Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idamlarının her yıl dönümünde olduğu gibi bu yıl da birçok şehirde çeşitli etkinliklerle anılıyorlar. Her yıl halkın daha geniş kesimlerinin Denizleri özlemle ve sevgiyle anması, sadece onların dönemlerindeki kahramanlıklarına duyulan hayranlıktan ileri gelmiyor. Onların dönemlerinde Türkiye ve bölgedeki (Ortadoğu) gelişmeler karşısında ortaya koydukları mücadele ve tutum, bugün yaşananlarla birlikte daha iyi anlaşılıyor. O yüzden Filistin’i, NATO’nun Türkiye’deki üslerini, ABD ve batılı emperyalistlerle bağımlılık ilişkilerini, tarikat ve cemaat kuşatmasını, işçi direnişleri ve köylülerin toprak işgallerini, Kürt sorununu, öğrenci direnişlerini her konuştuğumuzda Denizler yeniden ve yeniden hatırlanıyor.
Denizler ABD emperyalizminin 6. Filo’suna, Türkiye’nin NATO’nun Ortadoğu’daki jandarması yapılmasına karşı mücadele ederken karşılarına “kızıl kafirlere karşı cihat” için çıkarılan “imanlı gençler”in bugün ülkeyi yönetiyor olması, her türlü kara propagandaya karşı Denizlerin neden halkın hafızasından silinemediğini açıklamaya yetiyor.
ABD emperyalizminin, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında “yardımlar” adı altında Türkiye’yi ekonomik ve askeri olarak kendine bağımlı hale getirmesinde “Komünizm tehdidine karşı mücadele” kadar Ortadoğu’daki kontrolünü genişletme politikası da önemli bir rol oynuyordu. ABD ve İngiliz emperyalistleri, Türkiye’yi NATO’ya alırken aynı zamanda bir ‘Ortadoğu komutanlığı’ kurmayı planlıyorlardı.
Bugün Erdoğan’ın her fırsatta rehber olarak gördüğünü söylediği Necip Fazıl Kısakürek ile MHP’nin ideoloğu Nihal Atsız, o dönem “Sovyet tehdidine karşı ABD ile iş birliğinin gerekliliği”ni propaganda ediyorlardı. AKP-Erdoğan’ın eski ortağı Gülen’in içinden çıktığı ‘Komünizm ile Mücadele Derneklerinden Erdoğan ve arkadaşlarının yetiştiği MTTB’ye (Milli Türk Talebe Birliği) Ülkü Ocaklarından dini cemaat ve tarikatlara kadar “dinci” ve “Türkçü” çevreler ABD emperyalizmi ve NATO’nun arkasında saf tutuyorlardı.
Bu sınanmış iş birlikçiler, ABD emperyalizminin 2000’li yılların başında Ortadoğu’daki planlarıyla (Büyük Ortadoğu Projesi) bağlantılı olarak ve onun desteğinde iktidara geldi/getirildi.
Denizler, Filistin ile dayanışmak için Filistin halkı ile birlikte savaşmayı göze almışken bugün “Filistin davasının hamisi” gibi görünen Erdoğan ve Saray rejiminin gerçekte İsrail saldırganlığını durdurmaya yönelik hiçbir ciddi adım atmamasının arkasında bu bağımlılık ilişkileri bulunuyor. İsrail’in Gazze’deki soykırım ve işgalini Lübnan’a yaydığı dönemde en büyük destekçisi ABD emperyalizmi ile Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı gerçekleştirilmesi (ağustos 2024), yüksek perdeden yapılan açıklamaların ötesinde Erdoğan iktidarının nerede durduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
Denizlerin eylem yapmayı planladıkları Malatya Kürecik’teki ABD-NATO üssü, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattıkları son savaşta da sık sık gündeme geldi. Bu eylemden önce Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan Nurhak’ta katledilmiş ve Deniz ile arkadaşlarının çoğu yakalanmıştı.
Kürecik’teki NATO radar üssü (erken uyarı sistemi), NATO’nun 2010’da aldığı karar doğrultusunda 2012’de yenilendi. İran, o dönem bu radar üssünün kendisine karşı İsrail’in savunulması için kurulduğunu söyleyerek tepki göstermişti.
