‘Arnavutluk satılık değildir.’
Haftalar önce Tiran sokaklarında yankılanan bu slogan, ilk bakışta ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ve damadı Jared Kushner ile bağlantılı yaklaşık 4 milyar dolarlık lüks turizm yatırımına karşı yükselen bir tepki gibi görünüyor. Oysa meydanları dolduran öfke yalnızca birkaç otelin ya da bir kıyı şeridinin kaderiyle ilgili değil. Bu slogan, otuz beş yıldır “özgürlük”, “serbest piyasa”, “demokrasi” ve “Avrupa’ya entegrasyon” vaatleriyle yeniden kurulan Arnavutluk’un toplumsal bilançosuna yöneltilmiş tarihsel bir itirazdır. Bugün protesto edilen yalnızca bir yatırım projesi değil; ülkenin toprağının, kıyılarının, emeğinin ve geleceğinin uluslararası sermayeye açılmasını mümkün kılan ekonomik ve siyasal düzendir.

Bu nedenle bugünkü Arnavutluk’u anlamak isteyenlerin yalnızca haberleri değil, Lea Ypi’nin Özgür (Free) adlı kitabını da yeniden okuması gerekiyor. Batı Avrupa’da kitap büyük ölçüde sosyalizmden kurtulan bir çocuğun özgürlüğü keşfetme hikayesi olarak karşılandı. Liberal eleştiriler, eseri çoğunlukla sosyalist sistemin başarısızlığının edebi bir tanıklığı şeklinde yorumladı. Oysa kitap dikkatle okunduğunda çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Çünkü Özgür yalnızca çöken bir sistemi anlatmıyor; aynı zamanda onun yerine kurulan düzenin ilk izlerini de taşıyor. Bugün Tiran sokaklarında yükselen “Arnavutluk satılık değildir” sloganı, aslında kitabın son sayfalarına yıllar sonra düşülen tarihsel bir dipnot gibi okunabilir.
‘Özgür’ yalnızca sosyalizmin hikayesi değildir
Ypi’nin çocukluk anıları ilk bakışta kapalı bir ülkenin gündelik hayatına dair nostaljik gözlemlerden oluşuyor gibi görünür. Ancak satır aralarında bambaşka bir toplumsal yapı vardır. Kitapta anlatılan Arnavutluk yalnızca devletin güçlü olduğu bir ülke değildir; aynı zamanda hayatın kolektif biçimde örgütlendiği bir toplumdur. Eğitim bireysel kariyerin basamağı olarak değil, toplumu dönüştüren temel araçlardan biri olarak görülmektedir. Çocuklar yalnızca geleceğin yetişkinleri değil, yeni toplumun aktif özneleri olarak kabul edilir. Okullar, gençlik örgütleri, spor faaliyetleri, kültürel etkinlikler ve Pioner kampları bu kolektif yaşamın parçalarıdır.
Bugün sosyalist Arnavutluk üzerine yapılan liberal okumaların önemli bir kısmı bu örgütlenmeleri yalnızca ideolojik denetim mekanizmaları olarak değerlendiriyor. Elbette dönemin siyasi yapısı, merkezi yönetimi ve ifade özgürlüğü bakımından ciddi tartışmalar vardır. Bunları görmezden gelmek tarihsel gerçekliğe haksızlık olur. Ancak aynı tarihsel gerçeklik başka olguları da içerir. Ypi’nin anlattığı çocukluk, aynı zamanda ücretsiz eğitimin, kamusal sağlık hizmetlerinin, kadınların üretime katılımının ve en yoksul bölgelerde bile devletin eğitim ve sağlık kurumları kurmasının hikayesidir. Bugün kitabın Batı’daki birçok yorumunda gözden kaçan nokta tam da budur. Sosyalizm yalnızca siyasal kurumlarıyla değil, yarattığı kamusal yaşam biçimiyle de değerlendirilmelidir.
Ypi’nin Pioner kamplarına ilişkin anıları bu açıdan dikkat çekicidir. Bu kamplar yalnızca ideolojik eğitim verilen alanlar değildir. Birlikte yaşamanın, ortak üretmenin, paylaşmanın ve kolektif sorumluluk almanın öğrenildiği sosyal mekanlardır. Çocukların doğayla, sanatla ve sporla kurduğu ilişki, yalnızca bireysel gelişimin değil toplumsal aidiyetin de parçasıdır. Bugün neoliberal eğitim anlayışının rekabeti merkeze alan birey modeline karşılık, o dönemin eğitim yaklaşımı ortak yaşam fikrini inşa etmeye çalışmaktadır. Bu deneyimin bütün çelişkilerine rağmen kitabın satır aralarında görülebilmesi önemlidir.
Aslında Özgür’ün en ilginç yanı da burada ortaya çıkıyor. Lea Ypi sosyalist sistemi eleştirirken bile onun kurduğu toplumsal ilişkilerin izlerini silemiyor. Belki de bu nedenle kitap, yazarı istemese bile sosyalist Arnavutluk’un kamusal kazanımlarının da tanıklığını yapıyor.
Kitabın en önemli bölümlerinden biri ise aile tarihidir. Ypi’nin ailesi eski aristokrat çevrelerden gelmektedir. Sosyalist devrim bu sınıfsal ayrıcalıkları ortadan kaldırmış, ancak belleği tamamen silememiştir. Aynı zamanda tarihsel ayrıcalıkların, mülkiyet ilişkilerinin ve eski sınıfsal statülerin bellekte yaşamaya devam etmesidir.
