Yaşadığımız koşullar bizi ısrarla şu tutsaklığa koyar: Net gerçekler yaşansa da resmî bakışa ters olunca bunlar ya görmezden gelinir ya da istenen şekle sokulur. İşler böyle olunca da kısa zamanda bellekten sildirilme kolaylığı oluşur. Sanki yaşanmamış hâle dönüşür. Böylelikle bazen önemli anımsatmaların gerçekleşmesi gereken benzerliklerde de duyarlılıktan uzak kalınır. Kıbrıs ve Lübnan, gerek kendi içinde gerek uluslararası konumu bakımından bu tür örneklerle doludur. Hatta tarih yazımında da önemli tahribatın düşünsel, kültürel dayanağıdır.
Bu makalemde günün havasına uygun ama pek gündemleşme ihtiyacına dahi gelmeyen iki ülkeden iki örnek seçtim. Orta Doğu’da emperyalist sömürgeleşme şeklindeki yapılanışta benzer durumları olan Kıbrıs ve Lübnan, belki de birçok basit soruya yanıt olacak niteliktedir.
Kuzey Kıbrıslılar, Türkiye’nin Antalya kentinin mutlaka sadece adını değil, en basit hâliyle gezme yeri olarak da kullandılar. Antalya’dan zaman zaman siyasetçilerimiz “turistler gelsin” diye seçenek sunar. Ülkemizdeki belirli kesimin de tatil için Antalya’ya gideriz planını duymamız kolaydır. Ama elbette dilimize gelen düşüncemizde kullanılan Antalya’nın tutuklanıp hasta hâlindeki tutsak belediye başkanı gelmez. Çünkü çizilen sınırın ötesine geçilir, tehlikeler başlar. Tam da Antalya’ya gidip tatil yapacağım derken Türkiye’ye girememe, geri dönüşle karşılaşabilirsiniz. Hem de size söylenen nedenin, bırakın yapmayı, aklınız inanmaz.
Gelelim Lübnan’a… Çok fazla konulara dalmayacağım. İran ile Amerika ateşkes ilan eder. Ama İsrail, Lübnan’a karşı saldırıları bırakın durdurmayı, daha şiddetli sürdürür. Üstelik arabulucu Pakistan dahi ateşkesin Lübnan’ı da kapsadığını belirtmesine rağmen. Uluslararası hukukun yerle bir edilişinin, katliam ve güçle yerle bir edilişinin yeni normal kanıtı yaşandı.
Şimdi sanki ateşkes yokmuş gibi Lübnan’da ateşkes için Lübnan ve İsrail hükümetlerinin görüşeceği bilgileri geliyor. Bir dakika: Şu anda Lübnan’da süren savaştaki pratikte Hizbullah ile İsrail var. Daha geneli, Lübnan’da katliam yapan İsrail ve uygulanma gerekçesi Hizbullah’tır. Buna karşılık İsrail’e karşı direnen Hizbullah. Şu fark da net: İsrail, füzeleriyle yıkımda ne sivil ne de hastane bırakıyor. Kimse uluslararası hukuk ve savaş kuralları demiyor. Ama kazara Hizbullah’ın bir mermisi bir İsrailliyi yaralasa uluslararası hukuk ve Hizbullah suçlama parodisi hemen başlar.
Ekleyelim: Tüm dünya denecek ortamda Lübnan hükümetine ısrarla Hizbullah’ı silahsızlandırması baskısı yapılıyor. Üstelik İsrail’in işgaline de laf yok. Şimdi masada böyle bir ikili olunca en başta şu denecek: Hizbullah’ı silahsızlandır, güney Lübnan’ı kontrol edip tampon bölge oluşumuyla İsrail kontrolüne alan açma amaçları var. Ne yazık ki dünya buna suskun. Hatta bir zamanlar İsrail’i koruma ve Hizbullah’ı silahsızlandırmak için BM askerleri de ülkeye gönderilip hâlâ orada. Türkiye’nin de olduğunu eklemeden edemeyeceğim.