Son savaşta bu radar üssünün İran’a karşı kullanılıp kullanılmadığı tartışması yapılırken ‘Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığından yapılan açıklama için “Şecaat arz ederken sirkatin söylemek” (Kendini savunurken suçunu itiraf etmek) sözü tam yerine oturuyor. Açıklamada bu radar üssünden elde edilen bilgilerin “Yalnızca müttefiklerle paylaşıldığı” savunması yapılıyor, yani savaşın içindeki ABD emperyalizmi (ve dolayısıyla İsrail) ile paylaşıldığı belirtiliyordu.
Bugün Erdoğan, her fırsatta İran’a karşı başlatılan savaşa karşı olduğunu söylüyor. Oysa Erdoğan ve iktidarı, bu savaşın başlamasına neden olan gelişmelerin en önemli mimarları arasında bulunuyor. ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme politikası kapsamında öncelikli hedefi Suriye’de rejim değişikliği gerçekleştirmekti, ki bu gerçeği geçen yıl Antalya diplomasi forumuna katılan ABD’li Diplomat Jeffrey Sachs da söylemişti. Bilindiği gibi Suriye’ye yönelik müdahalenin öncüsü ve cihatçı grupların en büyük destekçisi Erdoğan iktidarıydı. Rejim değişikliği gerçekleştikten sonra geçici yönetimin başına geçirilen HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) ve Lideri Colani’nin İran’ı “en büyük tehdit” ilan etmesi, ABD ve İsrail’in her istediğini yerine getirmesi konusunda teşvik edenin yine Erdoğan ve Saray rejimi olması da sürpriz değildi.
İran’a karşı ilk savaş (Geçtiğimiz yılın haziran ayındaki 12 gün savaşı), İsrail ve geçici HTŞ yönetimi arasında anlaşma imzalanması; yani Suriye’de kontrolün sağlanması sonrasında başlatılmıştı.
Erdoğan rejiminin HTŞ yönetimi ve İsrail arasındaki iş birliğini desteklemesinin nedenlerinin başında Suriye Kürtlerine karşı saldırganlığın önündeki engelleri kaldırmak geliyordu.
Deniz’in idam sehpasındaki son sözlerinden biri “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” idi. Onlar emperyalizme ve iş birlikçilerine karşı halkların eşit ve ortak bir gelecek kurabileceklerine inanıyor ve son sözleriyle bu mücadeleyi halklara mücadele mirası olarak bırakıyorlardı.
Saray rejimi ve Erdoğan bir yandan “dostu” Trump’ın önüne koyduğu ev ödevlerini bir bir yerine getiriyor ve öte yandan Kürt sorununda başlattığı süreci Kürt güçlerini kontrol altında tutarak bölgedeki yayılmacı emellerini sürdürmek ve içeride de kendi baskı rejimini kalıcı hale getirip sağlamlaştırmak için kullanmaya çalışıyor. Bu nedenle bırakalım Kürt sorununun eşit haklar temelinde çözümünü, PKK’nin fesih kongresinden bir yıl sonra bile silah bırakanların demokratik siyasete katılması yönünde en ufak bir adım dahi atmıyor ve beklentileri gelecek seçim sürecine kadar yaymanın hesabını yapıyor.
Bütün bu gelişmeler Denizlerin tarihin doğru tarafında yer aldığını göstermekle kalmıyor; ülke gericiliğinin, halklarımızın onlara duyduğu sevgiyi neden söküp atamadığını da açıklıyor. Bugün Denizleri anmak; emperyalist-siyonist savaşa ve ülkedeki iş birlikçi baskı rejimine karşı ülke ve bölge halklarının barış, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesini sahiplenmekten geçiyor. Aradan elli küsur yıl geçmesine rağmen onlar halklarımızın hafızasındaki ve gönlündeki yerlerini koruyor ve her yıl sevgiyle anılıyor.
Peki, ABD emperyalizmi ve ülkedeki iş birlikçi burjuva gericilik tarafından önce onların karşısına çıkartılan ve sonra ülkedeki rejimin başına geçirilenler, elli yıl sonra nasıl hatırlanacaklar?




