yazılariktibasSömürgecilik dürtüsü - Prabhat Patnaik

Sömürgecilik dürtüsü – Prabhat Patnaik

Orjinal yazının kaynağıhttps://peoplesdemocracy.in/
alıntı yapılan kaynakbirgun.net

Savaş sonrası emperyalizm, I. Dünya Savaşı öncesi dönemle karşılaştırıldığında daha net görülen temel bir çelişki üzerine kuruluydu. Her dönemde emperyalist dünyanın lideri konumundaki ülke, kapitalizmin yayıldığı diğer büyük ülkeler karşısında genellikle bir ödemeler dengesi açığı vererek liderlik rolünü sürdürür. Bunun birkaç nedeni vardır: Kapitalizmin yayılmasını desteklemek için sermaye ihraç etmesi gerekir; yeni sanayileşen bu ülkelerde üretilen mallar için kendi pazarlarını açık tutması gerekir; hegemonik konumunu sürdürmek için askerî harcamalar yapması gerekir; ayrıca dönemsel olarak gerçek savaşlara girmek zorundadır. Tüm bu nedenlerle lider ülkenin ödemeler dengesi açığı vermesi, kapitalizmin neredeyse kaçınılmaz bir yasasıdır.

Bu doğrultuda, I. Dünya Savaşı öncesi dönemin lider kapitalist ülkesi olan Britanya, Kıta Avrupası, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi yükselen kapitalist ülkeler karşısında cari ve sermaye hesapları birlikte ele alındığında genel bir ödemeler dengesi açığı veriyordu. Ancak bu açığı verirken Britanya dış borçlanmaya gitmiyordu; aksine, dünya genelinde net alacaklı bir konumdaydı.

Bu durum, Britanya’nın fetih yoluyla elde ettiği tropikal koloniler sayesinde mümkün oluyordu ve iki yoldan gerçekleşiyordu. Birincisi, Britanya yeni sanayileşen ülkelerden gelen rekabet nedeniyle bu ülkelerin pazarlarında ve kendi iç pazarında giderek dışlanan mallarını, esir alınmış sömürge pazarlarında satabiliyordu. İkincisi ise Britanya, bu kolonilerin yeni sanayileşen ülkelere yaptıkları emtia ihracatından doğan net döviz gelirlerini herhangi bir karşılık vermeksizin doğrudan gasp ediyordu.

Britanya bu sayede liderliğini sürdürmekte zorlanmadı; çünkü bu rolü desteklemek için sömürge imparatorluğuna yaslanabiliyordu. Örneğin, 1910’da Britanya’nın Kıta Avrupası ve ABD karşısındaki toplam ödemeler dengesi açığı 95 milyon sterlindi (tüm açık verilen ülkelerle toplam 145 milyon sterlinin içinden); bunun 60 milyon sterlini yalnızca Hindistan’dan geliyordu. Buna ek olarak Batı Hint Adaları, Malaya ve diğer kolonilerden de benzer aktarım mekanizmaları mevcuttu.

Ancak savaş sonrası kapitalizmin temel çelişkisi, bu dönemin lider emperyalist ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin böyle bir sömürge imparatorluğuna sahip olmamasıydı. ABD, Britanya’nın sahip olduğu gibi “musluğu açıldığında akan pazarlara” erişemiyor ve kolonileri bir yağma kaynağı olarak kullanamıyordu. Dolayısıyla Britanya tipi bir sömürge düzeni olmaksızın liderlik rolünü sürdürmesi, giderek daha fazla borçlanmasını gerektirdi. Böylece dünyada lider kapitalist ülkenin aynı zamanda en borçlu ülke olduğu tuhaf bir durum ortaya çıktı.

Bu durum başlangıçta sorun yaratmadı; çünkü dünyanın geri kalanı ABD’nin verdiği borç senetlerini memnuniyetle elinde tutuyordu; zira dolar “altın kadar güvenilir” kabul ediliyordu. 1970’lerin başında, Bretton Woods sistemi altında doların ons başına 35 dolardan altına çevrilebilir olması nedeniyle doların altına çevrilmesi yönünde bir dalga yaşandığında bu inanç kısa süreli sarsıldı. Ancak doların altına çevrilebilirliği sona erdirilip Bretton Woods sistemi terk edildikten sonra, dolara olan güven yeniden tesis edildi ve servet sahipleri Amerikan dolarını şikâyet etmeden tutmaya devam etti. Böylece ABD’nin kapitalist dünyadaki liderliği Bretton Woods’un sona ermesine rağmen sürdü.

Bu durum kısa vadede bir krizi engellese de temel çelişki varlığını koruduğu için gelecekte bir kriz ihtimali hep mevcuttu. Dolara duyulan güven, ABD’de enflasyonun servet sahiplerini dolardan uzaklaştıracak kadar yükselmeyeceği inancına dayanıyordu; bu inanç ise işgücü fiyatlarının yüksek işsizlik yoluyla baskılanacağı ve petrol fiyatlarının ABD’nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası sayesinde kontrol altında tutulacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak bu koşulların aşınması ihtimali her zaman mevcuttu.

ABD’nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası, İran, Rusya ve Venezuela gibi ülkelerin ABD ile çatışmalı ilişkilere girmesi ve yaptırımlara maruz kalmasıyla tehdit altına girdi. Bu ülkeler, yaptırımlar nedeniyle petrol satışlarını dolar dışındaki para birimleriyle yapmaya yöneldi. Bu da doların küresel egemenliğini aşındırmaya başladı ve olası bir krizin işaretlerini verdi.

