ABD ve İran heyetleri arasında Pakistan’da yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmaması üzerine ABD Başkanı Trump’tan Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma hamlesi geldi. ABD ve İsrail’in kendisine karşı başlattığı savaşta İran’ın elindeki en önemli kart, küresel enerji (petrol ve doğal gaz) ihtiyacının yüzde 20’sinin geçiş yolu olan Hürmüz Boğazı üzerinde sağladığı kontroldü. ABD’nin bu abluka ile kısa vadede İran üzerindeki baskıyı arttırmak ve İran’a kendi taleplerini kabul ettirmek istediğine şüphe yok. Ancak savaşın başından bu yana en öncelikli hedefi Hürmüz Boğazı’nı açık tutmak olan ABD’nin bu hamlesinin zaman uzadıkça bir bumerang etkisi göstermesi de kaçınılmaz görünüyor. Öte yandan ABD’nin bu hamlesine Direniş Ekseni içinde yer alan Yemen’deki Husilerin yine küresel enerji arzının yüzde 5-6’sını sağlayan Babül Mendeb’i kapatarak sonuçları özellikle Avrupa için daha da ağırlaştıracak bir yanıt vermesi de sürpriz olmayacaktır. Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye’deki Erdoğan rejimi, sorunu İsrail’den ibaret gören/gösteren bir tutum ortaya koyarak ABD emperyalizmi karşısındaki bağımlılık ilişkilerinin üstünü örtmeye çalışıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat’ta başlattığı savaşın bugüne kadar ortaya çıkardığı sonuçlara dair genel bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir:
Birinci olarak; ABD ve İsrail’in, İran’ın dini lideri ile molla rejiminin askeri ve politik olarak öne çıkan isimlerini öldürerek kısa sürede rejimi devirme planlarının tutmaması, aldığı darbelere rağmen İran’daki rejimin lehine sonuçlar üretti. İsrail’in Gazze işgali, Lübnan Hizbullah’ına yönelik saldırıları ve Suriye’deki Esad/Baas rejiminin düşmesi Direniş Ekseni’ne ciddi darbeler vurmuştu. Zaten İran rejiminin kısa sürede devrileceği beklentisi de bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Ancak İran’ın ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı etkili yanıtlar vermesi, Direniş Ekseni’nin de yeniden toparlanmasını sağladı.
ABD ve İsrail’in Lübnan dosyasını (Hizbullah) İran ile yapılan müzakerelerden ayırma hamlesini de bu gelişmelerin bir sonucu olarak okumak gerekiyor. İran rejimini devirme hesabının tutmadığı koşullarda en azından Lübnan Hizbullah’ının silahsızlandırılmasını sağlamak ve özellikle İsrail için öncelikli bir sorunu ortadan kaldırmak istiyorlar. İsrail ve Lübnan yönetimi arasında ABD’de başlatılan müzakerelerin asıl hedefi bu ama askeri, siyasal ve sosyal gücü dikkate alındığında bu yönde alınacak bir kararın Hizbullah’a rağmen uygulanması oldukça zor görünüyor.
Savaşın ortaya çıkardığı önemli sonuçlardan biri de Körfez’deki Arap rejimlerinin yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarmalarına rağmen ABD üslerinin bir caydırıcılık unsuru olmaktan çıkıp bu ülkeleri askeri hedef haline getirmesi oldu. Askeri üslerin yanı sıra enerji tesislerinin de zarar gördüğü bu süreçte BAE, S. Arabistan ve Katar başta, bölgenin finans ve turizm merkezleri de büyük bir darbe yedi. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak önümüzdeki dönemde Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisinde Çin ile ilişkilerini daha fazla geliştirmeye yönelmesi beklenebilir bir durumdur.
Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ve enerji piyasasında petrol ve doğal gazdaki yükselişin bu konuda büyük oranda dışa bağımlı konumda bulunan AB ülkeleri ve Türkiye için ciddi maliyetleri olduğu/olacağı şimdiden görülüyor. Enerji fiyatlarındaki bu yükseliş enerjinin yoğun olarak kullanıldığı sanayi sektörlerinden başlayarak enflasyon ve büyüme hızı hedeflerinin de yeniden revize edilmesine yol açıyor. Bunun ne anlama geldiği ise açık: Düşük ücret dayatması ve ağır vergi yüküne rağmen dikiş tutmayan Erdoğan-Şimşek programı kapsamında işçi-emekçilere yönelik saldırıların daha da ağırlaştırılması.
Daha önce yaptıkları açıklamalar, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na yönelik kuşatmasının uzaması halinde Direniş Ekseni içindeki Husilerin buna Babül Mendeb Boğazı’nı kapatarak yanıt vermesi ihtimalini güçlendiriyor. Bu durum Kızıldeniz üzerinden sürdürülen enerji akışı ve ticaret bakımından özellikle Avrupa için savaşın maliyetini büyütecek ve AB ülkelerinin ABD ile ilişkilerindeki kırılganlığı daha da arttıracaktır.
