İkindin yarı uyur yarı uyanık haldeydim. İnternet dolaşımı yapıyordum. Televizyondan da bir şeyleri takip gibi haldeydim. Yalnızlığımı boğan dıştaki gelen araba sesleri ve özellikle çocuk çığlıkları bağırışlardı. Özellikle internet dolaşımı ile telefon konuşmaları yaparken, ansızın dilimden “günlerin getirdiği” kelimeleri döküldü. Aklım şok teslimiyetinden sıyrılıp canlandı. Anılarla günümüz bileşkesini hemen kurdurttu. İster istemez makaleye sarılmadım. Yakından külliyedeki camiden ezan sesi geliyordu. Artık gerçekler havada uçuşuyordu. Yemekten sonra, klasikleşen basit kestirme ara verişten sonra, interneti yeniden aştım. Televizyon ise haberden habere koşuyordu. Aklıma gelen başlığı şekillendirdi. İlgili kelimeler bir marşın girişiydi. Bu da seneler önce bir tiyatro izlerken duyduğumuz bir ilkin de anısıydı.
Günlerin getirdiği bugün, baskı ve zulümdü. Sonradan bu tiyatro izleyiş marşı giderek meydanlarda isyanın sesi haline geldi.
Yetmiş beş yılı idi. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Ana tiyatrosu oynuyordu. Gorki’nin eseri olması dahi izlemeği tetiklemeye yetiyordu. Liseli sınıf arkadaşlarım, oyunu birlikte izleme eğilimindeydim. Öteki fen sınıfı da bunu duyunca, o zaman tiyatroya gitmeğe karar verdik. Aytekin sıra arkadaşım bir öneri getirdi: tarih hocasına da teklif edelim. Sert olmayan ama faşist görüşleri olan bir öğretmendi. O yıl Yozgat Boğazlıyan’dan lisemize tayini çıktıydı. Üstelik Salim Hoca müdürlüğü bırakıp Ankara’ya geldiydi.
Teklifimizi kabulde tereddüt etmedi. Tiyatroya gittik. Oyun başladı. Ama oyunun ivmesini yükselten, piyano ile çalışan müziklerdi. Bu müziklerden biri de “günlerin getirdiği, bugün, baskı ve zulümdür” diyordu. Piyano müziği ve akışkan melodiler üstüne sıralanan sözler, adeta salonun da havasını bir başka şekle çeviriyordu. Bazı arkadaşlar hocaya da bakıyordu. Hoca şaşkın ve yine de oyundaki sahneleyişe de alkış tutma durumuna da geliyordu.
Tiyatro sonrası ilk tarih dersini merak ediyorduk. Hoca sınıfa girince, önce şaşkınlığını söyledi. Kendinin “oyunun bir ana sevgili olacağını zannederek geldim” diyordu. Yine de tüm eleştirel yapar gibi sonrası, Rusya’nın çar döneminde insanların ot yediğini de belirtmekten geri kalmadı. Bir anlamda Rus çarlığı ile günümüz Türkiye farkını koydu. Ama tutmuyordu. Zaten sonradan öğrendiğimize göre, hoca Boğazlıyan’dan ayrılma nedeni öğrenciler arası çelişkiler kadar, oradaki halkın olaylarda tutumları da etkili oldu. Hatta hocaya göre “12 Mart darbesinin gelmesini dua ederek kendi de istedi”….
İşte olayın kelimeden başlayıp anılaşması böyle oldu.
Şimdi günümüze geldik. Kısaca belirteyim, internetten televizyona takipçiydim. Haber harmonisi yazacak haldeydim. Hele de telefon konuşmalarıyla girişteki kelimeler adeta duvarı yırtarak canlandı. Şöyle bir özetleyelim. Bakalım: günlerin neleri getirdiğini…
Dünya liderleri New York’ta, öyle turizm gezmesi veya tatil değildir. B.M. açılış yeni dönem toplantısı ile alakalıydı. Giden liderler kürsüye çıkıp veriştirdi. Herkes kendi yüzünü dışa vurdu. Ama yaşam ile gerçeğin de paradoksal kelimesel çelişkileri de oldu. Trump gibiler ise “ki bunlar dünyanın sistemsel temel liderleri de olmaktadır” çekinmeden, bazen de küstahlaşarak konuşuyordu. Zaten önceki yazımda da belirttiğim gibi: B.M. liderler New York’ta B.M. kürsüsünden konuşurken, Trump’ın haydutça kaçırdığı Venezuela devlet başkanı da yakındaki hapishanede bulunuyordu. Daha da utanmazlığı, Maduro’nun yardımcısı Rozalino Trump’la güle oynaya konuşuyordu. Dünya siyasetinin önemli resmiydi.
Trump açıkça dünyayı “cehenneme çevirmekten de” net şekilde ifade kullandı. Kanada’dan Gröland’a yeni ilhak etme ve kolonileştirme siyasetini de savundu. Dili ise adeta tiranın otoriteye susayan yeni siyasal amacı gibiydi.