Buna ek olarak, borçluluğun giderek artması ABD açısından arzu edilir bir durum değildi. Bu nedenle mevcut tablo ABD için giderek daha kabul edilemez hale geldi ve Trump yönetimi ABD’nin ödemeler dengesi açığını daraltmaya, dolayısıyla borç artışını sınırlamaya karar verdi.

Trump’ın ithalata gümrük tarifeleri koyması bu amacın bir göstergesidir; daha önce ABD içinde depolanan enerjinin dışarı satılması yönündeki karar bir diğer göstergedir; zengin maden kaynaklarına sahip koloniler elde etme ve bu kaynakları yağmalayarak ABD’nin dış açığını finanse etme arzusu da aynı motivasyonun parçasıdır. Elbette bu kararların ardında başka saikler de vardır; burada vurgulanan yalnızca ortak ve önemli bir motivasyondur.

Liberal görüşler ABD’nin günümüzdeki aşırı saldırgan tutumunu Donald Trump’a yükleme eğilimindedir. Trump ile diğer başkanlar arasında önemli farklar olduğu doğrudur, Trump neofaşisttir, diğerleri en fazla aşırı muhafazakâr sayılabilir. Ancak Trump’ı tek suçlu olarak görmek, sistemin yapısal zaaflarını görmezden gelmek olur. Trump’ın Venezuela’ya yönelik hamlesi yalnızca onun saldırganlığını değil, kapitalizmin düzgün işleyebilmesi için doğrudan sömürgelere ihtiyaç duyduğunu da göstermektedir, Trump da bunu sezgisel olarak kavramaktadır. Neoliberalizm ve metropolün dünya kaynaklarını dolaylı yollarla kontrol etme yöntemleri, doğrudan sömürge yönetimi kadar etkili değildir.

Bu durum liberalizmin savunduğu görüşün tam tersidir. Liberalizm, sömürge baskısının geçmişte kalmış bir olgu olduğunu ve kapitalizmin doğası gereği barışçıl uluslararası iş birliğiyle işleyebileceğini, metropolde sınıf uzlaşması ve refah devletiyle uyum içinde var olabileceğini iddia eder. Trump’ın davranışı bu idealize edilmiş kapitalizm anlayışından sapmaktadır; ancak bunun nedeni yalnızca onun “kötü” biri olması değil, bu idealize edilmiş tablonun kendisinin sürdürülemez olmasıdır. Trump’ın hoyratlığı, çağdaş kapitalizmin ihtiyaçlarıyla uyumludur.

Bu da gösteriyor ki insanlığı son derece tehlikeli bir duruma sürükleyen şey Donald Trump değil, kapitalizmin kendisidir. Demokrasi, sömürgesizleşme ve refah devleti gibi tarihsel kazanımlar, sosyalist meydan okumanın kapitalizmi zayıflattığı bir dönemde emekçi sınıfların mücadelesiyle elde edilmiş kazanımlardır ve bugün geri alınmaya çalışılmaktadır. Ancak kapitalizmin bu saldırganlığı, sosyalizmin zorunluluğunu daha da görünür kılmaktadır.

Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” uyarısı, Trump’ın emperyalizmi ayakta tutmak için giriştiği umutsuz hamleler karşısında bugün bir kez daha doğrulanmaktadır.

Çeviren: Göksu Cengiz 

Diğer yazıları

Amerika aslında İran’a saldırmadı – Eray Özer

Jean Baudrillard bundan tam 35 yıl önce “Körfez Savaşı...

Lenin Antalya’da: COP31’e Giderken Öncülük ve Görevler – Ege Aydın

Giovanni Arrighi’nin “Adam Smith Pekin’de” kitabının isminden ilham alarak...

Refah şovenizmi eyaleti – Murat Çakır

Geçen pazar günü yapılan Baden-Württemberg Eyalet Parlamentosu seçimleriyle Almanya’da...

Ticaret savaşlarında boy ölçüsü – Nuray Sancar

2018’de başkanlığının ilk döneminde Trump, küreselleşmenin bittiğini ve artık...

Savaşın tahribatı: Ekoloji, tarım ve gıda – Abdullah Aysu

Yeni bir paylaşım savaşı başladı. Savaş, bu kez petrolü...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,983TakipçilerTakip Et
794AboneAbone Ol

Son eklenenler

Sıkıntı nerede dersiniz? – Özkan Yıkıcı

Son dönem, yaşlılığın yıpranmalarıyla tamamlanıyordu. Konu, istemesem de sağlıkla...

Amerika aslında İran’a saldırmadı – Eray Özer

Jean Baudrillard bundan tam 35 yıl önce “Körfez Savaşı...

Üçüncü haftasına girerken İran Savaşı’nın açmazları – Evren Balta

Bu savaş bitecekse, büyük ihtimalle bir uzlaşmayla değil, karşılıklı...

İran Savaşı’nın Düşündürdükleri! – Şener Elcil

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısı ile başlayan savaştan, bütün bölge ülkelerinin etkilendiği, Hürmüz...

Lenin Antalya’da: COP31’e Giderken Öncülük ve Görevler – Ege Aydın

Giovanni Arrighi’nin “Adam Smith Pekin’de” kitabının isminden ilham alarak...

Stratejik hezimetler seti – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a dayattığı savaş, şimdiden tetiğe basanların stratejik...

ABD’nin askeri, endüstriyel, medya kompleksi – Aras Coşkuntuncel

CNN’nin yayınlarını yeterince savaş ve Trump yanlısı bulmayan Savaş...

Mutlak sessizlikte en küçük çıtırtılar neden gürültü koparıyor? – Kavel Alpaslan

Normal şartlarda basit ya da olağan görünen bir açıklamanın...

Canlı yayın