içeriğinin bildik havuz medyasındaki birkaç kanalda söylendiği belirtildi. Fakat bazıları, bu kararın Kurban Bayramı sonrası açıklanacağını belirtiyordu. Sonradan, borsaların da fazla etkilenmemesi adına cuma günü yayımlanıp ardından tatil ile borsaların etkilenmesinin azaltılmasının düşünüldüğü belirtildi.
Fakat ansızın ne oldu bilinmez; ama medyanın havuzunda habercilik algı operasyonu yapan kişiler, alınma ve yayımlanma yanına bir de içeriği vurguladı. Böylelikle birdenbire bir el yordamıyla ansızın bir gün öncesine ekilip Perşembe günü yayımlandı. Tabii Kılıçdaroğlu’nu unutmamak gerekir. Tıpkı Gürsel Tekin gibi. Hemen ölmüş eşeğini canlandırıp, tahta kılıcını kuşanıp “Kemal geliyor.” deyip iş birlikçi emanetçiliğe hazır hâle geldi; hem de yine havuz medyasında konuşarak kendini ifade etti.
Özetlenen birkaç gün karışık gibi gelebilir. Trump’la önceden konuşulması, tıpkı İmamoğlu operasyonundaki gibi ve peşinden ilanın zaman kıskacındaki değişim, yayımlanma kararları ile Kılıçdaroğlu’nun pehlivanca “yeniden geliyorum” hamleleri bir şeyler değil; sistemsel aynanın karşımızdaki resmidir.
Hâlâ hukuk, yasa veya haklar konuşmanın anlamı nereye dek sorusunu sormaktan aşmama cenderesini de işaret ediyor. K. Kıbrıs’ta yakın tarihten günümüze Türkiye’nin bu politikalarına hep uğradık. Öyle ki kendilerinin seçtiklerini dahi nasıl uzaklaştırdıkları veya yandaşına dahi nasıl müdahale yapıldığı örnekleri açıkça yapıldı. Sadece şu andaki durmadan konuşan Üstel’in partisinde başkan olmaya başlayan sürecine bakarsak aslında hiç yabancısı olmamamız gerekir. Duyarlı olup oradaki gelişmelere dikkat kesilmemiz önemliydi. Fakat yaşamamıza rağmen şimdi daha büyük tehlikelerin geldiğinin karşılığı olan yaşananlara duyarsız kalmanın adı da teslimiyetin derecesiyle açıklanır. Türkiye’de devlet dönüşümlü yeni rejim kökleştirilmeye çalışılırken K. Kıbrıs da ilhaklaşmanın kültürel mirasının düşüncedeki teslimiyetini bir kez daha yaşamaktadır.