Bu ayrıntı, kitabın neden yalnızca sosyalizm üzerine olmadığını da gösteriyor. Çünkü sosyalizmin çözülmesinden sonra aynı aile yeniden yükselmeye başlıyor. Ypi’nin babasının liman yönetiminde üst düzey görev üstlenmesi yalnızca bireysel bir başarı hikayesi değildir. Bu değişim, kapitalist restorasyonun yeni yönetici sınıfları nasıl yarattığını gösteren sembolik örneklerden biridir.
Kitaptaki meşhur Coca-Cola kutusu da bu dönüşümün simgelerinden biridir. İlk bakışta çocukluk merakını anlatan sıradan bir ayrıntı gibi görünür. Oysa Coca-Cola burada yalnızca bir içecek değildir. Batı’nın tüketim kültürünü, ayrıcalığı ve farklı olma arzusunu temsil eder. Sosyalist toplumun son dönemlerinde bu tür tüketim nesneleri, ekonomik değerlerinden çok ideolojik anlamlarıyla öne çıkıyordu. Kapitalizmin vaat ettiği yaşam biçimi, çoğu zaman bu semboller üzerinden kuruluyordu. Özgürlük, giderek yurttaşlık ya da toplumsal eşitlikten çok tüketebilme kapasitesiyle özdeşleştirilmeye başlanıyordu.
Kitap dikkatle okunduğunda, sosyalizmin çözülmesinden sonra başlayacak büyük dönüşümün habercisi olduğu da görülür. Asıl hikaye, kapitalist restorasyonun başlamasıyla yazılmaya başlıyordu.
Kapitalist restorasyonun bilançosu
1990’ların başında Arnavutluk’ta sosyalist sistem çözüldüğünde halka vadedilen tablo oldukça açıktı. Serbest piyasa ekonomisi refah getirecek, özelleştirmeler verimliliği artıracak, yabancı sermaye yatırımları ülkeyi kalkındıracak, Avrupa Birliği ile bütünleşme demokrasi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirecek, dünya ekonomisine açılan Arnavutluk kısa sürede Batı Avrupa’nın yaşam standartlarına yaklaşacaktı.
Kapitalist restorasyonun ilk yıllarında devlet işletmeleri hızla özelleştirildi. Sanayi tesislerinin önemli bir bölümü üretim yapamaz hale geldi ya da tamamen kapatıldı. Sosyalist dönemde tam istihdam ilkesine dayanan ekonomi kısa süre içinde kitlesel işsizliğin ortaya çıktığı bir yapıya dönüştü. IMF ve Dünya Bankası programları, Doğu Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Arnavutluk’ta da devletin ekonomideki rolünü küçültmeyi, kamu harcamalarını azaltmayı ve piyasa mekanizmasını toplumsal yaşamın merkezine yerleştirmeyi hedefliyordu. Sonuçta üretimden çok ithalata bağımlı, turizm ve hizmet sektörünün ağırlık kazandığı kırılgan bir ekonomi ortaya çıktı.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik göstergeleri değiştirmedi; toplumsal yapıyı da kökten dönüştürdü. Sosyalist dönemde kolektif üretim ilişkileri içinde yaşayan milyonlarca insan, piyasanın rekabetçi ve güvencesiz koşullarıyla baş başa bırakıldı. Kamusal mülkiyetin çözülmesi, yalnızca fabrikaların el değiştirmesi anlamına gelmedi. Aynı zamanda toplumun ortak geleceği fikrinin de çözülmesi anlamına geldi.
Kapitalist restorasyonun en ağır kırılma noktalarından biri 1997 piramit finans kriziydi. Kısa sürede milyonlarca insan birikimlerini kaybetti, devlet otoritesi çöktü ve ülke neredeyse iç savaş koşullarına sürüklendi. Kapitalizmin refah vaatleri, birkaç yıl içinde büyük bir toplumsal felakete dönüşmüştü. Arnavutluk’un yakın tarihine damga vuran bu kriz, aslında piyasa ekonomisine geçiş sürecinin ne kadar kırılgan temeller üzerinde yükseldiğini de gösteriyordu.
Krizin ardından hızlanan göç ise Arnavutluk’un en kalıcı toplumsal gerçeklerinden biri haline geldi. Bugün Arnavutluk’un en önemli ihracat kalemlerinden biri sanayi ürünü değil, emek gücüdür.
Bugün Tiran sokaklarında yürüyen gençlerin önemli bir kısmı tam da bu dönüşümün çocuklarıdır. Arnavutluk Komünist Partisi Genel Sekreteri Qemal Cicoralli’nin de belirttiği gibi, Trump ailesiyle bağlantılı yatırım yalnızca “Bardağı taşıran son damla”dır. Protestoların temelinde derinleşen yoksulluk, düşük ücretler, genç işsizliği, gelir eşitsizliği ve ülkenin stratejik kaynaklarının yabancı sermayeye açılmasıdır. Özelleştirilmeyle başlayan süreç, bugün kıyıların, adaların ve doğal yaşam alanlarının metalaştırılmasıyla devam ediyor.
Bu nedenle Tiran sokaklarında yükselen öfke yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda halk egemenliği, kamusal mülkiyet ve toplumsal gelecek tartışmasıdır.
Batı’da “Özgür” çoğu zaman sosyalizmin başarısızlığının edebi kanıtı olarak sunuldu. Oysa bugün aynı ülkenin gençleri, kapitalizmin en görünür simgelerinden biri haline gelen uluslararası sermaye projelerine karşı sokaklarda direniyor. Bu durum, kitabın farklı bir gözle yeniden okunmasını zorunlu kılıyor. Bugün Tiran sokaklarında yürüyen gençler de tam olarak bunu hatırlatıyor: Bir ülkenin gerçek özgürlüğü, satılık olmamasıdır.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