İşte size Orta Doğu şekillenirken belirli amaçlarla farklı sömürge biçimleriyle oluşturulan Lübnan ve Kıbrıs’tan ufak bir örnek. Dileyen dilediğini anlasın. Umurunda olmayana da yeni örneklerle yeniden emperyalist merhabaya hazır olsun.
Bu yıl da nisan ayının geleneği olarak bizim meclis partileri ve makamcıları Antalya’daki konferansa çağrıldı. İşin içinde gezme olunca “yok” diyecek olmazdı. Hem de yeri geldiğinde hamasi göndermeler için de tam zamanı gibi bir olanak vardı. Ama medya, işin algı propaganda kesimini bir yana itersek fazla önem vermez. Hamasi atışlar olsa da örneğin Ankara veya Bakü gibi değildir. Hâlbuki algısallaşsa daha fazla malzeme var; üstelik katılım da zengin derecede.
Ortak bazı genel açıklamalar veya diplomatik görüşmeler bizi alakadar etmez. Bizimkiler zaten işin bu ayağında değil. Fakat hatırlanması gereken yakın tarih uygulaması var. Üstelik sanki işaretli bir çağrı da var. Antalya’ya Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan, parlamenter olmayan Kudret Bey’i de çağırdı. Ne var derseniz: kuşkulu olmanın örneğini hatırlatalım.
Hatırlamaya başlıyoruz. Önceki seçim sonucundan sonra yine Antalya konferansı vardı. Yine düzenleyen Türkiye Dışişleri Bakanlığı idi. K. Kıbrıs’tan da aynı erkân çağrıldı. Ama bir istisna vardı: Tahsin Ertuğruloğlu. Ne makamcı ne de dışişleri makamcısıydı ama çağrıldı. Seçimden hemen sonra kurulan kabinede Tahsin Bey makama oturtulmadı. Ama makamcı olarak çağrıldı. Bu konu elbette konuşuldu. Ama sınıra da dikkat denildi. Hâlbuki olan net: Nitekim devamı da geldi. Kurulan Sucuoğlu kabinesinde Tahsin yoktu ama Antalya’ya çağrılınca sonradan hızla makama oturtuldu. Makama konulan şahıs da tepetaklak görevden alındı.
Devamı da geldi. Faiz Bey parti kongresinde %65 oyla seçilmesine, parlamenter seçimi kazanmasına rağmen önce kabinesi, sonra da kendisi görevden alınır. Ve talimatla da şimdiki Üstel koltuğa oturtulur. Antalya’nın böyle bir yakın tarih anısı var. Türkiye’nin genişleyen içleşme, ilhaklaşma politikasındaki yeni sayfanın yazımıyla da genişler.
Şimdi: Kudret çağrılır. Aklı şeytan dürtülü laflar sıralanır. Yine hatırlayın, Fidan değil de Mevlüt Bey dışişleri döneminde dörtlü koalisyonda Kudret’le olan görüşme sonrası hükümet darmadağın olur. Hatta uzun zaman bizzat Ersin Bey saraya gitmeyeceğini açıklar. Kudret’in destekleneceği söylenir. Tabii şimdi hiç söylenmeyen şu da olur: Tufan da seçenek olarak son kertede vurgulanır. Ama Fuat tayfunuyla da birden durgunluk biter, Ersin şahlanıp aday olur. Kudret de geri planda kalır. Şimdi, hem de onun gidişatında rol alan Fidan çağırınca, üstelik ne vekil ne de makamcı değilken bu durum kuşku yaratmaz mı?
Son bir nokta: Kim ne derse desin, hele de mecliste tıkanma olan yasa varken, oraya önemli makamcılar ve vekiller toplanmışken, TC çevreleriyle konunun konuşulmadığı söylense de kaçınız inanır?
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