Her ne kadar Trump’ın savaş kararını verirken Netanyahu’nun etkisinde kaldığı yönlü değerlendirmeler yapılsa da İran’da rejim değişikliği gerçekleştirmek, ABD emperyalizmi bakımından Çin’in önünün kesilmesi, Rusya’nın kuşatılması ve küresel enerji piyasası üzerindeki egemenliğini pekiştirmek bakımından stratejik bir önem taşıyordu. Dolayısıyla Netanyahu’nun Trump’ın karar alma sürecindeki etkisi, ABD’nin bu kararı almasının arkasındaki gerçeği değiştirmiyor.
Çin’in enerjide büyük oranda dışa bağımlı olduğu biliniyor ve İran’ın Pakistan’da ABD ile görüşme masasına oturmasında da Çin önemli bir rol oynadı. Ancak öncelikle 1.4 milyar varillik büyük petrol rezervi (stoku) Çin’in uzunca bir süre enerji krizinin etkisini sınırlamasına olanak tanıyor. Öte yandan Rusya ile enerji ticareti konusundaki iş birliğini geliştirmesi ve yenilenebilir enerji alanında ortaya koyduğu hızlı dönüşüm (batarya üretimindeki yüzde 60’lık payı) de bu sürecin ABD’yi yıpratırken Çin’in stratejik sabır politikasına güç vermesini sağlıyor. İran rejiminin ayakta kalması, Çin’in yol-kuşak projesinin orta koridorunu (Orta Asya ve Hazar bölgesi) güvenceye alıyor.
Bu savaşın kazananları hanesinin başına yazılacak ülkelerden biri de Rusya’dır. ABD emperyalizminin rekabet halinde olduğu ve Ukrayna savaşı nedeniyle ağır yaptırımlar uyguladığı Rusya’ya yönelik yaptırımları hafifletmek zorunda kalması, özellikle Rusya’nın enerji kartının gücünü arttırdı ve yüzlerce milyar dolarlık ek gelir elde etmesini sağladı. Rakip emperyalistlerin yıpranması, Ukrayna pazarlığının yanı sıra emperyalist hegemonya mücadelesinde de Rusya’nın hareket alanını genişletti.
Beklentilerin aksine ortaya çıkan bu sonuçlar sadece uluslararası kurum ve kuralları yok sayarak ABD’nin ittifak ilişkilerinde çatlaklara yol açan müdahale politikasına mesafeli olan emperyalist tekeller ve onların sözcülüğünü yapan demokratlar arasında değil, Trump’ın MAGA (Amerika’yı tekrar büyük yap) koalisyonu içinde de tartışma ve çelişkileri derinleştirdi.
Bütün bu gelişmeler Trump’ın gelinen yerde neden kendi politik hedefleri bakımından da oldukça riskli olan Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma hamlesine giriştiğini açıklıyor. Trump bu hamle ile İran’a kısa sürede kendi şartlarını kabul ettirmeyi umuyor ancak İran, ortaya çıkan dengelere bağlı olarak zamanın kendi lehine işlediğini görüyor ve bu nedenle ABD’nin taleplerine karşı kendi şartlarını öne sürüyor. Dolayısıyla bir kez daha Trump’ın hamlesinin bumerang gibi kendisine dönmesi ihtimali artıyor.
Türkiye’deki Saray rejimi, bir yandan bu savaşın ağır sonuçlardan kaçınmaya çalışıyor ama öte yandan da savaştan sadece İsrail’i sorumlu tutarak ve İsrail ile gerilimi tırmandırarak ABD emperyalizmi karşısındaki pozisyonunu gizlemeye çalışıyor. Oysa Saray rejimi, Gazze ve Suriye’de ABD-Trump politikasına bağlılıktan NATO’nun en güneydeki üyesi olarak İran’a karşı Kürecik Radar Üssünün kullanılmasına ve Hürmüz Boğazı ile ilgili uluslararası koalisyon girişimine kadar birçok noktada ABD’nin politik ekseninde yer alıyor. Dahası Erdoğan ve Netanyahu arasındaki gerilimin arka planında iki ülke arasındaki ticari ilişkiler (En önemlisi Ceyhan üzerinden İsrail’e Azeri petrolü akışı) devam ediyor. Üstelik bu siyasi gerilim, ABD eksenindeki her iki ülke rejiminin de (Netanyahu ve Erdoğan’ın) iç politikada güç devşirmesine hizmet ediyor.
Bugün ne devam eden ateşkes ve ne de olası geçici anlaşmalar emperyalist paylaşım mücadelesinin sona ermesi anlamına gelecektir. Aksine Türkiye ve Körfezdeki iş birlikçi rejimler, ABD saldırganlığı karşısında gözlerini kapamaya devam ettikçe bölge halklarının ödediği fatura daha da ağırlaşacaktır. Bu nedenle emperyalist-siyonist saldırganlığa ve savaşa karşı tutum almanın bir yönü de bu iş birlikçi rejimlerin ikiyüzlü politikalarının teşhirinden ve onlara karşı mücadeleden geçiyor.