Kürsüden dileyen konuştu. Bir farkı vardı: tüm teslim olma ve pasifleşmesine karşın, kendi halkına yapılan soykırımı dahi yumuşak kınamayla geçiren, Mahmut Abbas’a yine de Amerika vize vermedi. İster istemez online ile konuşmak zorunda bırakıldı.
Tabii Trump birçok toplantı da yaptı. Fırsatı kullandı. Orta Doğu ile alakalı da olan vardı. Akla Mekke anlaşması da getirildi. Çünkü Suudiler ısrarla yıkmak için saldırdıkları Yemen’den tokat yiyordu. Bir anda Orta Doğu ittifakları ile yeni emperyalist siyasal yöneliş de dileyene pratikle anlatıldı. Bir yanda Amerika çekilir gibi oluyor, yanında yerini bölgesel ittifaklarla karşıtlar zorlanmaya devam edilecek “Mekke ittifakı gibi”, öte yandan ülkelerdeki devlet dışı dost olsa da örgütleri tasfiye ederek, güçlü merkezler kurma planının kısa dönemde sahnelenmesi haldeydi.
Sanırım Suriye ve Irak’taki Kürtlerin son dönem yaşatılanların en iyi gösterilecek örneklerden biridir. Ancak şunu unutursak hep eksik kalacak. Günümüz emperyalist gerçek var. Artık kendi yasal kuralları falan da geçersiz. Kontrolsüz ve kuralsız bir krizler döneminden geçiyoruz. Bu da kural yasal falan aramak da gereksiz. Yukarıdaki Trump konuşma özeti veya Orta Doğu’da olanlar net yaşananlardır. Onun için dikkat edin Mekke ittifakı yapıldı. Türkiye yasal kurala göre Meclis’in onaylaması gerekir. Bırakın Meclis’e gelmeği, resmen içeriği dahi bilinmiyor. Sadece “birine olan saldırıda üçünün de tavır koyacağıdır”…
Tabii elbet Erdoğan konuşur, Hristodulidis kürsüde olur da Kıbrıs olmaz mı: elbet oldu. Ama konuşanın kendisi değil de istenen algılanırsa da baştan kuralsızlık da kabullenir. Hele de Tufan’ın da New York’ta olup Guterres’le B.M. parametreli bazı arayışlarda da olursa…
Erdoğan açık konuştu. Öyle konuştu ki Kıbrıs nasibini alırken, Türkiye’den bambaşka Türkiye de çizdi. Amaç yabancı sermaye çekmek ve Türkiye’deki kamuoyuna güçlü olduğunu belirtmekti. Öyle bir paradoks vardı ki Erdoğan güçlü ekonomiden söz edip güvence sıkarken, Türkiye’de yeni patlayan fon balonun şaşkınlığı ile gerçeği arar gibiydi. Balon fon patlamasına da ilk engel de sansürleyerek onca kayıplara karşın konuşmama çizgisi çekiliyordu.
Kıbrıs hikâyesine dokunmayacağım: her zamanki hikâye. Bir güçlü olma ile genelde sistemin Kıbrıs stratejisinin resmiyle tekrardan karşılaştım. Hele de kamuoyunu en kolay ikna edip tabulaştırılacak alan da olması işin faydacılığı da tartışılmazdır.
Tabii ki soykırımcı Netanyahu da konuştu. Bazıları protesto yaptı. Netanyahu da kendi yakın seçimini de kurtaracak umuduyla hedefler koydu. Soykırımı savunmanın da ötesinde kırdığı kesimleri soykırımcı ilan etmeğe uğraştı. Arkasında nede olsa hâlâ sistem güçleri duruyordu. Boşuna değil Berlin eyalet seçiminde birinci olan Sol Parti’ye sırf koalisyon yapmama adına İsrail’e karşı olması da eleştirilen görüş halindeydi.
Olanlar malum. Malum da karşı karşılama bir başkaydı. Türkiye hem de muhalefet medyasını izlerseniz anlarsınız. Şimdilik Kıbrıs’ta sadece Erdoğan’ın söyledikleri şöylece kullanıldı. Tabii seçim havalı dans ederek de sevinenler de vardı. Türkiye konuşanları Kıbrıs’a fazla dokunmadı. Daha çok Netanyahu’nun söyledikleri onlara dokundu. Daha kolay eleştiri yapma, sınırlı olsa da yorumlama vardı. Bu defa Kürt kesimi fazla alakalı olmadı. Onlar Öcalan-İmralı eksen kıskacında sıkışıp kaldı.
Kısaca, günlerin getirdiği baskı ve zulümdür. Sansür falan da değil. Yasaklarla da sınırlı kalınmadı. Bölgemiz kaynıyor. Kriz, karabasan, kaos ne kelime koyarsanız epey karşılığını bulursunuz. Yeni deneyimlerle de bölgede altüst oluyor. Kıbrıs ise özellikle Kuzeyi şimdiden seçim havasında. Onun için daha bir sansürleşme ile koltuk hesabı yaygın. Mansur Yavaş veya Kılıçdaroğlu örnekleri bile tesir etmedi. Daha içine kapanma ile teslimiyetle koltuk kapma derecesinde debelenme var. Ama bunlar olunca da “Günlerin Getirdiği” marşı Bir Mayıs’ta duyulmaz hâldedir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




